top of page
Pink Poppy Flowers

İsrailci, liyakatsiz rejisör Caner Akın’a yargı tokadı


Caner Akın, rejisörlük için gereken sanatsal ve kültürel niteliklere sahip olmadığı halde, siyasal ve parasal çıkar ilişkileri sonucu İstanbul Devlet Opera ve Balesi’ne (İDOB) başrejisör yapıldığını ileri süren Melis Gönenç’e karşı açmış olduğu iki tazminat davasını da kaybetti. Davalara temel olan suçlamanın, Gazze katliamı, Suriye ve Lübnan’a müdahale, şimdi de İran’a saldırıyla öne çıkan İsrail ile doğrudan ilişkili oluşu, Devlet Opera ve Balesi’nde (DOB) yaşananların siyasal boyutuna yeniden dikkat çekmiş durumda.


Konuya Melis Gönenç ile yakından bakmaya çalıştık.


Dilerseniz, şuradan başlayalım; başta DOB olmak üzere, klasik müzik dünyasının kurumsal ve sanatsal koordinatlarının siyaset ile ilişkisini ele alan yazılarınızın, bu alanda pek de alışık olunmayan, rahatsız edici, ısırgan dilinizin, genel olarak farklı bir bakış açısı getirdiği söylenebilir mi?


Sanırım. 8 yılda, aynı konuda, 2000 sayfaya yakın yazdıktan sonra, en azından, bu yönde bir yol açıldığını rahatlıkla söyleyebilirim. Davalar, yapılan suçlamalar, haklılığımı tescil eden mahkeme kararları, açılan yolun tarihsel ve toplumsal karşılığı bulunduğunun, bunun da görünmez kılınamayacağının göstergelerinden yalnızca biri.


Sormuş olduğunuz “farklı bakış açısı”nıysa şöyle tanımlayabilirim: İslamcılar yönetime gelene kadar, kaptan köşkündeki merkez sağ ve solun denetiminde bulunan iktidarlar, klasik müzik, opera ve bale konusunda, meşreplerine uygun nüanslar ile birlikte, benzer bir siyaset gütmüşlerdir. Ortak siyasetlerinin özü, bu sanatlar ve kurumlarının meşruluğunu tartışma dışı tutmaktır. Çünkü konu doğrudan Laik Cumhuriyet ile ilgilidir ve ülke siyasetini belirleyen uluslararası dengeler, henüz Laik Cumhuriyet’in tasfiye edilebileceği yönünde bir iradenin yaşama geçirilme girişimine elverişli değildir.


Nitekim 12 Eylül’e kadar, merkez sağın atabildiği en köktenci adım, Batı müziği konservatuarlarının yanına, “utangaç resmi” denebilecek, derme çatma bir alaturka müzik konservatuarıyla, çoksesli Batı müziği senfoni ve korolarının gölgesine, alaturkacılar arasında bile tartışmalı olan bir alaturka müzik korosu yerleştirebilmekten ibarettir (1975-1976). Bunun için de tam yarım yüzyıl geçmesi gerekmiştir. Siyasetin üst kademesinde hiç kimsenin gündemine, Laik Cumhuriyet’in “Müzik Devrimi”ni ortadan kaldırmak gelmediği için, bu sanat ve kurumlarına yönelik, “nitelik değiştirici”, “dönüştürücü”, hatta doğrudan tasfiye edici siyasal müdahaleler de söz konusu olmamıştır.


Opera, bale, senfoni, çoksesli koro sahnesinde alaturka, arabesk, pop, caz, ilahi, gazel duymak, izlemek, bu kurumların simgesel değer taşıyan mekânlarında iftar şovları düzenlemek, rüyası bile görülemeyecek işlerdendi. Düşünün, 1960-1980 arasında DOB’da sahnelenen My Fair Lady türünden bir, iki müzikal bile, “yoldan çıkılıyor mu?!” endişesiyle ağır eleştirilerin hedefi olmuştur.


Bu sanat ve kurumlarına yönelik siyasal müdahaleler hiç mi yoktu?


Böyle bir saptama gerçekçi olmaz. Elbette vardı. Ancak kurumsal ve sanatsal dokuya müdahale anlamı taşıyacak nitelikte değildi. Kadro sorunları, ücretler, sahne olanakları, bütçe darlıkları gibi konuların yanında, en fazla, güncel siyasetin getirdiği gerginliklerin yansısı olarak, üst düzey yönetici değişikliklerinden söz edilebilir. Bunun da sınırlı bir simgesel değer taşıdığı söylenmeli. Örneğin, Demirel’in müsteşar yardımcısı yaptığı Ulvi Yücelen’i Ecevit görevden alacak, Ecevit’in DOB genel müdürü yaptığı Gürer Aykal’ı ise Demirel görevden alacaktır. Ancak ne Ulvi Yücelen’in aklına CSO’ya Dede Efendi çaldırmak gelmiştir, ne de Gürer Aykal Hürrem Sultan balesinin gösterimini yasaklamayı düşünmüştür. Her iki ismin de dünya görüşleri arasında ciddi ayrımlardan söz etmek olanaklı değildir.


Hal böyle olunca, o dönemde kaleme alınan yazı ve eleştirilerde, içerik açısından öncelikli kaygının sahne-siyaset ilişkisi olmayışına, söylem düzlemindeyse, sizin deyiminizle “ısırgan”, hukuksal olarak, “kırıcı, şok edici, rahatsız edici, ağır eleştiri” biçiminde tanımlanan, ancak “hakaret” kabul edilmeyen ifadelere, en azından benim kullandığım ölçüde rastlanmamasına şaşırmamak gerekir.


Peki, o günden bugüne ne değişti de, “siyasal” olan ile “rahatsız edici, ağır eleştiri” söylemini öne çıkarıyorsunuz?


Çok önemli bir değişiklik oldu. Laik Cumhuriyet’i bütünüyle tasfiye etmek isteyen İslamcılar iktidara geldiler. Elbette, Sovyetler Birliği’nin geri çekilmesiyle birlikte, uluslararası dengelerin değişmesi sonucunda. Laik Cumhuriyet’in yüksek sanat kültür kurumlarının içerdiği opera, bale, senfonik müzik, çoksesli koro ilk hedefleri oldu. Ancak bunu başarabilmek için iki etmene gereksinimleri vardı:


 1) Laik Cumhuriyet’in askeri ve sivil omurgasını çatlatacak geniş çaplı, başarılı bir saldırı; 2007-2012 arasında yürüttükleri Ergenekon/Balyoz süreci ile bunu büyük oranda sağladılar.


2) Sözü edilen yüksek sanat kurumlarının önce “denetimi”, ardından sanatsal ve yönetimsel “nitelik dönüşümü”, son evrede ise “yasal düzenleme” yoluyla tasfiyelerinde kendilerine yardımcı olacak işbirlikçiler. Çünkü bu sanatların cahili ve düşmanı olduklarından, kurumlar içinde organik uzantıları bulunmuyordu. Denetimi sağlayabilmek için, kale kapısını içeriden açacak işbirlikçilere gereksinim vardı. Maddi, manevi çıkar karşılığında bir dizi işbirlikçi bulmaları zor olmadı. Bu işi, kültür-sanata bakan birimleri FETÖ’ye havale ettiler. O da gereğini yaptı.


Ergenekon/Balyoz ile işbirlikçilik süreci iç içe ve at başı gittiği için, “siyasal” olanı, gerektirdiği dil ile öne çıkarmak gerekiyordu.


İşbirlikçilik konusunu sürekli vurguluyorsunuz. Gerçekten o ölçüde önemli mi?


Kesinlikle. O kadar çok açılımı var ki. Eğitim sisteminden kurumsal derinliğe, iktidar ile ilişkilerden kurumsal direnç kapasitesine, sanatsal düzeyden insan yönetimine… İşbirlikçi tipinin kariyer çizgisiyle kişilik ve formasyon özelliklerini birlikte ele aldığınızda, yüksek sanat ve kurumlarının siyasal evrimi, sanatsal düzeyleri hakkında çok daha açık düşüncelere ulaşıyorsunuz.


İşbirlikçilerin dört atasından söz edilebilir: Gürer Aykal, Rengim Gökmen, Yekta Kara, Mehmet Balkan. Bunlar, FETÖ ile bağlantı içinde, TÜSAK projesini kızağa koyan ekiptir. Ancak Gezi patlaması, Laik Cumhuriyet’in “yüksek sanat” ve kurumlarına bağlılığını sürdüren sanatçıların gösterdiği tepki ve FETÖ-Saray çekişmesi sonucunda, proje, uygun bir zamanda indirilmek üzere, rafa kaldırıldı.


