top of page
Pink Poppy Flowers

Yalçın Küçük: Bastırılmış antisovyetizm ile utangaç Troçkizm arasında bir “Star-aydın"

Yalçın Küçük, çalışkanlığı, enerjisi, akıcı yazı ve konuşma yeteneği, teatral anlatı çabasıyla sıra dışı biriydi. Ancak sola çok olumsuz üç kavramı miras olarak bıraktı: Starlık, izlenimcilik ve ortodoks yaklaşım karşıtlığı. Bu üçü, onu, Marksizm-Leninizmin ne kuramsal, ne eylemsel, ne de duyarlılık-etik alanında meşrulaştırdı.



ÖMER SAVAŞKAN

 

Yalçın Küçük’ün ölümü ardından yazılanlar, söylenenler, her “star”ın ardından kaleme alınıp, söylenenlerden farklı olmadı. Devrimciliği, savaşımcılığı, inatçılığı, aykırılığı, yaratıcılığı, aydın direnci ve namusu, çalışkanlığı, etkili zekâ ve bilgi düzeyi, birkaç kuşağı derinden etkilemiş oluşu, solun düşünce ve eylem birikiminin sınırlarını genişletip, yenileme uğraşındaki affedilebilir, en azından ikinci plana itilebilir tutarsızlıkları vb. Dışarıdan bakıldığında, hepsinde doğruluk payı oldukça yüksektir. Ancak, çok verimli ve üretken bir alana sığabilmiş bu özelliklerin bütünü, oluşan üçgenin uyumlu köşelerini birbirine bağlayan çizgileri yaratmış olmaktan çok, bu çizgilerin sonucudur. Üç köşeyi birbirine bağlayan, Yalçın Küçük özellikleri ya da niteliklerinin dinamosu üç kavramı, “starlık, izlenimcilik, ortodoks yaklaşım karşıtlığı”nı dikkate almadan, Küçük olayını anlamanın olanağı yoktur. Yanı sıra, onu harekete geçiren bu üç kavramın yan yana gelişinin tarihsel arka planını da.


Küçük’ü ideolojik/kuramsal, eylemsel ve duyarlılık/etik açılardan değerlendirilirken, öncelikle bu üçlünün oluşturduğu anlam ve algı alanına eğilmek gerekir. Buradan yola çıkarak, Türkiye’de ortodoks komünizme, yani, Marksizm-Leninizme her üç düzlemde de verdiği zarara, bunun ise liberal-neoliberal dönem ile uyumlu seyrine yoğunlaşılmalıdır. Yalçın Küçük, öncelikle, bu açıdan önemlidir çünkü öldüğü güne kadar sola rehber olma iddiası taşımış biridir. Şu söz ona aittir:


“Yalçın Küçük’ü çıkarın, Türkiye’de son kırk yılda hiçbir politik hareket olmaz.”


Sola bulaşan “Star-aydın” hastalığı


Günümüz koşullarında anlaşılması, hele kabullenilmesi oldukça zor görünse de, “star-aydın” olmak ile “ortodoks komünist” olmanın, iki karşıt kutbu temsil ettiği tarihsel bir gerçektir.


İlki, doğası gereği, güncel olana, yani, sosyolojik düzleme, piyasanın siyasal kültür koordinatlarına boyun eğmenin dışında, kendine sınır koymaz. Bu piyasanın muhalif de talep ettiğini, her muhalifin ortodoks komünist olmayacağı gibi, kurulu düzenin her cezalandırma eyleminin de ortodoks komünistliğin göstergesi sayılamayacağını anımsatmalı.


İkincisiyse, doğası gereği, tarihsel olanın getirdiği sınırlar içinde düşünmek, yaratmak, davranmak zorundadır. Buna, Marksizm-Leninizmde “tarihselcilik” deniyor. Tarihsel belirlenme ilkesinin ilk sıraya yerleştiği bir yöntem olmanın ötesinde, meşru ve merkezi bir tarihsel geleneğin, düşünsel ve eylemsel düzlemde oluşturduğu mirası benimsemek anlamına gelir. Ortodoks komünizmde bu miras, Sovyetler Birliği’nin taşıyıcı ve aktarıcısı olduğu ideolojik, siyasal ve kültürel geleneğin bütünüdür.


Yalçın Küçük, Türkiye soluna “star-aydın” kavramını sokan kişidir. Öncesinde, soldan olan, akademik formasyona sahip hiç kimse, hele ki “ortodoks komünist” kimlik taşıma iddiasına yaslanarak, kendini bu ölçüde özgür hissedip, “Ben” odaklı bir düşünsel ve eylemsel yaşam sürmemiştir. Tezlerinde ve siyasal çizgisinde “tutarsızlık” biçiminde görülenler, tarihselci prizmadan bakıldığında hiç de tutarsız değildir. Günceli izleyen, liberal siyasal kültür piyasasının beklenti ve kategorileri doğrultusunda düşünen, yazan, konuşan birinin ürettikleridir. Onlarca örnek verilebilir; Sovyetler, Marx, TKP, Kürt, Musul, Kıbrıs, Yahudi-Sabetaycı, onomastik vb. konularının hiçbirini, ortodoks geleneğin ölçüt ve normları içinde işlememiştir. Bu gerçeğin hem kuşak, hem yetişme dönemi, hem de ideolojik köken ile yakın ilişkisi vardır.


Starlar, ortodoks komünistlerin tersine, hayatlarını, kendi “Ben”lerini merkeze alarak yaşarlar. Neoliberal dönem bu gerçeği tam bir pandemiye dönüştürmüş durumdadır. Küçük’ün bu açıdan, tarihsel belleği silinmek istenen ortodoks sola kötü bir örnek olduğu, ardında çok sorunlu bir miras bıraktığı rahatlıkla söylenebilir.


Öte yandan, “star-aydın” ile ortodoks anlamda “örgüt” kavramının birbirini dışladığı da belirtilmeli.


İzlenimcilik, tarihselci yaklaşımın düşmanıdır


Yalçın Küçük iyi bir iktisatçı olmasına karşın, kötü bir tarihçiydi. Gerçekte, akademik anlamda tarihçi demek de çok uygun değil. Sosyolojik olanı, tarihin genlerine zerk etmeye çalışarak, melez bir biçim ve anlatı kurmaya çalışmıştır. Sosyolojik olan ile tarihsel olan arasındaki ayrımı ne anlayabilmiş, ne de, bilinç dışı da olsa, örnekleyebilmiştir. Oysa bu konu, tarihselcilik dışında varlık alanı bulunmayan Marksizm-Leninizmin doğrudan kuramsal altyapısıyla ilgilidir. Bir başka Hataylının, karşı kampın aykırı isimlerinden Cemil Meriç’in anlatı biçeminin yer yer izlerini taşıyan renkli, akıcı dili, yazdıklarını rahat okuturken, aynı zamanda, okuru tarihselci yaklaşım ve sağlamlık açısından uzaklaştıran bir algı alanı yaratır. Küçük’ün tarihsel gerçek ya da kuramsal veri kesinliğiyle sunduğu, çoğu kez “yaratıcı” olarak tanımlanan, neden-sonuç ilişkisine dayalı birçok saptaması, gerçekte izlenimden ibarettir. Neoliberal anlatı biçimini temellendiren izlenimci söylemini, kendi deyimiyle, “akademik kuruluktan” arınma olarak meşrulaştırırken,  tarihsel metin ve kaynaklardan türettiği yorumlar, hatırı sayılır örnekte, tarihselci okuma ve değerlendirme kaygısından uzak, bir tür yapısalcı yaklaşım esnekliğine sahiptir.


