top of page
Pink Poppy Flowers

Neoliberal bir tür: Dünya müziği (3)


ÖMER SAVAŞKAN


Kemal Okuyan’ın yazısında onaylanabilecek nadir doğrulardan biri, “dünya müziği”nin (world music), neoliberal kültürün bir unsuru olduğu saptamasıdır. Ancak aradan geçen zaman içinde bu düşüncesini gözden geçirmiş olmalı; Gülcan Altan kendini “dünya müziği” yapan biri olarak tanımlamasına karşın, bu partinin resmi müzikal figürü olabildiğine göre.


2016 Temmuz’unda, TRT Müzik’te, yaptığı müziği sınıflandıramadığını, zaten “müziğin de sınıflandırılamayacağını”, bu nedenle, yaptığını “dünya müziği” olarak adlandırdığını belirtiyor:


“Dünya müziği yapıyorum. Tabii ki, içinde ciddi bir etnik kimlik barındırıyor. İçinde caz da var, popa da kayan, güncel melodilere kayan çizgi de var. Dünya müziği diyebiliriz.”


Sözünü ettiği “etnik kimlik”, özellikle, kendi etnik kökenine güçlü vurgu yaparak öne çıkardığı Çerkes müziği oluyor. 2011’de Gunef adıyla çıkardığı, tamamı Adigece-Abhazca şarkılardan oluşan albüm, beklenebileceği üzere, hemen yandaş medyanın ilgisini çekiyor. Kasım 2011’de, TRT, TGRT ve a Haber’e çıkıyor.


TGRT’nin, Ceyda Tuna’yla Hafta Sonu adlı programında, etnik kültürlere özel ilgisinden, Türkiye’deki etnik dillerle ilgili bir albümün dışında, eğitimini almış olduğunu belirttiği alaturka alanında da bir albüm projesi bulunduğunu söylüyor. Ve ekliyor:


“Yeni neslin kafaları çok açık. Tek tip müzik dinlemiyorlar, neyse ki. Dünya müziğine katkıları çok olacak. Yeni nesle çok güveniyorum.”


Yeni Türkçe albümünü ise, “az söz, çok doğaçlama, biraz Türk müziği baharatlı bir şeyler, biraz caza kaydırabilirim, bu sıra çok caz dinliyorum. Stüdyoda, hiç planlamadığım, o an çıkan şeyler oluyor. Çerkesçe albümde üç şarkı doğaçlama oldu.” biçiminde tanımlıyor.  


Ramazan bayramını kutlayıp, “hayırla” geçmesini diledikten sonra, “Allah kabul etsin” temennisini müteakip, konserlerine Ramazan bitiminde, eylülde başlayacağını belirtiyor.


A Haber’in, Uykusuz Her Gece adlı programında, dünya müziği/etnik müzik söylemesinin yanı sıra, “klasik Türk musikisi” eğitimi aldığını, Münir Nurettin Selçuk şarkılarından bir albüm yapmayı çok istediğini vurguluyor.


TRT Okul’da ise daha da vurgulu ifadeler, görsel unsurlar var:


“Dünya müzisyeniyim… Köklerime bağlıyım; Çerkes âdetlerine göre büyüdüm. Müzikal kimliğimde etkileri var. Kişiliğimde de.” dedikten sonra, “azınlıkta kalan”, çok konuşulmayan dillerin ilgisini çektiğini, üniversitelerde “etnik müzik” kürsülerinin açılabilmesi için çalışacağını söylüyor.


Ardından, Osmanlı’dan miras, “hâlâ tam olarak ortaya çıkmamış” olan, alaturka makamların “müzikle tedavi”de kullanılması konusunda yurt dışında doktora yapmayı düşündüğünü dile getiriyor. Bu düşüncesinin yalnızca o yıllara ait, alaturka üzerinden kendine müzik dünyasında yer açma amaçlı siyasal bir değerlendirme olduğu düşünülmemeli; 17 Kasım 2020’de, TKP üyesi olarak şunları söyleyebiliyor: “Müzikle tedavi asırlar öncesinde hep vardı… Videoda nihavend makamında mini bir peşrevin bir bölümünü dinliyorsunuz… Bu makamın kan dolaşımına iyi geldiği bildirilmiş. Karın ve bacak ağrılarının tedavisinde kullanılırmış.” 16 Temmuz 2021’de ise soL TV’deki Boyun Eğmeyen Şarkılar programında (“Müzik ve Terapi İlişkisi”), Osmanlı darüşşifalarını överek, hangi alaturka makamın hangi hastalıkları tedavi için kullanıldığını tek tek anlatıyor. Osmanlı’da “bu konuda çok güzel şeyler” yapıldığını, “Avrupa’da ise ciddi bir şeyler” bulunmadığını, Osmanlı’daki tedavi başarısının doğrudan “makamlar” ile ilişkili olduğunu, çünkü “çok zengin bir müzik”i yansıttıklarını, makamların kullanılmasıyla, hastalıkların “şifasının da bulunduğu”nu söylüyor. Aynı programda, 2005-2006’da yapılan bir araştırmada, Rehavi makamının doğum sırasında dinletilmesinin, sancıyı %92,5 oranında azalttığı, onkolojik tedavilerde ise %76,6 oranında olumlu sonuçlar doğurduğu, her yerde uygulanması gerektiği söyleniyor. Bu araştırmaları, iki sağcı yapı, Gazi Üniversitesi ile TÜMATA (Türk Musıkisini Araştırma ve Tanıtma Grubu) yapmış.