Bu ekip, sonraki kuşaklara işbirlikçilik, etik eşik düşüklüğü, oportünizm mikrobunu bulaştırmakta çok önemli bir rol oynamıştır. Bugün artık İslamcılar, Cemi’i Can Deliorman, Hasan Niyazi Tura, Barış Salcan, İbrahim Yazıcı, Caner Akgün, Caner Akın vb. adamları ile kurumlara her tür genetik müdahalede bulunabiliyorlarsa, bunda, yukarıdaki dörtlünün derin parmak izlerini görebilmek hiç zor değildir.


Bu süreçte, başta basın olmak üzere, yüksek sanat kurumları dışında gerekli tepki verilebildi mi?


Maalesef. Çok derinlere giden benzer bir işbirlikçilik, basında da gözlemleniyor. Elbette, yapısal nedenleri var. En düşündürücü, hatta acı olan yönü, Laik Cumhuriyet ve yüksek sanat kurumlarına yönelik bu kadar açık bir İslamcı saldırı karşısında, ne yazık ki, muhalif bilip, güvence olarak kabul ettiğimiz basında, değil sert tepki verme, ya övgüler dizme pişkinliği, ya da görmezden gelme arsızlığı başat hale geldi. İşte, işin “siyasal” boyutunu öne çıkaran, “rahatsız edici, ağır eleştiri” söylemli yazılar kaleme almanın öncelik ve ivedilik kazanmış olma nedenlerinden biri de bu.


İlk yıllar, büyük oranda, tek kişiydim. Şimdilerde, yüksek sanat ürünleri, kurumları ve kişilerini hedef alıp, farklı formatlar, farklı dünya görüşleri, farklı amaçlarla hareket eden, eleştiri ve ısırganlık dozu yüksek birden fazla mecrayı görmek, beni mutlu ediyor. Yaşanan çöküntü o denli büyük ki, dikkatlerden kaçmasına artık olanak yok. Saray bile kendi atadığı genel müdür ve yardımcılarını, görece kısa denebilecek sürelerde görevden almaktan kaçınamıyor.


Gelelim adliyeye. Size açılan davalar arasında Gürer Aykal ve Caner Akın’ınkilerin özel bir önemi mi var? Konunun İsrail ve FETÖ ile ilişkisi nereden kaynaklanıyor?


Önce şunu söyleyeyim; bugüne kadar açılmış olan davaların hiçbirini kaybetmedim. Bazıları sürüyor. Görünüşte “hakaret” davaları. Gerçekte ise “siyasal” davalar. Evet, bunlar arasında Gürer Aykal ve Caner Akın’ınkilerin gerçekten de özel bir yeri var. Birbirlerinden yaşça, meslekçe, özgül ağırlıkça çok farklı olan bu iki kişiyi yan yana getiren üç unsur, İsrail, FETÖ ve Laik Cumhuriyet düşmanı İslamcılarla işbirlikçilik. Bu üçü zaten çok önemli ve belirleyici bir siyasal/sanatsal alana açılım sağlıyor. Ülkenin ve yüksek sanatların kurumsal tarihine de. Bu ikisinin açmış olduğu davaların asıl önemi burada. Kişisel kaygılarına gelince; bu gerçeği “hakaret” duvarının arkasına sığınarak gizleyebilmek çabasındalar. Yoksa aklı başında hiç kimse, hele avukat, bu yazılarda hakaret ifadeleri bulunduğunu öne süremez.


Gürer Aykal, Sinan operası ile ilgili kapsamlı yazı dizimden sonra ki, kitap olarak da basıldı, bana hakaret davası açtı. Yalnızca dava açmadı, Saray’a, “devlet başkanına hakaret” ettiğim yolunda ihbarda da bulundu. CSO çalışmamda, bu zavallının kişilik boşluklarını, ortalama yeteneğinin getirdiği özgüvensizliği, fırsatçılığını, omurgasız, etik eşiği düşük, otorite yanaşmacılığını, bütün yaşamı boyunca, devlet olanakları dışında edinebildiği hiçbir ciddi başarının bulunmadığını, basın ve PR şişirmesinin tersine, bırakın geneli, müzikal kültür ve görgüsünün bile cılızlığını geniş bir arşiv taramasına dayalı kanıtlar ile göstereceğim. Bu sayılanlar kişilik çizgileriyle sınırlı kalsa, beni çok da ilgilendirmezdi. Ancak bu olumsuz özellikleri doğrudan siyasal alana köprü olup, Laik Cumhuriyet’in ideolojik ve  kurumsal temeline yöneliyor. Buna müdahale etmek gerekir. Elimden geldiğince etmeye çalıştım.


Açmış olduğu davanın bütün evrelerini kazandım. Savunma dilekçeme eklediğim kanıt niteliğindeki belgelerin, kararın lehime çıkmasında etkili olduğunu sanıyorum. Üç farklı mahkeme de, yazıyı ve ilgili belgeleri inceledikten sonra, “On yıllardır Atatürkçü ayağına yatan kıkırdak omurgalı, Laik Cumhuriyet düşmanı hain komplonun mimarlarından, 80 yaşında bile dur durak bilmez arsız işbirlikçi, kurum bilincinden yoksun, biat kültürüne yatkın, doymak bilmez para iştahlı, özgüven sorunlu…” gibi ifadelerin hakaret olmadığına karar verdi.


Bildiğiniz gibi, Yahudi lobisi, yani İsrail, klasik müzik, opera, bale dünyasında son derece etkili bir konuma sahiptir. Emprezaryoluktan saygın salonların sanat yöneticiliğine, festival komitelerinden yazılı-görsel medya yazarlık ve programcılığına, her yerde ağırlığı hissedilir. Bu gerçeği klasik müzik camiasında herkes bilir. Ortalama yetenekte ama çok hırslı birçok kişinin başvuru kapısı her zaman bu lobi olmuştur, olmaya da devam edecektir.


Yıllardır ABD’de yaşayan Aykal’ın, Türkiye’deyken de, A sınıfı bir orkestra yönetebilmek, yurt dışında tanınan bir şef olabilmek için yapmadığı kalmamıştır. Devlet olanakları, Doğramacı’nın kişisel ilişkileri ve elbette çok güçlü Yahudi lobisi; her şeye, her koşula razıydı. Sineğin yağını çıkardı. Ama torpil, yüksek sanatlarda bir yere kadardır. A sınıfı şeflerin kalibreleri bellidir. Yıllarca kapısında yatmış olmasına karşın, yeteneği dikkate alındığında, söz konusu lobiden umduğu desteği görememiş, son bir umutla FETÖ’ye sarılmıştır. TBMM’de, CSO’ya İstiklal Marşı’nı çaldırtmadığından başlayıp, “Müzik Devrimi”nin geçersizliğine, yüksek sanat kurumlarının özelleştirilmeleri gereğine uzanan bir dizi aydınca (!) ve “ulusalcı” karşıtı olarak pazarladığı liberal yaklaşımı teminat göstererek, oradan ödül almış (2013), karşılığında, İsrail ile çok dostane ilişkileri olan bu yapının yardımını istemiştir. FETÖ’cüler Yahudi lobisine ricacı olurlar ama, sonuç elbette değişmeyecektir. Bizimki, sırnaşıklığı daha da arttırıp, Sinan adlı İslamcı operayı yönetmesinden hemen sonra, ABD’de kendi kurduğu New Manhattan Sinfonietta adlı, arkasında çok bildik bir İslamcı vakfın olduğu savlanmış orkestrayı, iki Yahudi din görevlisini (haham) solist olarak davet ederek, 20 Nisan 2022’de, Auschwitz İlahileri (Hymns from Auschwitz) başlıklı konserde yönetir. Yine sonuç alamaz. Acaba aynı konseri Türkiye’de de yapsa, Yahudi lobisi insafa gelir mi? Tabii, hahamları sahneye çıkarmak kolay olmayacağı için, programda biraz değişiklik yapmak zorunda kalır. 27 Ocak 2023’te CSO ile gerçekleştirdiği bu konserden sonra, son barutu da tükenmiş olarak, hâlâ umutla beklediğine eminim. Bu cinsler gerçekten arsız oluyorlar.



Caner Akın’ın da İsrail ve FETÖ bağlantısından söz ediyorsunuz. Dava konusu oldu mu?