İzlenimcilik, başarılı bir deneme yazarlığının mayasında vardır. Küçük’ün bu konudaki başarısı teslim edilmelidir. Ancak tarihsel ve siyasal anlatıda Marksizm-Leninizmin ölçütleri bellidir. Sovyetler’in olmayışı ne bu gerçeği değiştirir, ne de Sovyet mirasının gayrimeşruluğunu kanıtlar.


“Star-aydın”ın kendine tanıdığı sınırsız özgürlük alanının, izlenimci yöntem ve anlatıyla kolaylıkla örtüşebildiği, bunların birbirlerinin tamamlayıcısı olduğunu belirtmeye gerek var mı?


Ortodoks yaklaşım karşıtlığı antisovyetizmdir


Yalçın Küçük’ün kuşağı, orta ve yükseköğrenimini büyük oranda 50’lerde tamamlamıştır. Antikomünizmin hastalıklı hal aldığı, Sovyet sempatisinin casusluk ile eşleştirildiği, TKP’nin ağır tecrit altında olduğu o karanlık dönemin, ister istemez damgasını taşır. Bu kuşağın 27 Mayıs sonrasına kadar, değil Marksizm-Leninizm, solun görece köktenci denebilecek herhangi bir düşünce ya da yapılanmasıyla ilişkisini ortaya koyacak tek bir somut kanıt yoktur. Kuşağın, Yalçın Küçük gibi, baskıcı DP’ye karşı savaşıma atılan “demokrat” içerikli tepkiye sahip üyeleri, üniversite çevresinde, siyasal iktidarının devrilmesi sürecine katılmış, sonunda da başarmıştır.


27 Mayıs, cumhuriyet tarihinde solun önünü açan çok önemli olaylarından biridir. Ancak bu kuşağın ilerici-demokrat üyeleri üzerinde farklı bir etki yaratmıştır. Ordu ile birlikte hükümeti devirmede etkin rol oynayıp, sonucu görmüş olmaları, 50’lerin zorunlu ideolojik bagajı da dikkate alındığında, orta ve uzun vadede, “devrim” kavramını ortodoks, yani, tarihselci anlamıyla kavramalarının önündeki engellerden birine dönüşmüştür. Nitekim bu kuşaktan sözü edilen niteliklere sahip hiç kimse, parlak, etkili aydın kimliklerine karşın, Marksizm-Leninizmin ortodoks dünyasına bütünüyle ait olabilmenin gereklerini yerine getiremeyecektir.


Yalçın Küçük bu kişilerin başında gelenlerdendir. Genel anlamda sol, daha sonraki yıllarda ise Marksizm ile tanışması, 27 Mayıs sonrasında olmuştur. 27 Mayıs’a etkin biçimde katılması, ardından DPT dönemindeki bürokrasi deneyimi, üzerinden çok hızlı geçilen ABD dönemi, üniversite ve I. TİP’in Meclis meşruluğu, Küçük’ün kafasında, “iktidar” ile “rejim” kavramlarının sıklıkla karışmasına yol açacak, bu da, 1970’lerde iyice belirginleşecek olan ortodoksluk karşıtlığına savrulmasını kolaylaştıracaktır.


1978’e gelindiğinde, II. TİP’deki Yalçın Küçük için taşlar yerine oturmuştur. Kapitalist kampın, 1977’den itibaren, Sovyetler Birliği’ne yönelik köktenci saldırı siyasetini eyleme geçirme iradesini ortaya koyduğu bir ortamda, ideolojik kökeni, 50’ler eğitimi, 60’lar deneyimi, Sovyetler üzerine çalışmak için bile bu ülkeye değil de, İngiltere’ye gitmeyi yeğlemesi, bastırılmış antisovyetizminin baş vermeye başlamasının altyapısını oluşturan etmenlerdir.


Antisovyetizm, TİP yönetiminin hiçbir koşulda kabullenemeyeceği bir durumdur. Partiden ihraç edilir. TKP karşıtlığıysa, antisovyetizmin doğal uzantısıdır.


“Sosyalist Devrim” utangaç Troçkizme açılan kapıdır


Yalçın Küçük, yaşamının hiçbir döneminde, ne Sovyet siyasal ve kültür alanıyla, ne de tarihsel TKP ile organik ilişkide olmuştur. Hiçbir zaman komünist bir örgüt davasından yargılanmamıştır. 12 Eylül sonrasında, kısa ve geçici birkaçı dışında, devrimciliğin rüşt ispatı olarak gördüğü uzun tutukluluklarının hepsi, Sovyetler sonrası neoliberal dönemde ve “komünizm” ile bağlantısı olmayan konular ile ilişkilidir.


TİP’ten ihracının temel nedeni, tipik bir antisovyetik yaklaşım olan “sosyalist devrim”ciliktir. Daha doğrusu, “sosyalist devrim”i, tarihselci-ortodoks olmayan bir okumayla, Troçkizme, yani antisovyetizme bağlama girişimidir. Küçük, Türkiye solunun tarihsel koşullarında, Troçkizmin meşruluk kazanabilme olanağı çok dar olduğundan, ancak utangaç bir Troçkizmde karar kılmanın tek çıkar yol olduğunu anlayabilecek siyasal olgunluğa sahiptir. Öldüğü güne kadar bu tutum ve duyarlılığı korumuştur.


Küçük, I. TİP’te yaşanan MDD-SD tartışmasını, antisovyetizm/ TKP karşıtlığı güdüsüyle, tarihsel bağlamından sıyırıp, II. TİP’e dayatmak istemiştir. Bunun altında yatan esas neden, TKP geleneğini çevreleyen Sovyet meşruluk hattı dışında bir alan yaratabilmektir. Oysa SD kavramı, I. TİP bağlamında, TKP tarihinde sağ çizgiyi temsil eden Şefik Hüsnü-Reşat Fuat-Mihri Belli ekseninin uzantısı MDD’ye karşı konumlanma gereksiniminin kuramsal ifadesidir. Hiçbir zaman, devrimci hareketin önündeki, “aşama” kavramını dışlayan, doğrudan tarihsel evre içeriği taşımamıştır. Buna böyle bir içerik kazandırmak isteyen ilk isim, 1968 Çekoslovakya olayından sonra hızla antisovyetizme kaymaya başlayıp, nihayet Leninizmi reddedecek olan Aybar’dır. Nitekim bu temel üzerinde, 1975 yılında kurduğu partinin adı, Sosyalist Devrim Partisi’dir.


Dolayısıyla, SD’yi, tarihsel bağlamından, yani, TİP bünyesine yansıyan TKP tarihinin özgül türevi işlevinden soyutlayıp, devrimci hareketin önündeki “doğrudan” tarihsel evreye işaret eden anlam alanına oturtmak, tartışmasız Troçkizm, yani, antisovyetizmdir.


Yalçın Küçük’ün çıkış noktası, tıpkı Aybar’ınki gibi, ortodoksluğun meşru, tarihsel ekseni olan Sovyetler Birliği ve TKP’nin oluşturduğu belirleyicilik kapasitesini daraltıp, alternatif eksenler yaratabilmek olduğu için, girişimi, TKP’nin kitleselleşmesine koşut olarak, 70’lerin sonuna doğru açık veya örtülü biçimde etkisini arttıran antisovyetizm tepki dalgasının bileşenleri arasındadır.


Sovyetler ve TKP geri çekiliyor, Yalçın Küçük öne çıkıyor


Bugünkü boyutlarıyla Yalçın Küçük olayı, 12 Eylül’den sonra başlamıştır. Ondan önce, TİP’ten tasfiyesi sonrasında öncülük ettiği Sosyalist İktidar dergisiyle yaptığı çıkış, o koşullarda, kuramsal marjinal olduğu kadar, etki alanı açısından önemsizdir de.


