İKSV, Holdingler, Yüksek Sanat...
Türkiye’de holdinglerin yüksek sanatın müzik ayağına, yani, klasik müzik, opera ve baleye girmelerinin tarihi ve biçimi oldukça anlamlı, bir o kadar da tartışmalıdır.
Bilindiği üzere, Laik Cumhuriyet yüksek sanatı kamu güvencesine alıp, resmi niteliğe kavuşturmuştur. Kamu kurumu, kamu hizmeti, kamusal etik üçgenindeki bu işleyişin oluşturduğu meşruluğun, liberal rüzgârların artışına koşut olarak, kamusal alan dışındaki aktörleri, yüksek sanatın saygınlığından pay alma isteğine yöneltmiş olması, öngörülebilir, doğal bir sonuçtur.
Bunun ilk somut karşılığı ve en eski kurumsal örneği, İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV)’dir. Mütevelliler ve Yönetim kurullarında, başta kurucu Eczacıbaşı Holding olmak üzere, ülkenin neredeyse bütün önemli holding temsilcileri bulunmakta, olmayanlar da, proje temelli destek sağlamaktadır.
Ancak, İKSV’nin ne senfonik orkestrası, ne opera ve bale topluluğu, ne de bunlar için yapılmış konser/gösteri salonu vardır. Yalnızca festival düzenler, birkaç yarışma ve ödül ile yetinir. Bunun en önemli nedeni, bizde liberalizmin devlet olanaklarıyla zenginleşme anlamı taşımasıdır. Özel sektör hiçbir zaman, bu alanda ciddi, kurumsallaşmaya dönük yatırımlar yapmaz. Holdinglerin amacı ne sanatsal düzeyi yükseltmek, ne de ülkenin sanat yoluyla tanıtımını sağlamaktır. Devletten edinilen her türlü maddi destek ile bolca PR/reklam yapılır, görece sınırlı harcamalar, etkili yöntemlerle vergiden düşülür, sonuçta giderler kâra dönüşür.
İKSV ile ilgili iki önemli örnek verelim:
1) İstanbul Festivali’nin ilki 1973 yılında gerçekleştirildi. Uluslararası olma nedeni, ülke içindeki sanatsal düzeye katkı sağlamanın yanı sıra, İstanbul Festivali’ni, İngiltere’deki Glyndebourne Opera Festivali, Avusturya’daki Salzburg Festivali örneği, etkili bir kültür turizmi aracı yapabilmekti. En azından, festival programını hazırlayıp, ilgili bağlantıları kuran sanatsal kadronun amacı buydu. Bu kişilerin başında, İKSV’nin kuruluş çalışmalarında büyük ağırlığı olan Cevat Memduh Altar gelir. Oysa holdingin patronu Nejat Eczacıbaşı’nın amaçları arasında bunların çok da önemli bir yeri bulunmadığı daha ilk festivalde ortaya çıkmıştı.
İlk festival çok önemliydi. Dünya çapında ses getirmesi, çekicilik ve meşruluk edinebilmesi için, ünlü isimlerin katılımının sağlanması gerekiyordu. Devletten dünyanın parası alınmış, İKSV’nin kasası dolmuştu. Geriye, klasik müzik dünyasının ikonik ismi Herbert von Karajan ve topluluğu Berlin Filarmoni Orkestrası’nı getirmek kalmıştı.
Öykünün kalanını, Cevat Memduh Altar’ın, 2019 yılında, İş Bankası Yayınları’ndan çıkan, Sanatın Işığında 78 Yıl başlıklı, 821 sayfalık anı kitabından verelim:




İşte, o gün bugündür, İstanbul Festivali’nin Glyndebourne, Salzburg olmasını bekleyip, duruyoruz. İlgili holdingler ise daha ilk gün belirlemiş oldukları “hatt-ı muhasebe”leri doğrultusunda bir hayli semirdiler, kendi şakşakçı gazeteci, basın ağlarını kurdular, devletin olanaklarıyla yüksek sanat pazarlamayı kurumsallaştırdılar.
2) 12 Eylül olmuş. Büyük sermaye nefes almış. Sendikalar susturulmuş, sol ezilmiş. Nejat Eczacıbaşı bu rahat ortamda, kendini cumhurbaşkanı seçtirmiş cunta lideri Kenan Evren’den, Maslak-Ayazağa’da, 1. Ordu Komutanlığı’na ait 62 dönümlük değerli bir araziyi, İKSV adına konser salonu yapmak için bedelsiz alır. Ne tesadüftür ki, İKSV’nin kuruluşu ve ilk festivali düzenlemesi 12 Mart askeri dönemine, devlet olanaklarıyla salon sahibi olma girişimi de 12 Eylül askeri dönemine denk gelir. Salonun projesi, İngiliz Ove Arup mimarlık bürosuna yaptırılır. O dönem yaklaşık 40 milyon dolara mal olacak bu proje için, elbette holdinglerin kasalarından para çıkması söz konusu değildir. Tıpkı arazinin bedelsiz tahsisi gibi, inşaatın da parasını devlet vermelidir. Başbakan Demirel 10 milyon doları hemen verir. İnşaat başlar. Ardından cumhurbaşkanı olur. Mesut Yılmaz da başbakan. Yılmaz, kalan paranın tamamını bütçeye koyduracağını söyler; İKSV’de bayram havası. Arazi bedava, inşaat bedava.
1998’in 30 Nisan günü temel atma töreni. Cumhurbaşkanı Demirel, Başbakan Yılmaz hazır bulunuyorlar. Dünyanın belli başlı kentlerindeki önemli kültür merkezlerinin yöneticileri, büyük ekrana yansıtılan televizyon görüntüleri ve konuşmalarıyla, canlı yayında İstanbul’un yeni kültür merkezine başarılar diliyorlar. Rengârenk yüzlerce balon gökyüzüne bırakılırken, Cihat Aşkın yüksekçe bir platformda konser veriyor. Ancak Yılmaz’ın siyasal ömrü yetmiyor, parayı bütçeye koyduramadan gidiyor. Yerine gelen Ecevit bu işte bir tuhaflık olduğunu anlamakta gecikmiyor. Dönemin Kültür Bakanı İstemihan Talay, “Oradan burnuma pis kokular geliyor” diyor. Eh, devlet para vermezse vermesin, onca varlıklı holding için kalan parayı toplamak birkaç saatlik iş, değil mi? Madem salon onların olacak, üstelik de yüksek sanata katkı için yaptırıyorlar… Hayır, bir dolar dahi vermiyorlar. İnşaat duruyor. Maliye Bakanlığı müfettişleri giderleri incelemeye başlıyorlar. Zaman ilerliyor. AKP geliyor. “Biz para vermeyiz; Haliç’te kendi kongre ve kültür merkezimizi yapacağız, kendiniz inşaatı bitirin” diyor. Hesap yapılıyor. İnşaatın bitmesi için gereken toplam para 50 milyon dolar. Bugünkü karşılığıyla 93 milyon dolar. Şöyle somutlaştıralım: Son günlerin Fon soygununda, tek başına, eski bakan, AKP genel başkan yardımcısı Fatma Betül Sayan’ın dört buçuk ayda elde ettiği para, bu tutarın yarısı. Eczacıbaşı Holding, Koç Holding, Borusan Holding, Tekfen Holding, Enka Holding ve diğerlerinin veremeyeceği bir para mı?! Vermiyorlar.
Sonunda İKSV çözümü buluyor. İslamcı iktidara şu öneriyi götürüyor: Siz, bugüne kadar devletin bize yaptığı ödemelere ait hesapları ibra edin, biz de size araziyi ve yarım inşaatı devredip, bu işten çekilelim. Yani, devlet parasını nasıl harcadığımız konusunda bizi aklayın, karşılığında araziye ve yarısı tamamlanmış inşaata konun.
Aynen öyle oluyor. 2006’da İKSV İslamcılar tarafından, “her açıdan ibra” ediliyor, yani aklanıyor, İslamcılar da hazır pastayı mideye indiriyor. Al gülüm, ver gülüm…
Yüksek sanatın konser salonuna ne mi oluyor?
2008’de eski solcu, yeni İslamcı Kültür Bakanı Ertuğrul Günay, burayı yap-işlet-devret modeliyle 49 yıllığına, “alışveriş ve yaşam merkezleri” projeleriyle tanınan TURKMALL firmasına veriyor. Onlar da her şeyi yıkıp, yatay ofis blokları (MEF Üniversitesi ve şirketler için), yeme-içme ve etkinlik alanları, kültür-sanat mekânları falan yapıyorlar. UNIQ İstanbul adıyla 2014’te açılıyor. 4500 kişilik, Volkswagen Arena adlı çok amaçlı bir de salon var. Her türden popüler müzik, kongre, konferans, kurumsal etkinlik için.
Bu sürecin birinci elden tanığı, İKSV konser salonu projesinin ana danışmanı ve aynı zamanda İKSV Yönetim Kurulu üyesi mimar Doğan Tekeli. 2019 yılında, YKY’den çıkan Çebiş Evi’nden Hisartepe’ye başlıklı anı kitabının 321-335. sayfaları arasını bu konuya ayırmış. Elbette, yukarıdaki yorumları içermiyor. Maddi bilgiler ise bu kaynaktan alındı.




Yorumlar