Caner Akın’a gelince; ortalama bir solist, berbat bir rejisör. İDOB’da. Sanatsal yeteneği ile yükselme hırsı arasındaki makas o kadar açık ki, kendini gönüllü bir kolaylıkla FETÖ’nün kucağına bıraktığı söylenebilir. Biliyorsunuz, Mayıs 2010’da, Gazze’ye insani yardım götüren Mavi Marmara gemisi, Akdeniz’in uluslararası sularında İsrail askerlerinin saldırısına uğradı. 10 Türk vatandaşı öldürüldü, birçoğu da yaralandı. Türkiye-İsrail ilişkileri yaklaşık üç yıl boyunca dondurucuya kondu. Ülkede ve dünyada büyük yankı ve tepki uyandıran bu olayda, yalnızca FETÖ’cüler İsrail’in yanında yer aldılar. İşte, bu süreçte, sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi, Caner Akın Tel-Aviv’e gidip, Alayın Kızı operasında sahneye çıktı. Böyle bir şeyi yapabilmek için, insanda en ufak bir ulusal duyarlılık kırıntısının olmaması gerekir. İş o kadarla da kalmadı; sahne kostümleri içinde, diğer askerlerinkinden farklı olarak, yalnızca Caner Akın’a İsrail askeri üniforması giydirildi. Adamın şaftı o derece kaymış ki, vatandaşı olduğu ülkenin bırakın yüksek sanat camiasını, doğrudan ulusal onur ve haysiyetini bile ayaklar altına almakta sakınca görmedi. Karşılığında, Yahudi lobisinin yurt dışında ayarladığı, göstermelik birkaç festival ağırlıklı temsil dışında bir şey elde edemedi. Edemezdi; söylediğim gibi, sıradan bir vokal ve sahne malzemesiyle uluslararası ölçeğe yükselemezsiniz. Yüksek sanatlar bu anlamda çok acımasızdır. Ama ilginç bir biçimde, ülke içinde hızlıca yükseldiğine tanık olundu. Çok genç sayılacak bir yaşta, hiçbir deneyim ve liyakat ölçütünden geçirilmeden, önce Eskişehir Anadolu’da, sonra da Mimar Sinan’da şan ve sahne hocası yapıldı. İDOB’da yeri sağlamlaştırıldı. Adeta gizli bir el, meşruluk alanını genişletmek için her şeyi yapıyordu. Yakın arkadaşı, şimdiki İDOB müdürü Caner Akgün ve eşi Dilruba Bilgi ile, DOB’un yasal mevzuatına aykırı biçimde, yıllarca, Antalya’nın içkili lüks otellerinde sahneye çıktı. Paralar kazandı. Bırakın İsrail ve FETÖ olayının başına dert açma olasılığının gerginliğini, giderek daha çok şımardı. Ve bir gün, 2020 yılının ilkbaharında, dönemin İDOB müdürü Suat Arıkan’ın sanatsal açıdan bakıldığında en hafif deyimle tuhaf bulunması gereken girişimiyle, Mozart’ın Saraydan Kız Kaçırma’sını sahneye koymasına karar verildi.


Çok şaşırtıcıydı; ne reji eğitimi, ne reji yardımcılığı, ne yeterli deneyimi, ne opera bilgi ve görgü düzeyi, ne de bu alanda kalem oynatmışlığı… Bunların hiçbirine sahip olmayan birine, ilk denemesi Saraydan Kız Kaçırma olacak bir yapıtın verilmesinin, elbette, sanat ve liyakat ölçütleriyle açıklanabilir yönü yoktu.


Kalktık, pandemiye rağmen temsile gittik. Şüphelerim yerindeydi. Ergen bir duyarlılık, üst düzey bir sahne cehaleti, sıfıra yakın bir reji yeteneği. Reji dediğiniz şey, şarkı söyleyenlerin nasıl dizileceğinin çok ötesinde, plastik tasarım ve düşünme yeteneği gerektirir. Böyle bir yetenek ve yaratıcılığınız yoksa, bu işi yapamazsınız. Akın’da zerresi yoktu. Ama opera tarihimizde bir ilke tanık olmuştuk: Osmanlıca oynanan Saraydan Kız Kaçırma.


Uzun ve kapsamlı bir eleştiri yazısıyla, Akın’ın kirli çamaşırlarını yazıya döktüm. Operayı da ince elekten geçirdim.


Hemen hakaret davası açtı. İki tane; hem ceza, hem manevi tazminat. Paniğe kapıldığı anlaşılıyordu. FETÖ tasfiye edilmiş, ama Caner Akın, en başta müdür Suat Arıkan tarafından korunmuş, Saray’ın radarına takılmaması için de, bilinçli biçimde, Saraydan Kız Kaçırma Osmanlıca oynatılmakla kalınmamış, siyasal anlamlarını yazı dizisinde verdiğim, 16. yüzyılda geçen olay, 20. yüzyılın başına taşınmıştı.


Rejisörlük ile “siyasal” olanın ilişkisi daha mı belirgindir?


