top of page
Pink Poppy Flowers

Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası (CSO) arabesk bataklığında

Güncelleme tarihi: 12 Oca

CSO sanatçılarının Senfonik Arabesk konserinde yer almaları, Laik Cumhuriyet’in yüksek sanat kamu kurumlarındaki çürüme ve liyakatsizliğe güçlü bir örnektir. Bir de CSO’nun Mûsika-i Hümâyûn’laştırılmasına.



MELİS GÖNENÇ


Arabesk müzik, Laik Cumhuriyet tarihinin en yoz, en düşük düzeyli müzik türüdür. Geri bir estetik ile gerici bir içerik ve duyarlılığın taşıyıcısı olan alaturka müzikten kırma olduğu için, söz konusu yozluk ve düşük düzeyin güçlü bir siyasal yönü de vardır. Ülkedeki sol dalganın yükselmeye başladığı 60’larda piyasaya çıkışı, 70’ler sonunda neredeyse başat türe dönüşümü, 12 Eylül-Özal liberalizminin, önündeki engelleri bütünüyle ortadan kaldırışı, 90’lar neoliberalizmiyle, bu kez liberal sol nezdinde meşrulaşması ve nihayet İslamcıların devletin resmi müziği olarak ilan edip, kutsamaları… Bu öykü, müzik tarihi kadar, