top of page
Pink Poppy Flowers

Batuhan Mumcu ve "çürüyen" yüksek sanat kurumları

Güncelleme tarihi: 27 Ara 2025

AKP’li yüksek bürokrat zincirinin en zayıf halkası olarak değerlendirilen Batuhan Mumcu’nun adı bu kez de uyuşturucu ve yasadışı bahis savlarında yer aldı. İleri sürülen savların ne ölçüde gerçeği yansıttığı tartışması, Mumcu’nun yüksek sanat ve kurumlarına olumsuz etkisi yanında epey hafif kalır.



Melis GÖNENÇ


Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Batuhan Mumcu hakkında, geçen hafta, siyaset kulisleri, sosyal medya ve basında dolaştırılan savların, çok işlevli bir nitelik taşıdığı söylenebilir. Gerçekte, bunların önemli bölümü eşi üzerinden borsada yaptığı manipülasyonlar ile büyük paralar kazandığı, çok yerden maaşlı olduğu, AKP’nin yüksek siyaset ve bürokrat erbabıyla akçeli yakınlığı, depremde zarar görmüş tarihi yapılar ile ilgili ihalelerden maddi çıkar sağladığı, Ankara’nın en zengin AKP bürokratlarından olduğu vb.daha önce de basında, sosyal medyada açık ya da kapalı biçimde dillendirilmiş, ancak hemen hepsine erişim engeli getirilmişti. Bu da, Mumcu’nun koruma zırhının kalınlığını gösteriyordu.


Bu kez tabloda, hissedilir bir değişiklik var:


“Uyuşturucu” ve “yasadışı bahis” fırtınası sürerken, TİP Milletvekili Ahmet Şık, bir bakan yardımcısıyla, Saray’daki bir kadın danışmanın, bu kapsamda, istifasının istendiği savının sızdırıldığını, Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Batuhan Mumcu’nun da tam bu sırada Bahçeli’yi ziyaret ettiğini yazdı. Şamil Tayyar’ın, Mehmet Akif Ersoy’dan çok daha önemli birinin mercek altında olduğu açıklaması da gelince, bir anda, söz konusu bakan yardımcısının Batuhan Mumcu, kadın danışmanın da “sarışın” olduğu konuşulmaya başlandı. Yandaş kalemlerden Cem Küçük’ün, ne Batuhan Mumcu’nun uyuşturucu soruşturmasıyla herhangi bir ilişkisi, ne de Saray’da “sarışın” bir danışman bulunduğunu söylemesi, Şamil Tayyar’ın da, kastettiği önemli ismin Batuhan Mumcu olmadığını açıklaması ardından, sessiz bir bekleyiş başladı.


Ancak, dikkatlerden kaçmayan bir gerçek, Batuhan Mumcu’nun koruma zırhının, görece de olsa, inceldiği yolunda.


Neden şimdi, neden Mumcu?


Üç önemli neden ile:


1) Yaygın kanı, Erdoğan sonrası taht kavgasının başladığı, Hakan Fidan ve Bilal Erdoğan adlarına bağlı iki eksen arasındaki savaşımın artık denetlenemez boyuta ulaştığı; Batuhan Mumcu’nun Bilal Erdoğan’a yakın oluşu nedeniyle, karşı cephenin, onu en zayıf halka olarak değerlendirip, kolayca tasfiye edilmesini sağlayarak, oğul Erdoğan’ı tökezletmek istediği yönünde.


2) Yakın bir dönemde kabinede değişikliğe gidilmesinin beklendiği, Batuhan Mumcu’nun, Kültür ve Turizm bakanı olmak için büyük çaba harcadığı, bu amaçla, özellikle Devlet Bahçeli nezdinde girişimde bulunduğu, hatta yakın dostu Tokat Belediye Başkanı MHP’li Mehmet Kemal Yazıcıoğlu ile birlikte Bahçeli’ye yaptığı savlanan ziyaretinde, bu yönde desteğini istediği konuşulmaya başlanınca, böyle bir olasılığın devre dışı bırakılmak istenmesi.