Tabii, tabii. Bir opera yapıtında “siyasal” olan, vokal yorumda değil, sahnelemede, plastik yorumda ortaya çıkar. Elbette, librettonun yönlendirmesi göz ardı edilmeksizin. Önemli ideolojik/siyasal tartışmalara yol açmış olan yorumlar, dikkat ederseniz, çoğunlukla reji kaynaklıdır.


Caner Akın’ın bu çerçevede rejisörlüğe yönelmesi, kendisi açısından mantıklıydı; hem solistlik kariyerinde daha ilerisinin olmadığını anlamış, hem de, çok daha önemlisi, solist kalarak büyük başarı elde etme olanağı bulamayacağı için, FETÖ-İsrail gölgesinden kurtulabilmenin en kestirme yolunun, rejisörlüğe sıçrayıp, dönemin siyasal koordinatlarına uygun yapıtlar sahnelemek olduğunu kavramıştı. Ya da birileri bu yönde akıl vermişti. Saraydan Kız Kaçırma’nın önemi burada; operanın tarihsel dönemi, dili ve simgesel derinliği üzerinde o derece zorlamalarda bulunulmuştu ki, sonuçta, özgün olan ile ilişkisi kalmamış ama İslamcı iktidarın zihniyetine bütünüyle uygun bir garabet ortaya çıkmıştı. İşte, rejisörlüğün böyle bir hareket alanı yaratabileceğini test edince de, mutlaka o yönde ilerleyip, İslamcıların desteğini alarak yükselebileceğini düşündü.


İDOB’a başrejisör yapılmasının siyasal bir anlamı olduğunu mu söylemek istiyorsunuz?


Evet. Saraydan Kız Kaçırma ile FETÖ-İsrail kepazeliğini affettirip, aynı zamanda, İslamcılar için neleri göze alabileceği mesajını verdikten bir süre sonra, iki ticari ortağından biri olan Tan Sağtürk DOB genel müdürü, diğeri Caner Akgün ise İDOB müdürü yapıldı. Bunu da İDOB başrejisörü koltuğuna oturttular. İlginç ve şaşırtıcı olan, bu sırada İsrail’in Gazze katliamına başlamış olmasıydı. Caner Akın’a ödül gibi bir atamaydı. Zaten o da bunu anlamış olacak ki, ilk olarak, yıllar önce Tel-Aviv’de rol aldığı Alayın Kızı operasını sahneye koymaya kalktı. İsrail rüzgârı, fütursuzluğunu kanatlandırmıştı.


Çelişik bir durum değil mi?


Pek sayılmaz. İslamcılar için FETÖ meselesi kılçıktı ama, İsrail için aynı şey söylenebilir mi? Unutmayın, en yetkili resmi ağızlardan “Katil Siyonistler!” naraları atılırken, İsrail ile ticari ilişkiler tıkır tıkır yürüyordu. Sonunda kendi tabanları bile isyan etti de zorunlu birkaç adım attılar. Öte yandan, İslamcılar için önemli olan, kendi projelerine sorgusuz sualsiz hizmet edecek insanları bulmaktır. Bunların geçmiş çamaşırları ne kadar kirliyse, İslamcılar için o kadar kullanışlı olurlar. Tan Sağtürk de FETÖ’nün kucağındaydı. Ayrıntılarını yazmıştım.


Caner Akın davası nasıl seyretti?


2024 Kasım’ında başrejisör yapılmadan önce, Ocak ayında, Mimar Sinan’da yüksek lisans tezi verdiğini ve tezin kabul edildiğini öğrendim. Daha da şaşırdım. Benim görebildiğim kadarıyla, bir sayfalık mektubu bile doğru dürüst yazmaktan aciz birinin, akademik bir tez yazması olanaksızdı. Hemen okudum. Tek kelimeyle pespayeydi. Peki, böyle bir tez nasıl kabul edilebilmişti? Anlaşılan, yine o gizli el, oturaklı torpil devredeydi.


Hem DOB’da olup biteni, hem de bu tezin ayrıntılı bir eleştirisini yazdım. Neredeyse satır satır.


İki dava da bu yazı için açtı; biri ceza, diğeri manevi tazminat.


Açmış olduğu dört davanın üçünü kaybetti (2022/990 E., 2023/319 K. sayılı ceza ile 2024/388 E., 2026/114 K. sayılı birleştirilmiş manevi tazminat davaları). Sonuncusunun da basit yargılamasını kazandım, ancak karara itirazı yanlış yere yaptığı için, biraz daha bekleyeceğiz. Savunma dilekçelerimin eki olarak, başta İsrail’deki temsilin video görüntüleri, İsrail askeri üniformasının görselleri, Akın’a ait görüntülü ve yazılı söyleşi örnekleri olmak üzere bir dizi kanıt-belge sundum. Bunların hiçbiri çürütülemedi.