12 Eylül, Küçük’ün önünü açar. Ortodoksluk karşıtlığının önemli ayaklarından, yaşamı boyunca değişmezleri arasında yer almış örgütkaç eğilim, 12 Eylül sonrasının ağır baskı koşullarında daha da katmerleşir. Küçük için etki alanı, zaten ortodoks anlamda “örgüt” yerine “çevre”,  ortodoks anlamda “eylem” yerine “yayın”dır. 12 Eylül ona bu olanağı sağlayacak, o da, solu bir aydın hareketi sanma yanılsamasını etkili biçimde derinleştirecektir. Bunun, özü itibariyle liberal bir algı ve duyarlılık olduğu açıktır. “Star-aydın”ın oluşum  süreci başlamıştır.


Ancak bu nesnel gerçek, şu öznel veriyi geçersiz kılmamalı: Faşist cuntanın karanlık yıllarında, başta Aydınlar Dilekçesi olmak üzere, Yalçın Küçük’ün hem kolektif, hem bireysel çıkış ve tutum alışları, sol cephede moralleri yükseltici, toparlanabilme umudunu ateşleyici etkide bulunmuştur.


Bu yıllarda, bir bölümü Sosyalist İktidar dergisi çevresinden gelen, diğerleri 12 Eylül sonrasında katılmış, farklı siyasal aidiyetli, genç ağırlıklı bir çevre oluşturması çok kolay olmuştur. Çünkü Sovyetler ve TKP’den gelen ortodoks hattın belirleyici etkisi azalmaya başlamıştır. Yalçın Küçük çevresini oluşturanların ortak paydası, ortodoks köken ve formasyona sahip olmamalarıdır. Buna her zaman özel dikkat göstermiştir. O çevreden olanlar, ilerleyen yıllarda, Türkiye’nin siyasal ve kültürel yaşamının değişik katlarına yerleşecek, bazen, tıpkı hocaları örneğinde olduğu gibi, derin kırılma, sert savrulma ya da tutarsızlık görünümü verdikleri halde, ortodoks pencereden bakıldığında hiç de öyle değerlendirilemeyecek tutumların özneleri olacaktır. Dirsek temaslarını hatırı sayılır ölçüde koruyan, ortodoksluk karşıtlığını varlık nedenleri yapan bu çevrenin insanları, Yalçın Küçük’ün gerçek varisleri olacaktır.


Bir dizi dergi, bu “çevre”nin çimentosu işlevini görürken, Yalçın Küçük efsanesinin de kaidesini oluşturmaya başlar. Belirleyici olan, 12 Eylül’ün yarattığı ortama, Sovyetler ve TKP’nin geri çekilmesinin eklenmesidir. Yalçın Küçük mit’i ile onun entelektüel değer ölçütlerinin meşru kabul edilmeye başlanması, bu sürecin doğrudan ürünüdür. Ortodoks hatlar silikleşirken, Küçük’ün liberal ekseni başat konuma gelmektedir.


Sovyetler sonrası dönem, gerçekten de Küçük’ün cenneti olacaktır. Binlerce sayfa tutan çalışmalarının büyük bölümünü bu dönemde, ortodoksluk düşmanlığının temellendirdiği, giderek yükselen izlenimciliği, “Ben”i ve starlığının gölgesinde kaleme alacaktır.

Bastırılmış antisovyetizmi, Marksizm-Leninizmin tarihselci yaklaşımına uzaklığı, SBKP ve tarihsel eksenli bir komünist partisinin ne anlam taşıdığını hiçbir zaman anlayamadığı, ilk kez bu ölçüde ve bu dönemde açık hale gelecektir. Üstelik “Sovyetler Birliği yeni insanı yaratamadığı için yıkıldı” diyebilecek düzeyde liberalleşebileceğini açık etmekten çekinmeksizin.


90’larda başlayıp, ölümüne kadar uzanan dönemdeki yazı, konuşma ve eylemleri, ortodoksluk perspektifinden bakıldığında ne ilginç, ne de şaşırtıcıdır. Bastırılmış antisovyetizmin er geç utangaç Troçkizme çıkacağı, bunun da sol, hatta ortodoks görünümlü liberal kategorilerden biri olduğu, Sovyet mirasını komünist hareketin tarihsel omurgası olarak benimseyen herkes için tartışmasızdır. Fransa dönemi, gidiş-dönüş gerekçesi, Bekaa, Ergenekon, Odatv, göz kamaştırıcı Tezler dizileri, sayısız TV programları, magazin konuları, kırmızı atkısı, kalpağı, hatta cenazesi ve diğerleri… Hepsi, yalnızca, ortodoks görünümlü liberal damarın, düşünsel ve eylemsel açıdan nerelere ulaşabileceği, neleri içerebileceğinin görülmesi açısından anlamlı ve işlevseldir. Bunun dışında değer taşıdıklarını ileri sürebilmek, en azından ortodoks eksen için kolay değildir.


Yalçın Küçük mirası olarak SİP-TKP/TİP


Yalçın Küçük’ün varisleri arasında en önemli yerin sahibi, hiç kuşkusuz, SİP-TKP/TİP çevresidir. Bugün TKP ve TİP adında iki ayrı parti görünmelerine karşın, aynı ideolojik ve örgütsel kökenden, SİP’ten (Sosyalist İktidar Partisi) gelen bu iki oluşum, ortodoks mercek altında, aynı madalyonun iki yüzü olarak görülmektedir. İdeolojik ve örgütsel devamlılık açısından, ne tarihsel TKP, ne de TİP ile herhangi bir ilişkisi bulunan bu yapılanmaları tanımlamak için, önceki adları SİP’i bugünkü adlarının önüne eklemek uygun olur. Ya da daha açıklayıcı bir adlandırmayla, çatı adı olabilecek Yalçın Küçük Partisi (YKP) önerilebilir.


İki partinin neden ayrı olduklarına gelince; Yalçın Küçük’ün, tarihsel anlamda çelişik olmayan, ancak siyasal düzlemde öyle algılanması doğal iki farklı tutum alışına karşılık geliyorlar: Bir dönem Kürt siyasal hareketine yakınlığı, izleyen dönemde ise cumhuriyetçilik vurgusunu öne çıkarması. Her ikisi de Küçük’ün aynı çabasının ürünü: Ortodoks geleneğin meşruluk alanını bütünüyle önemsizleştirecek liberal müdahalenin tutabilmesi için, liberal alanın farklı bileşenlerini kucaklayabilecek genişlikte bir siyasal model ve eylem ekseni geliştirmek. Onun, hâlâ tartışılmaya devam eden “şaşırtıcı” siyasal çıkışlarının altında yatan tarihsel neden budur. Bugünkü TKP ve TİP, onun, farklıymış gibi görünen bu iki siyasal yöneliminin birebir yansısıdır. Aynı anne babadan, ama mahallenin ayrı okullarına yazdırılmış iki çocuk.


Belirttiğimiz üzere, Küçük’ün ortaya çıkışı ile komünist hareketi ortodoks alan dışına taşıma çabası arasında doğrusal ilişki vardır. “Sosyalist devrim” söylemiyle, bastırılmış, örtülü antisovyetizm yörüngesine oturtulacak bir TİP’in, elde edeceği seçim başarısıyla TKP’ye baskı yaparak, ortodoks alanı daraltabileceği varsayımını sınamak, Yalçın Küçük’ün, Marksizm-Leninizmin tarihsel meşruluk alanını revize etme çabasının örgütsel düzlemdeki ilk önemli taktik hamlesiydi. Oysa ne tarihsel TKP’nin, ne de II. TİP’in dokusu buna uygundu. Yanı sıra, Küçük’ün ideolojik kökeniyle, komünist hareketteki meşruluk ve ağırlığının yetersizliği de önemli bir engel oluşturuyordu. Sovyetler Birliği varken böyle bir projenin hayata geçebilme olasılığının rüya babında bile tasarlanamayacağını söylemeye gerek yok.