3) Yukarıdaki iki nedenin, iktidar blokunda yaşanan itiş kakışı yansıtıyor oluşunda, elbette gerçeklik payı var. Ancak bunlar, ana nedenin yalnızca türevi sayılmalı. O neden şudur: Ekonomik kriz, uluslararası arenada sıkışmışlık, CHP’li belediyelere yönelik tartışmalı yargı hamleleri ve son “açılım” sürecinin kamuoyunda yarattığı yüksek tansiyonu görece de olsa düşürebilmek için, Saray’ın Türk usulü “temiz eller” operasyonuna gereksinim duyması. Nitekim Erdoğan’ın, yasadışı bahis ve sanal kumarın “kökünün kazınacağı”, yanı sıra, “Aile yapımıza ve toplum düzenine zarar veren hiçbir faaliyete göz yummayacağız” ifadesi, gidiş yönünü açıkça işaret ediyor. İçinden geçilen koşullarda, olası bir erken seçim öncesinde, zorunlu siyasal taktiklerden olduğunu ise ayrıca vurgulamaya gerek yok.


İslamcıların popülist söylem ve eylemlere doğal yatkınlıkları, kendi tabanlarında, kumar, uyuşturucu, fuhuş konularının özel bir hassasiyet taşıdığı dikkate alındığında, “ünlüler-uyuşturucu-fuhuş-yasadışı kumar” dörtgenine sıkıştırılmış böyle bir operasyonun siyasal amacı hemen anlaşılıyor. İşte, Batuhan Mumcu’nun, kara para ve e-bahis dünyasının ağır toplarından Veysel Şahin ile Kıbrıs’daki öğrencilik yıllarından başlayan yakınlığı ve Mackolik adlı bahis şirketinin gizli sahibi olduğuna yönelik savlar, bu bağlamda, özellikle vurgulandı.


Öte yandan, Tokat Valisi Yazıcıoğlu’nun makam odasında birkaç gün önce bulunan dinleme cihazının, Mumcu ile olan yakınlığıyla ilişkilendirilebileceği iması da, kendi yolunu yapmış durumda.


İleri sürülen savlar doğru mu? AKP’nin vicdanı rolüne soyunan Şamil Tayyar’ın, birbirinden ağır örnekleri sıraladıktan sonra, çürüme lokal değil tüm bünyeyi tehdit ediyor” saptamasıyla birlikte, “…siyaset kurumunun çok yönlü arınma sürecini başlatması” gereğine işaret edişi, kapsamlı bir temizlik hazırlığının habercisi mi? “Kapsamlı” demek, bürokrasiye dokunmak, anlamında mı? Siyasal dengelerin, gerekli olduğu varsayılan geniş çaplı bir “temiz eller” operasyonu için elverişli olduğu söylenebilir mi? Bu yönde bir beklenti gerçekçi mi?


Bu sorulardan çok daha önemli olanı ise şudur: Ne yapılırsa, yapılsın, toplumda var olan genel kanı, yozlaşma ve çürümüşlüğün her yanı sardığı yönündedir.


Batuhan Mumcu ve yüksek sanat


Batuhan Mumcu ile ilgili dillendirilen savlar arasında, nedense, doğrudan kültür ile ilgili hiçbir şey yok; borsa, ihale, e-bahis, uyuşturucu vb. Oysa bütün bunlar, bürokrasideki resmi konumu ve işlevini gölgede bırakacak biçimde öne sürülüyor, kullanılıyor. 2018-2023 arasında aynı bakanın, Mehmet Nuri Ersoy’un özel kalemi, 2023’ten bu yana da yardımcısı. Ersoy’un esas işinin turizm olduğu düşünüldüğünde, kültür alanının büyük oranda (Opera-bale, tiyatro, orkestralar, korolar, topluluklar, sinema, plastik sanatlar vb.) Mumcu’nun denetiminde olduğu, bakanlığın görev dağılım şemasına göz atıldığında görülüyor. Yani, onun İslamcılar nezdindeki gerçek işlev ve değeri, Laik Cumhuriyet’in yüksek sanat ve kurumlarını tahrip işinin gözetimini, İslamcıların belirlediği doğrultuda, skandallara yol açmadan, sessizce yerine getirmesiyle sınırlı. Bu iş için koyu bir İslamcının uygun olmayacağının tarihsel nedenlerini belirtmiştik. Mumcu ne tipik bir İslamcı, ne militan bir Ülkücü, ne de kültürel düzey ve görgü açısından o koltuğu doldurabilecek liyakate sahip; bu iş için ideal bir tip.