Bu davaları gerçekten önemli buluyor musunuz?


Şu anlamda evet; Caner Akın Opera’da ne sanatsal ne de yönetimsel olarak ciddi ağırlık taşıyabilecek, belirleyicilik sağlayabilecek biri. O yetenek ve kişiliğe sahip değil. Bu açıdan bakıldığında, bu davaların gerçekten de önemi yoktur. Ancak dava konuları FETÖ, İsrail, işbirlikçilik yolunda özgün yapıtları tahrif etme, akademik liyakatsizlik olup, davaların açılma nedeni, bu konuları görünmez kılmaya yönelik bir iradenin varlığıysa, o zaman işin rengi değişiyor. Konu, ülke siyasetinin yüksek sanata nasıl yansıdığına dönüşüyor. Bu açıdan, davaların önemi büyük.


Davalardan çıkan kararları, siyasal açıdan nasıl değerlendirmek gerek?


Gerekçeli kararlardan yola çıkarak, üç başlıkta toplayabilirim:


a) Caner Akın’ın, Saraydan Kız Kaçırma operasını sahneleme biçimi ve içeriğine yönelik müdahalesinin, İslamcı iktidarın ideolojisi doğrultusunda kotarıldığı savımın, maddi gerçekle bağdaşmayıp, doğrudan hakaret niteliği taşıdığı suçlaması reddedilmiştir. Böylece, siyasal bir müdahalenin varlığı dolaylı olarak doğrulanmıştır. Akın için kullandığım siyasal içerikli “Saray lastiği” ifadesi, haklı ve meşru bir temele oturmuştur.


b) Caner Akın’ın, ulusal ve kurumsal haysiyet ve çıkarları hiçe sayarak, FETÖ’nün izinde, İsrail desteği peşinde, asla kabul edilemeyecek bir dönemde, Tel-Aviv’de, üstelik İsrail askeri üniformasıyla sahneye çıkmayı kabul ettiği; ülke içinde FETÖ’nün desteğini alıp, liyakatsiz biçimde, basamakları hızlıca çıktığına yönelik güçlü izlenim doğuracak ipuçlarının varlığı; İsrail’in Gazze üzerinden önemli bir saldırı başlattığı dönemde, ödüllendirilerek başrejisör yapıldığına yönelik savlarımın, maddi gerçeklerle bağdaşmayan, doğrudan hakaret içerikli olduğu suçlaması reddedilmiştir. Dolayısıyla, öne sürülen savların doğruluğu, dolaylı yoldan kabul edilmiştir.


c) Caner Akın’ın rejisörlük yeteneği olmayıp, o makama siyasal torpil ve ekonomik çıkar ortaklığı temelinde oturtulmasının yanı sıra, hiçbir biçimde akademik nitelik taşımayan, “laubali, pespaye, yanlışlarla dolu cehalet örneği karalama” sayılması gereken yüksek lisans tezinin ancak torpille kabul edilebilir olduğu savımın, maddi gerçeklerle bağdaşmayan, doğrudan hakaret içeriği taşıdığı suçlaması reddedilmiştir. Yani, rejisörlüğünün de, tezinin de liyakat ölçütleri dışında, torpil ve çıkar ilişkilerinin sonucu olduğu, dolaylı biçimde kabul görmüştür.


Yani, artık Caner Akın ile ilgili ileri sürdüğüm görüş ve değerlendirmelerin hiçbiri suç kapsamında değildir ve maddi gerçekleri yansıtmaktadır. Bu da, Opera’nın siyasal nedenlerle, nasıl bir anafora sürüklenip, liyakatsiz kişilerin eline geçmiş bulunduğunun açık ve resmi kanıtlarındandır.


Sanatsal olmaktan çok siyasal içerik taşıdığını vurguladığınız Caner Akın’ın rejisörlük macerası devam ediyor mu?