Bu TÜMATA 1976’da, Rahmi Oruç Güvenç (1948-2017) adlı bir sufi müzisyen tarafından kuruluyor. I. MC hükümetinin, Laik Cumhuriyet’in “Müzik Devrimi”nin temel ilkesini çiğneyerek, İstanbul Türk Musikisi Devlet Konservatuarı ile İstanbul Devlet Klasik Türk Müziği Korosu’nu kurdurduğu dönem. Kolayca öngörülebileceği gibi, liberal/sağ cenahın desteğiyle, 12 Eylül’den sonra hızla etkinleşiyor, 90’larda yurtdışı bağlantılar kurumsallaşıyor; İslamcı sermaye Avusturya Rosenau'da müzik terapisti yetiştiren bir okul açıyor. Bu okulun ilk mezunları 1995 yılı Ekim ayında Edirne'deki Sultan 2. Bayezid Şifahanesi'nde verdikleri Türk musikisi konseriyle diplomalarını alıyorlar. İşte, Gülcan Altan’ın, 2011 Kasım’ında TRT Okul’da dile getirdiği, “yurt dışında, müzikle tedavide doktora yapma” projesi, TÜMATA çevresiyle yakınlığının sonucu. 2021’de, soL TV’de, bu çevrenin neoliberal kültür koordinatlarıyla birebir örtüşen, akıl dışı, güçlü Osmanlı propagandası içerikli araştırmalarına göndermede bulunarak, o ilişkiyi sürdürdüğünü de göstermiş oluyor. Zaten bunların yaptıklarını, “çok çok önemli” bulup, teşekkür ediyor. Hemen ardından da, Batı’da, bebeklere Mozart dinletmenin zekâ düzeyini yükselttiğine yönelik savların geçersizliğine işaret ediyor.


Şaşırtıcı değil;


Demek ki, Osmanlı “medeniyeti” ve alaturkanın zenginliğinin açık kanıtlarından biriyle daha karşı karşıyayız: Mozart zekâ yükseltmiyor, buna karşın, makam tıbbi tedavi sağlıyor. İTÜ-TMDK’nın geri/gerici eğitiminin doğal yansısı olan bu garabetin, TKP’nin televizyonunda yer alabiliyor oluşu, bu çevrenin gerçek ideolojik kimliği açısından yeterince açıklayıcı etmenlerden sayılmaz mı?


TRT Okul’daki programda, Altan’ın, taktığı yüzük ve küpelerin, Çerkeslerin, kendisinin de üyesi bulunduğu Taymaz sülalesinin damgasını taşıdığını, bunun gurur verici olduğunu söylediğini de belirtelim.


2011 Ağustos’unun ikinci haftasında, yandaş Star gazetesine verdiği söyleşide ise alaturkanın, dünya müziği/etnik müzik ve caz bağlamında önemine özellikle işaret ediyor:


Müzikal hayatıma başladığım zaman tek tip müzikle ilgilenmedim. O yüzden klasik Türk müziği konservatuarına gittim. Etnik bir müzik olduğu için. Batı müziğiyle ilgilenmedim… Klasik Türk müziği konservatuarını okumam çok önemli ve doğru bir tercih oldu diye düşünüyorum. Selahattin İçli, Nevzat  Atlığ, Necdet Varol, Cüneyd  Orhan gibi çok önemli hocalara denk geldim. Klasik kemençe çalıyorum bu arada. Türk müziğini teorik olarak öğrenebiliyorsunuz ama esasında usta çırak ilişkisiyle, meşk usulüyle öğreniliyor. Sahnede bir Türk müziği bölümü var; Münir Nureddin Selçuk’tan başlayarak Türk müziğine yer veriyorum. Keyfim gelirse sahnede klasik kemençe çalıyorum. Türk müziğini öğrenmemim bana çok faydası oldu. Bir kere başka müziklerle karşılaştırabiliyor aralarındaki farkı daha rahat analiz edebiliyorum… Caz Türk müziği gibi şarkılardan oluşan bir albüm hazırlıyorum… Bir caz  altyapının içerisinde klasik kemençeyle bir makamı dolaştığınızda hemen havanız değişiyor. Araya Türk müziği enstrümanları girince, parçanın ilk melodisi yaylı tamburla çalındığında iş değişiyor. O yüzden bizim klasik Türk müziği enstrüman ve makamlarının çok büyük şansı var.”


Ardından, müzikte tarihsel belleği silmeye yönelik tipik neoliberal tutum olan, “tür” kavramı ve “sınıflandırma”ya karşı “melez”liği savunuyor:


“Klasik Türk müziğini, cazı, pop müzikleri tek başına uzun süre dinleyemiyorsunuz. Ama bunlar iç içe geçtiğinde daha geniş soluklu bir müzik çıkıyor ortaya.”


Etnik müzik onun için çok işlevli bir maymuncuk; her kapıyı açıyor. O kadar ki, yukarıdaki alıntıda görüldüğü gibi, alaturkayı da “etnik müzik” kategorisinde değerlendirdiği için “klasik Türk müziği konservatuarına” gittiğini belirtiyor. Doğal olarak da, etnik müziği, “milliyetçi” yaklaşımın ötesinde, çok daha kapsayıcı bir ideolojik aparat olarak gördüğü anlaşılıyor:


“Bunu yapışımda milli bir şey yok. Bütün etnik müziklere buna baktığım gibi bakıyorum. Laz müziğine de aynı duyguyla bakıyorum. Megrelce, Süryanice söylediğimde de onları düşünüyorum. Kendi müziğim olduğu için ilk bu albümle başladım.”


Böylece, Laik Cumhuriyet’e yönelik İslamcı neoliberal saldırının Ergenekon/Balyoz üzerinden zafere yöneldiği bir dönemde, o kültür normlarının en önemli üçünü, liberal sol çevrelerle birlikte benimsemiş oluyor:


1) “Ulus devlet” kavramına karşı, “azınlık” vurgulu, çoketnili/çokkültürlü yapı algısı. Bunun müzikal yansısı olarak “etnik müzik” ve “füzyon” estetiği. 


2) Halk müziği temelli “ulusallık” kavramına karşı, alaturka temelli, sınırları genişletilmiş, geçişken kılınmış bir “millilik” kavramı.


3) Yüksek sanat “klasik müzik”e karşı, hiçbir türü dışlamayan, her tür ile kolayca ilişkilenebilen “caz” müziği.


İşte, Gülcan Altan liberal TKP’ye bu liberal bagajla geliyor. Doğal örtüşme; organik buluşma oluyor.


Dünya müziği/etnik müzik: Siyasal tuzak


Bu müzik türü asla yalnızca müzik değildir. Mutlaka siyasal bir güdü, itim ile ortaya çıkar. Varlıkları ve meşrulukları yüzyıllara yayılan müziklerin, birdenbire “etnik müzik” ya da “dünya müziği” adıyla pazarlanır hale gelişinin arkasındaki neoliberal globalizasyon yeterince biliniyor. Tipik bir emperyalist projedir. Amacı da bellidir: Tarihsel belleğin çok önemli bir kategorisini oluşturan “ulus devlet” anlam alanının meşruluğunu daraltmak.


Gülcan Altan ve Çerkes diasporası üzerinden gidildiğinde, bu bağlamda, ilginç siyasal verilere ulaşmak olası:


1) Türkiye’deki Çerkes kökenli topluluk, ağırlıklı biçimde, siyasal yelpazenin merkez ve sağ kanadında yer alır. Bunun tarihsel nedenleri vardır. Rusların Kuzey Kafkasya’daki feodal/geri yapılanmaya müdahale edişleri sonrasında, soy/boy/sülale yapısındaki Çerkes nüfusun bir bölümü, 1864-1867 tarihleri arasında Osmanlı’ya göç etmiş, belirli bölgelere yerleştirilmiştir. Rus/Rusya karşıtlıkları esas alınarak, savaşçı yetenekleri ve sünni-hanefi koyuluklarıyla birlikte, saraya yakın tutulmuşlardır. Osmanlı bütünüyle yıkılana kadar da, büyük ölçüde, hilafet ve saltanata bağlı kalmışlardır. Ethem gibi, sola yakın olup, ilk başlarda Kurtuluş Savaşı’nı destekleyenler görece azınlıktadır. Ancak, bu grubun da sonrasındaki olumsuz tutumu biliniyor.