İşte bu nedenle, Liberal-İslamcı siyaset ailesinin iç kavgalarında, ya da kamuoyuna yönelik taktik adımlarda, Mumcu’nun gerçek işiyle ilgili yaptıkları hiçbir biçimde mercek altına alınmıyor. Çünkü bu ailenin hiçbir üyesinin yüksek sanat ve kurumlarına bakışında bir farklılık yok. Tıpkı Laik Cumhuriyet’e bakışında olmadığı gibi.


Yaklaşık 13 yıl boyunca MİT’in başında bulunmuş Hakan Fidan’ın ve bürokrasideki uzantılarının, Batuhan Mumcu ile ilgili hemen her şeyden haberdar olmaları, onu en zayıf halka olarak görmelerine yol açıyor; bu son derece doğal. Ancak Saray’ın, özellikle ve giderek daha geniş ölçüde, Bilal Erdoğan üzerinden kültür-sanat alanına yönelik hareket alanı ve denetimi genişletme eğilimi, Mumcu’nun meşruluğunun tartışılmasını engelliyor. Ama bu durum, yıpranmasına engel olmuyor.


Devlet Opera ve Balesi (DOB), bünyesinde CSO ve diğer beş senfoni orkestrasıyla, Devlet Çoksesli Korosu’nun da yer aldığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü Mumcu’ya bağlı. Bu kurumlarda tanık olunan sanatsal, yönetimsel, etik yozlaşma ve yol açtığı “çürüme”, elbette onunla başlamadı. Ama onunla adeta kurumsallaştı. Özel kalem müdürü olduğu dönemdeki (2018-2023) hafif müdahaleleri, bakan yardımcılığıyla birlikte, son derece olumsuz bir bilançoya evrilmiş durumda.


Kültür ile ilgili bakan yardımcılığı koltuğu için liyakat sahibi olmadığını, kültür düzeyinin bu iş için çok yetersiz bulunduğunu, yazdığı doktora tezinin (!) çok ortalama bir akademik jüriden bile geçme olasılığının düşünülemeyeceğini, örnekleriyle gösteren, 30 sayfalık kapsamlı bir yazıyla ortaya koymuştuk.https://haber.sol.org.tr/haber/haci-bayramin-fake-doktoru-batuhan-mumcu-6-397071 Durum o kadar içler acısıydı ki, Mumcu’nun, hakaret davası açmak amacıyla savcılığa yaptığı şikâyet bile elle tutulur maddi, hukuksal gerekçelerden yoksun sayılarak, kovuşturmaya yer olmadığı kararıyla sonuçlandı (T.C Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Soruşturma No: 2025/26575, Karar No: 2025/96006, Tarih: 08/08/2025).


İki buçuk yıllık bakan yardımcılığı döneminde, DOB ve CSO’ya yönelik özel ilgisinin, İslamcı proje gereği, epey dikkat çekici olduğu söylenmeli. Her ikisinin de “liberal” işletme ve kültür eksenine oturtulma projesinin başdenetimcisi rolünde. Tabii, sarsıcı bir kültürel yozluk düzeyinin yakalanması pahasına. Bazı örneklere geçmeden, ilginç sayılabilecek bir ayrıntıya dikkat çekelim:


“Sarışın” Saray danışmanı


Yüksek sanat ve kurumlarının resmi olarak iki muhatabı var: Bakanlıkta Batuhan Mumcu, Saray’da Fecir Alptekin. Her şey bu iki isim üzerinden yürüyor. Fecir Alptekin, Cumhurbaşkanı başdanışmanı. Ayrıca, Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Politikaları Kurulu üyesi. Üstelik sarışın. Ahmet Şık, yazısında işaret ettiği kadın danışman için “sarışın” demediğine, en ufak bir imada bile bulunmadığına göre, Cem Küçük’ün, “sarışın”lık konusunu öne çıkararak, ileri sürülen savın temelsiz olduğunu kanıtlama çabası tuhaf değil mi?


Batuhan Mumcu denince, neden akla “sarışın” saray danışmanı geliyor?


Yoksa bakan yardımcısı ile başdanışmanın ortak noktasının kültür işleri olmasından kaynaklı Pavlovcu refleks ile, başta yüksek sanatlar olmak üzere, kültür ve kurumlarını etkisi altına almış olan “çürüme”ye yönelik dolaylı bir rahatsızlığın dile getiriliş biçimi mi?

Peki, İslamcıların, Saray rejimine geçiş ile, başta yüksek sanat olmak üzere, kültür alanında hedeflediklerine umdukları ölçüde ulaşamadıkları varsayımından yola çıkarak, Kartalkaya olayıyla yıpranma katsayısı daha da belirginleşmiş olan bakanlıktaki yorgunluktan rahatsız oldukları, hatta bir ara turizm ile kültürü ayırmayı bile düşündükleri, seçimler öncesinde bu alanda vitrin değişikliğiyle beraber yeni bir atılım gereksinimi içinde oldukları, bu çerçevede, kültürün iki resmi sorumlusunun, Mumcu ve Alptekin’in adlarının, kulislerde, “tasfiye” söylemlerine konu oluşunun münasebetsiz bulunmaması gerektiği düşünülemez mi?


Neyse, giderek “ünlüler ve uyuşturucu” dizisine dönme eğilimi gösteren bu soruşturmayı bir kenara bırakıp, son iki buçuk yılda yaşananlardan birkaç örnek verelim:


Batuhan Mumcu yönetemiyor


1) İki kadın ataması, yüksek sanat kurumlarında, Şamil Tayyar’ın işaret ettiği “genel çürüme” ölçütlerine çok rahat oturabilecek nitelikte:


* Temmuz 2024’te, DOB Genel Müdür Yardımcılığına, Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle atanan Arzu Kalkan, o koltuğun gerektirdiği hiçbir liyakat unsuruna sahip değildi. Kurumda şok etkisi yaratmıştı. Olayı etraflıca anlattık. https://haber.sol.org.tr/haber/arzu-kiz-ile-koruk-nacinin-oykusu-5-396919 7 ay içinde, yine bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle görevden alındı. Bu kişi hakkında Erdoğan’ın yanlış bilgilendirilmiş olması, en hafif deyimle, devlet ciddiliğiyle bağdaşmayacak ölçüdeydi. Batuhan Mumcu’nun, bir ölçüde de Fecir Alptekin’in, bu işte önemli rolü ve sorumluluğu tartışmasızdır.


O koltuğun asaleten hâlâ boş olduğunu anımsatalım; Saray’ın sütten ağzı yandı.


* Nisan 2024’te, CSO Ada’ya “sanat yönetmeni” olarak atanan Hafize Çağla Özden, diğer bir şokun adıydı. Sanat çevrelerinde hiç kimsenin adını bile duymadığı Özden’in o koltuğa oturtulabilmesi için, yönetmelik koşullarının bile üzerinden atlandığı yazıldı (Cumhuriyet, 28 Mayıs 2024). Kimin “rica”sıyla? Konu, Meclis’e de soru önergesi olarak geldi. 16 ay sonra görevden alındı. Batuhan Mumcu ve Fecir Alptekin bu atamada kilit rol oynamışlardı.