Etmez mi! İslamcılar adım adım hedeflerine ilerliyorlar. Bu kurumları büyük oranda içeriden çürüttüler. Ne etik, ne bilgi, ne de görgü bıraktılar; öyle insanları yönetim koltuklarına oturttular ki, her işi yapmaya razılar. Son dönemece girdik. Önümüzdeki seçimde tekrar kazanmaları durumunda, yasal mevzuatı değiştirip, bu kurumların Laik Cumhuriyet ile kültürel bağını bütünüyle kopartacaklar. Hazırlıklara başladılar bile. Cemi’i Can Deliorman’ın Güzel Sanatlar Genel Müdür Yardımcısı yapılma nedeni yalnızca budur. Kabine değişikliğinden sonra, izleyecek atamaları birlikte göreceğiz.


Caner Akın, bu süreçte, İslamcıların gözüne girip, daha yukarılara tırmanabilmek, A kadrosunda yer almak için büyük çaba harcıyor. Reji yeteneği olmadığı için, bol danslı, hologramlı, müzikal formatlı, sanatsal anlamda ucuz işlere İslami imgeler kaynatarak, İslamcıların dikkatini çekmeye çalışıyor. Bunun en son örneği Gılgameş oldu. Dünyanın parası harcanıp, hologram desenleri ve danslarla boğulmuş, abur cubur görgüsüzlüğü kıskacında sözde reji. Zaten amaç, sona yerleştirilmiş olan semazen figürünü ve birkaç tasavvufi cümleyi İslamcıların gözüne, kulağına sokabilmek.



İşe yaramış görünüyor; sanırım bu ayın 28’inde, İskender Pala’nın librettosunu yazdığı Edusa adlı operanın prömiyeri yapılacak. Rejisör Caner Akın. İDOB yönetimi sallantıda olduğu için, bir süredir İslamcı destek peşine düşmüştü. İskender Pala’nın kim olduğunu biliyorsunuz. İslamcı cephenin kültürel güllelerinden. Üstelik Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Politikaları Kurulu üyesi. Yani, Saray’a ön kapıdan giriyor. Opera librettosu yazarlığının üst kültür liginde olma göstergelerinden sayıldığına inandığı için, mutlaka opera ile ilişkilenmek arzusundaydı.


İDOB yönetimi ve Caner Akın İslamcı destek arayışında, İslamcı Pala opera üzerinden Batı standartlı saygınlık peşinde. Topladığınız zaman Edusa’yı buluyorsunuz. İşin siyasal ayağı böyle.


Benim merak ettiğim etik boyuta gelince;


Tabii, bu, yalnızca İskender Pala için geçerli. İDOB’un her iki Caner’inin de etik ile falan herhangi bir ilişkisi zaten söz konusu değil.


İskender Pala, İsrail katliamlarının bildiğimiz boyutlara ulaşmış olduğu bir dönemde, adının, İsrailciliği mahkeme kararıyla sabit Caner Akın gibi biriyle aynı afişte yer almasını nasıl kabul etti?


İki seçenek var:


a) Caner Akın, Opera’nın önemlilerinden olmadığı için, tanımıyordu. Kim olduğunu bilseydi, onun rejisörlüğünü böyle bir dönemde etik olarak kabul etmezdi.


b) Kim olduğunu biliyordu. Ama İslamcı siyasetin, “laf başka, iş başka” düsturuna uymayı yeğleyip, etik çıtayı yükseğe koymayı istemedi.


Umalım ki, ilki doğru olsun.


Son olarak, başta İDOB olmak üzere, DOB’un önümüzdeki dönemine yönelik birkaç cümleniz var mı?


Anımsıyor musunuz? Tan Sağtürk genel müdürlüğe getirildiğinde, muhalif basın dahil, müthiş bir köpürtme kampanyası yapılmıştı. Tan Sağtürk’ün bu kurumu neden yönetemeyeceğini, İslamcıların onu getirme nedenlerini uzun uzun yazmıştım. Sonunda, onlar bile pes etti ve görevden alındı. Getirdiği ekip birer ikişer döküldü. İstanbul’un başına koydukları, ticari olarak da en çok bağlı olduklarıydı. Büyük umutlar, medyatik pompalar, helmeli övgüler…


Ne mi oldu?


Şu fıkrayla bitirelim:


Adamın birine bir yerde çayla konyak ikram etmişler. Pek beğenmiş. Karısına tarif edip, "Hanım, buna punç derler, ne zaman istersem yaparsın” demiş. Günün birinde istemiş. Bakmış, karısının getirdiği nesnenin rengi bir tuhaf. Bir yudum almış, içilecek gibi değil. “Hanım” demiş, “bu ne biçim punç?!” Karısı, “Bey” demiş, “evde çay yoktu, kahve yaptım; konyak yoktu, rakı koydum.”

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 
 

Yorumlar


bottom of page