Cumhuriyet’e aktarılan Çerkes nüfusun kültürel koordinatlarını, neoliberal yıllara kadar iki önemli vektör belirlemiştir: Rus/Rusya karşıtlığının temellendirdiği antikomünizm/antisovyetizm ve bunun uzantısı olarak Müslüman kimliği. Çerkeslerin Osmanlı sarayına yakınlıkları ve Ethem olayına rağmen, Cumhuriyet döneminde sorun yaşamamalarının en önemli nedeni, işte bu antikomünist/antisovyetik konumlarıdır. İkinci Dünya Savaşı sırasında, Nazilerin Sovyetler’e yönelik saldırıları öncesinde, Kuzey Kafkasya planları dahilinde, başta Ethem olmak üzere, Ortadoğu’daki Çerkes gruplarla bazı görüşmelerde bulundukları da sır değil. Türkiye çok partili yaşama geçip, dış politikada Sovyet düşmanlığı çizgisine oturduktan sonra, Çerkeslerin değer ve işlevselliği daha da artmış, 1950’lerde, başta MİT olmak üzere, istihbarat ve güvenlik birimlerinde etkili konum ve niceliğe ulaşmışlardır.


Dolayısıyla, tarihsel TKP’ye iltifat etmedikleri gibi, birkaç istisna dışında, sosyalist sola da mesafeli durmuşlar, ancak 1970’lerde antikomünizm/antisovyetizmin silahlı paramiliter gücü MHP içinde hatırı sayılır ölçüde temsil edilmişlerdir. Osmanlı döneminde yerleştirildikleri bölgelerden biri olan Kayseri-Uzunyayla’ya göndermede bulunan, “Kayseri ovası bozkurtların yuvası”, o yılların milliyetçi sloganlarındandır.


2) 2011 yılına gelindiğinde, Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir Çerkes mitingine tanık olunacaktır. 12 Mart günü, aynı yıl kurulmuş olan Çerkes Halkları İnisiyatifi (ÇHİ) adlı yapılanma, Ankara’da düzenlediği mitingde, etnik azınlıklara tanınan hakların başında gelen anadilde eğitim ve radyo televizyon yayını hakkı” talep etmiştir. Aynı siyasal içerikte ikinci miting, 17 Nisan’da, bu kez İstanbul’da yapılır. ÇHİ’yi oluşturan ekibin üyelerinden biri de Gülcan Altan’dır. Grubun İstanbul-Fıccın Restoran’daki basın toplantısında da yer alacaktır. İstanbul mitingine, DEP Milletvekili Mahmut Alınak da Çerkes bayrağıyla katılacak, mitingden bir gün önce, “Yarın hepimiz Çerkesiz” diyecektir.


Gülcan Altan’ın Adigece-Abhazca olan albümü Gunef’in bu yıl çıktığını anımsatalım.


3) 2012’de, İslamcıların “açılım” yelpazesine Çerkesler de katılır. 25-26 Şubat’ta, yine ÇHİ’nin düzenlediği, “Demokratik Açılım Sürecinde Çerkesler” çalıştayı yapılır. ÇHİ sözcüsü Kenan Kaplan açılışta şunları söyler:


Devleti yönetenlerin, siyasi partilerin, kurumların, aydınların ve Türkiye halklarının şunu bilmesini isteriz ki; eğer biz Çerkesler, dilimizden, kültürümüzden, etnik kimliğimizden, inancımızdan vazgeçecek olsaydık, nesiller boyu Ruslarla savaşmaz, dolayısıyla soykırım ve sürgüne uğramaz, anavatanımızı terk etmek zorunda kalmazdık. Bu nedenledir ki, kimse çerkeslerin gönüllü olarak asimile olmayı kabul edeceklerini aklından geçirmemelidir.” (kafkasevi.com, 27 Şubat 2012)


Sonuç bildirgesinde, Türkiye’de Çerkeslerin, tüm diğer etnik kesimler gibi devletin soy-din-kültür alanında tek tipleştirme politikalarına maruz” kaldıkları, “asimilasyon politikaları, baskı, kentleşme gibi faktörler nedeniyle ana dillerini tamamen yitirme tehlikesiyle karşı karşıya” bulundukları belirtildikten sonra, devletten şu isteklerde bulunulmaktadır:


Azınlık tanımının yeniden yapılarak, Çerkeslerin azınlık sayılmaları ve azınlık haklarından yararlandırılmaları; ana dillerinin ilköğretimden itibaren okullarda seçmeli ders olarak okutulması; 7 gün 24 saat yayın yapan Çerkes televizyonu ve radyosunun faaliyete geçirilmesi; kendi sanatlarını, edebiyatlarını, kültürlerini geliştirip üretebilecekleri kültür merkezleri kurulması; değiştirilen soyadları ve köy adlarının geri verilmesi; resmi tarih anlayışının aşağılayıcı, yanlış ve amaçlı yorumlarının tarih kitaplarından çıkartılması ve çocuklarına kendi tarihlerinin de öğretilmesi.


Burada resmi tarih anlayışının “aşağılayıcı, yanlış ve amaçlı yorumları”ndan kastın, Kurtuluş Savaşı sırasında saray yanlısı isyanın önemli Çerkes figürü Anzavur ve başka bir bağlamda, isyan ederek Yunan güçlerine sığınan Ethem’e “hain” denmesidir.


Bu çalıştaya katılıp, bildirgenin hazırlanmasına katkıda bulunanların tamamı İslamcı, liberal, liberal sol ve FETÖ’cülerden oluşuyor: Doğu Ergil, Ufuk Uras, Osman Can, Ferhat Kentel, Abdurrahman Dilipak, Orhan Miroğlu, Fuat Dündar, Emre Aköz, Gülay Göktürk, Yavuz Baydar, Süleyman Soylu, Rojin, Sırrı Süreyya Önder, Fuat Uğur, Azize Sibel Gönül (AKP Milletvekili) vb. 


Çalıştay sonrasında, ÇHİ sözcüsü Kenan Kaplan, önce Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ı ziyaret edip, kendisini çalıştay hakkında bilgilendiriyor ve bildirgeyi veriyor. İsrail'de yaşayan 5 bin Çerkes'e uygulanan pozitif ayırımcılık sonucu tamamının dillerini konuşup, okuyup yazma bildiğini, buna karşılık Türkiye'de bulunan 5-6 milyon Çerkes'in içinde 3-5 bin okur yazar düzeyinde Çerkesce bilen çıkmayacağını” dile getiriyor. Arınç çok sıcak karşılıyor, taleplerle yakından ilgileneceğini, başbakana bizzat ileteceğini söylüyor. AKP Grup Başkan Vekili Mustafa Elitaş da çok olumlu yaklaşıyor, dosya içeriğini AKP grubuyla paylaşacağını, “sivil toplum yapılarının Türkiye'nin değişim sürecine böyle olumlu katkılarda bulunmasının kendilerini memnun ettiğini” belirtiyor. Tayyip Erdoğan'ın Danışmanı Akif Gülle ise sunulan dosyayı başbakana bizzat ileteceğinden emin olunmasını isteyerek, ÇHİ'ye çalışmalarında başarılar diliyor.


Ancak CHP’ye yapılan ziyaret hiç de olumlu geçmiyor. Grup Başkan Vekili Muharrem İnce “ulus devlet” konusundaki hassasiyetlerini anımsatıp, çalıştaya “katılanların tamamının Cumhuriyet karşıtı” olduğunu söyleyince, ÇHİ sözcüsü şu yanıtı veriyor:


“Halk mutlu değilse ulus devlet yapısını korumak niçin şart olsun? Vatandaşlık tanımı değiştirilir, devlet de demokratikleşirse sorun hallolur. Sorunumuzu çözmüyorsa niçin ulus devlet yapısında ısrar edelim?” (agos.com.tr, 26 Mart 2012)


Ardından da, İsrail’i örnek veriyor:


“İsrail'de herkes anadilinde eğitim alabiliyor.” (a.g.y.)


Çalıştayın birinci günü akşam yemeğinden sonra, Gülcan Altan misafirlere Çerkes ezgilerinden oluşan bir konser veriyor.


3) Çerkes hareketliliğinin 2011’den itibaren görünür olmasının altında iki ana neden yatıyor:


*İslamcıların neoliberal normlara uygun olarak, Laik Cumhuriyet’e “ulus devlet” kavramı üzerinden yüklenmeleri ve bunu da “açılım” süreci ile “Ergenekon/Balyoz” koşutluğunda götürmeleri.


*Gürcistan’ın, ABD ve AB vekâletiyle izlediği Rusya karşıtı siyasetin uzantısı olarak, Kafkasya’daki Rus etkisini kırmak amacıyla, 1864 Çerkes göçünü, “Çerkes soykırımı” biçiminde resmen kabul edişi.


Tarihsel gerçeklerle ilgisi bulunmayan “sürgün”e, bir de“soykırım” eklenmek istenmesi, yalnızca Rusya’yı kuşatma siyasetinin bir parçasıdır. Göç ile gelen Çerkeslerin kültürel genlerinde Rus/Rusya karşıtlığı olduğu için, bu formülü, “sürgün ve soykırım” biçiminde iştahla pazarlamaya başlamalarının önü iyice açılmış olur.


Ancak “soykırım” kavramının güçlü biçimde dolaşıma sokulması için, göçün 150. yılı olan 2014 beklenecektir.


4) Çerkes göçünün 150. yılı, aynı yıl Soçi’de yapılan kış olimpiyatlarına denk gelir. Çerkes topluluklar “No Sochi” kampanyası başlatarak, geleneksel Rusya düşmanlıklarını sergileme olanağı elde ederler. Bu süreçte, Kırım’ın Rusya’ya katılması ve Rusya’nın, bizim İslamcı iktidarın Suriye’de izlediği siyasetin karşı kutbunda yer alışı, Türk-Rus gerilimini arttırır. 24 Kasım 2015’te düşürülen Rus uçağı ile gerginlik doruğa çıkar.


Çerkesler bu ortamdan yararlanarak, “soykırım” savını kamuoyunda meşrulaştırmaya çalışırlar.


Bu kişilerden biri de Gülcan Altan’dır. O tarihten itibaren “soykırım”ı her yerde kullanmaya başlar. “Soykırım” için Çerkesce bir şiiri 150. yılda bestelemeye başlayıp, 2015’te, 151. yılda tamamlar: Çel’e Yegek’o (Okuyan Çocuk). 28 Mayıs 2015 tarihinde, TKP’nin haber portalı soL Haber’de şöyle tanıtılır:


Gülcan Altan’ın Çerkes sürgünü ve soykırımının 151. yılı için hazırladığı Çerkesçe şarkısı Okuyan Çocuk (Çel'e Yegek'o) yayımlandı.” 


Ne Sovyet literatüründe, ne de sonrasında, 1864’te yaşanan olay bırakın “soykırım” olarak adlandırılmayı, “sürgün” olarak bile nadiren tanımlanır. Yaşanan, trajik boyutu yüksek bir “göç” olayıdır. Oysa kendisine TKP adını veren örtülü antisovyetik bu çevre, Altan’ın doğal Rus/Rusya alerjisiyle örtüşen liberal yaklaşımıyla, Sovyet kaynaklarına başvurma gereği hissetmediği gibi, günümüz Rusya’sını da ABD benzeri emperyalist ülke olarak tanımlamaktadır. Dolayısıyla, Gülcan Altan ile bu çevre arasında ideolojik, siyasal örtüşme tamdır.


Yine soL Haber’in 21 Mayıs 2021 tarihli, Büyük Çerkes Sürgünü’nün 157. Yılı başlıklı haberinde, Altan’ın şu sözlerine yer verilir:


“Tarihin büyük soykırımlarından 21 Mayıs 1864 Çerkes Soykırım ve Sürgün gününün 157. yılında bu kadim kültürün sahibi olan halkın başına gelen bu acıyı unutmadığımızı ve halkların özgürlüğünü savunduğumuzu, bunun için mücadele ettiğimizi belirtmek isterim…”


5) “Sürgün ve soykırım” tanımlamasının Rusya karşıtlığını içeriyor oluşu, Batı’da meşru ve doğru kabul edilmesi için yeterlidir. 2014 Ukrayna krizi ve Kırım, Rusya’ya uygulanan yaptırımlar ve G8’den çıkarılması, NATO’nun Doğu Avrupa’daki yığınağının arttırılması, yeni bir Soğuk Savaş ortamı yaratır. Rusya aleyhine olan her şey Batı’da makbul ürüne dönüşür. Çerkes “sürgün ve soykırımı” da bunlardan biridir. Gülcan Altan fırsatı değerlendirecektir; 7 Nisan 2018’de Fransa’nın Metz kentinde, Saint-Maximin kilisesinde, Çerkesçe şarkılarla “sürgün ve soykırım”a dikkat çektikten sonra, ilahi sevgiyi de unutmaz; Rahip Robert Scholtus’un ilk sıradan izlediği konserde, Yunus Emre’den ilahi okur. 2011’den beri bu kilisenin başında bulunan Scholtus, inanç ile sanatın el ele olduğuna inanan bir rahiptir ve Saint-Maximin’de bu tür etkinliklere yer vermektedir.


“Türkiye ve Kafkasya’yı başımız dik temsil etmeye çalışacağız” diyen Gülcan Altan çok mutludur:


“En önde rahip Robert Scholtus sevgiyle dinledi. Çok mutlu oldu. Ortaya çıkan sadece sevgiydi, ilahi sevgi.”



Aynı kilise, aynı rahip, aynı içerikli repertuar; 25 Ocak 2020 ve 19 Mayıs 2023 tarihli ikinci ve üçüncü konserler… Rusya-Batı ilişkileri daha da gerginleşmiş, 2022 Ukrayna savaşıyla, silahlı boyuta evrilmiştir.


Tam bu sırada, 13 Mayıs 2023’te, Altan, Stuttgart Kuzey Kafkasya Kültür Derneği’nin davetlisi olarak, “soykırım ve sürgünü anlatacağız” dediği konser için Almanya’da sahneye çıkar. Altı gün sonra da Metz’de, Saint-Maximin kilisesinde olacaktır.


Gülcan Altan’ın “ilahi” sevgisi daha da ileri gider:


26 Şubat 2024; İspanya-Bilbao’daki Guggenheim Müzesi’nde, İslamcıların sinemadaki ağır topu Semih Kaptanoğlu’nun Bal filmi gösteriliyor. Maneviyat temelli filmin sonunda, Gülcan Altan sahneye çıkıp, Yunus Emre ilahisi okuyor: Gel gör beni aşk neyledi. Huşu içindeki Altan, “Müzik, dünyadaki en kutsal dildir” diyor. İlginç tasavvufi buluşma…


6) Gülcan Altan birçok kentteki Çerkes/Kafkas derneklerinin davetlerinde sahneye çıkıyor. Bunlardan biri dikkat çekici: Samsun Adige Kültür Derneği. 1 Ekim 2022’de, bu derneğin çağrılısı olarak Samsun’da konser veriyor.


Derneğin 21 Nisan 2025 tarihinde sosyal medya hesabında paylaştığı bildiride, Çeçenistan’daki Kadirov rejimi ağır bir dille eleştiriliyor ve Rusya “işgalci kolluk kuvveti” kabul ediliyor. Dahası, Rus işgali altındaki Çeçenistan halkı, bir dönem İtilaf devletlerinin esareti altında yaşamış olan İstanbul halkına benzetiliyor.


Sürgün ve soykırım, Rus/Rusya alerjisi ve Türkiye’de çiğnenen Çerkes azınlık hakları; Gülcan Altan’ın altın anlam üçgenini bunlar oluşturuyor.


Peki, diasporadaki Çerkeslerin çok mutlu ve huzurlu olduğu bir ülke yok mu?


Var; İsrail.


Gülcan Altan İsrail’i çok beğeniyor.


İsrail, Çerkesler, Gülcan Altan


Osmanlı sarayı Çerkes nüfusun bir bölümünü Ortadoğu’ya yerleştirmiştir. Bugünkü Suriye, İsrail, Ürdün coğrafyasına. Zaman içinde buradaki Çerkesler, Ürdün sarayının zabıtaları, İsrail coğrafyasında ise Yahudi çiftliklerin koruma görevlilerine dönüşeceklerdir. Bugün bile, ABD’nin müttefiki, gerici Ürdün krallığının güvenlik birimlerinde Çerkes unsur ağırlıklı konuma sahiptir. İsrail devleti kurulduktan sonra, buradaki Çerkesler ise siyonizmle organik ilişki kurmuşlar, Filistinlilere karşı İsrail’in Müslüman sopalarından birine dönüşmüşlerdir. Yani, Çerkesler İsrail’in sevgili kullarıdırlar. Sürgün ve soykırım/Rus-Rusya karşıtlığı/antikomünizm-antisovyetizm buradaki Çerkeslerin kültürel koordinatlarını oluşturur.


Bu bağlamda, Gülcan Altan’ın, 150. yılda, bir sinagogda Çerkes şarkılarından oluşan konser vermesi, eşyanın doğasına uygundur: 5 Mart 2014, Terziler Sinagogu-İstanbul.


Sonra vites büyür; 29 Eylül 2016’da, FETÖ darbe girişiminin ardındaki güçlerden biri olan İsrail’de, Kfar Kama ve Rehaniye Çerkes köylerinde konser verir. Oradaki çocukların anadil hâkimiyetlerine, İsrail devletinin Çerkeslere tanıdığı haklara hayran kalır.