CSO Ada’nın 5 yıllık yaşamına 4 sanat yönetmeni sığdı. Mumcu, iki buçuk yıllık bakan yardımcılığı döneminde 3 sanat yönetmeniyle çalıştı. İslamcılar açısından tam bir başarısızlık, istikrarsızlık örneğidir. Bu kurumlara, hatırlının “özel rica”sıyla atama/görevlendirme yapılamaz. Liyakat gerekir. Nitekim tek başına CSO’nun sefil durumu bile yaşanan çöküşü kanıtlamaya yeter.


2) Mumcu, bakan yardımcısı oluşunun üzerinden iki ay geçtikten sonra, DOB Genel Müdürü koltuğuna çok tartışmalı biçimde oturtulan Tan Sağtürk ile özel bir yakınlık geliştirdi. O kadar ki, oğlunu bale okuluna yazdırdı. İkisinin tüccar genleri arasındaki uyum, Tan Sağtürk’ün önündeki bütün engellerin kalkışını sağladı: Devletin opera ve bale genel müdürü ayakkabı işine girip, etkin biçimde sürdürdüğü bale ticareti ve turizmin yanına, ayakkabı tüccarlığını da ekledi. DOB’un yönetimi bütünüyle şirketleşti, yasa ve yönetmeliği bir kenara atıldı, sanatsal düzeyin, düşünülebilecek en düşük düzeyde seyredişi “teamül” niteliği kazanmak üzere.  


3) Mumcu’nun bakan yardımcılığı dönemi, yüksek sanat ve kurumlarındaki “çürüme”nin de doruklara yöneldiği bir evreyi tanımlıyor. CSO’nun arabeske bile bulaştırılmasından, piyasa işlerinin kurumsal kimlikleri öncelemesine, “özel rica”lı görevlendirme ve atamalardan, kurumsal karar işleyişlerinin bütünüyle felç oluşuna, “hologram” şirketlerine aktarılan gereksiz ve yüksek paralardan, kurum içi sanatsal haksız rekabetin meşrulaşmasına…


İslamcı ideoloji ve iktidar için, konu yüksek sanat ve kurumları olunca, bu olumsuzlukların hiçbiri “sorun” sayılmaz. Yeter ki, buralar geri dönülmez biçimde tahrip edilsin, Laik Cumhuriyet ile bağlar kopartılsın.


İşte, esas bu nedenle, Batuhan Mumcu’ya dokunulmaz.


Peki, ödül olarak bakanlık verilir mi? Hayır.


Oturduğu koltukta kalabilir mi? Kolay değil.


İyi de, neden? Madem İslamcıların işine geliyor…


Çünkü İslamcılar şunu öğrendiler: Buralar, “tepkisel” yaklaşımlar ile yönetilemez. Yüksek sanat ve kurumları, diğer tüm sanat ve kurumlarının ayarını belirler. Bu kurumları kalıcı denetim altına alabilmenin, onlardan yararlanabilmenin yolu, bunlar ile kavga etmekten, tarihin tersine yürümekten değil, tam tersine, bu kültüre aşina, sanat dünyası ve bileşenlerini iyi tanıyan, sorun çözme yeteneğine sahip kişilerin “yönetici” olarak seçilmesinden geçer. Bu yapılmadığı sürece, kültür ve sanata hâkim olamazsınız. Bu da sizin meşruluk alanınızı daraltır.


Ne Batuhan Mumcu, ne de Fecir Alptekin bu işlevsel ölçütlere uyuyor. Onlar, İslamcıların, Laik Cumhuriyet ve yüksek sanatıyla kavgalı oldukları dönemin figürleri. Oysa İslamcılar artık öyle bir siyasal kilometredeler ki, bu kavgayı sürdürme alanları da, iradeleri de eskisi gibi değil. Mumcu ve Alptekin o kavganın aparatları olarak hem yıpranmış durumdalar, hem de meşrulukları epey incelmiş görünüyor.


O sayfanın çevrilme zamanı yaklaşıyor.


Yorumlar


bottom of page