Küçük’ün TİP’ten ihracı, resmen ortodoks alanın dışına atılması anlamına gelmekteydi.


Bundan iki önemli ders çıkardı:


1) Sovyetler ve TKP varken, örgütsel düzlemde, ortodoksluğu dönüştürücü hiçbir girişimin başarı şansı yoktur.


2) Soldaki liderlerin yaşam ve savaşım çizgileriyle kıyaslandığında, kendisininki çok hafif kalıyordu. Bu da, meşruluk ve ağırlığı açısından sınırlandırıcı bir etmendi. Bu boşluğun giderilmesi gerekirdi.


Sovyetler ve TKP’nin geri çekilmesi ortodoks cepheyi zayıflatınca, Küçük’ün projesi kendiliğinden gündeme geldi. Bu arada, 12 Eylül sürecinde öne çıkan “muhalif ve etkili figür” imgesi de, meşruluk ve ağırlık zafiyetini giderebilmesi yolunda epey mesafe aldığını düşündürecek ipuçları taşıyordu.


Sovyetler’in hukuken sonlanmasından 11 ay sonra, ilk Yalçın Küçük Partisi olan SİP kuruldu. Küçük’ün etrafında oluşan çevrenin, örgütsel anlamda ilk ortodoks dışılık denemesiydi. AKP’nin iktidara gelmesinden bir yıl önce de, neoliberal ortamın olgunlaştırdığı siyasal ve kültürel dengelerin meşruluğuna yaslanarak, vitesi büyütüp, adlarını TKP olarak değiştirdiler. Aynı yapı olduğu halde, ikinci Yalçın Küçük Partisi denebilir. Çünkü artık, bütün müdahalelere karşın, tarihsel ortodoks hattın güvencesi olarak kolektif bellekte yer alan TKP adı kullanılarak, Sovyet mirasının da taşıyıcısı 80 yıllık tarihsel kesitin, ortodoksluk içeriğinden arındırılabilmesinin bütün koşulları oluşmuştu.


Yalçın Küçük işte bu projenin mimarıdır; TKP tarihinin nasıl kavranıp, nasıl yazılması gerektiğinin yöntem ve vektörlerini göstermiş, SİP-TKP çevresi de gereğini yapmıştır. Söz konusu amaç ve yaklaşımın, Sovyetler sonrası egemen hale gelen neoliberal kültür ve algı normlarıyla birebir uyumlu olduğunu özellikle belirtmeli.


Konu SİP-TKP olmadığı için, ayrıntılı bir inceleme ve döküme gerek yok. Yalçın Küçük çevresinin oluşturduğu yapılanmanın ideolojik, örgütsel ve siyasal zafiyetlerinin genetik olduğunu vurgulamakla yetinelim.


Genetik kıskaçtan kurtulabilmenin tek yolu, Yalçın Küçük’çü antisovyetizmden arınıp, Sovyetler Birliği ve TKP’nin mirasını benimsemektir. Uluslararası düzlemde, yüzünü o mirasın meşru taşıyıcısı ana yapıya dönmektir. Sovyetler Birliği’nin fiziksel yokluğu, komünist hareketin yalnızca etki alanını daraltır. Marksizm-Leninizmin tarihi, siyasal etki alanıyla, kurumsal derinlik/tarihsel devamlılık arasında her zaman doğru orantı olmayacağını gösteren zengin örneklerle doludur.


Yeter ki ortodoks kaynaklardan beslenilebilsin…


 

 

 

Yorumlar


bottom of page