2005 Aralık’ından beri çıkmakta olan Jineps gazetesinin sayfalarında, İsrail’deki Çerkeslerin durumunu öven, onlar üzerinden İsrail imgesini yumuşatmaya çalışan, Türkiye’deki Çerkesler nezdinde İsrail sempatisini arttırmaya yönelik haberler, söyleşiler, yazılar dikkat çekicidir.


İki örnekle yetinelim:




Bu arada, Gülcan Altan’ın etnik müzik/etnik azınlık sevgisine, doğal olarak, “anadil” tutkusu da eşlik eder. Bu yöneliminin siyasal içeriğinden haberdar olmasanız, neredeyse bir dilbilimcinin masum, içkin refleksiyle karşı karşıya bulunduğunuz duygusuna kapılmanız işten bile değil. Şubat 2018’de, Balıkesir’de, “Dünya Anadil Günü” konserine katılıp, Adigece, Abhazca, Süryanice, Lazca ve Yidişçe şarkılar söylüyor. 21 Şubat 2026 “Dünya Anadil Günü” için ise sosyal medyasında, 17 Şubat’ta şunları söylüyor:


“Türkiye’de 30’a yakın dil konuşuluyor. Bunların 18’i kaybolma tehlikesi altında. Ubıhça, Kapadokya Yunancası ve Mlahsô ne yazık ki artık ölü diller. Ladino, Şapsızca, Süryanice, Hemşince, Hertvince, Hertevince, Gagavuzca, Lazca ve Zazacanın Kırmançki lehçesi ve Abazaca tehlike altında… Dillerin okullarda öğretilmemesi, sosyal hayatta kullanılmaması, sürgün ve soykırım, emperyalizm yok olma nedenleridir.” 


Komünist etik mi, Süleyman Seba mı?


Süleyman Seba Beşiktaş’ın önemli başkanlarından biri. Gençliğinde bu takımda futbol da oynamış. O camianın sevdiği bir isim. Çerkes kökenli.


Oysa bir sosyalist/komünist için hiç de sevimli bir figür değil; uzun yıllar MİT’te çalışmış, oradan emekli olmuş biri. Yukarıda belirttiğimiz gibi, Türkiye’nin II. Dünya Savaşı sonrasında, dış politikada eksen değiştirip, Sovyet dostluğundan Sovyet düşmanlığına geçişiyle birlikte, özellikle 1950’lerde, başta MİT olmak üzere, güvenlik birimlerine antikomünist mayası sağlam, Rus/Rusya düşmanı unsurlar dolduruldu. Bunların başında Çerkesler geliyordu. İşte, 1956’da MİT’e alınıp, otuz yılı kadrolu, son on yılı sözleşmeli olarak, toplam kırk yıl bu kurumda çalışacak Süleyman Seba, o Çerkeslerden biridir.


MİT’in İstanbul Daire Başkanlığı bünyesinde bulunan “Kontr komünizm”, yani, komünizmle mücadele şubesinin önemli bir memuru olarak görev yapmıştır. Bir dizi baskına bizzat katılmış, sorgularda bulunmuştur. Avcıoğlu-Madanoğlu grubu içine yerleştirilen MİT ajanı Mahir Kaynak’ın uzun süre vaka subaylığını yapmıştır (Pınar Saraçoğlu, “Beşiktaş kongreye gidiyor…”, Odatv, 3 Aralık 1923). Komünistlere yönelik baskınlara bizzat katıldığı, Rıdvan Akar’ın Süleyman Seba’sında da yer alıyor (s. 36).


Dolayısıyla, kendine sosyalist veya komünist diyen birinin, herhangi bir biçimde, Süleyman Seba’ya sempati beslemesi, her şeyden önce etik değildir.


Peki, TKP üyesi olan Gülcan Altan, nasıl oluyor da Süleyman Seba’ya marş yazıyor. 2017 yılında, bir Çerkes şarkısı olan Salaman Xatsa (Kahraman Hatsa)’nın sözlerini Beşiktaş ve Süleyman Seba’ya uyarlıyor. Antikomünist istihbarat şefi, komünist partili biri tarafından “Kahraman Süleyman” yapılıyor.


Dinleyin:



Nasıl ki Kemal Okuyan için caz müziği her tür ideolojik, siyasal, estetik, duyarlılık/etik ölçütün üzerinde yer alan mutlak bir referanstır, Gülcan Altan için de Çerkeslik öyledir.


Yarın: Kemal Okuyan, arabesk, Gülcan Altan (4)



Yorumlar


bottom of page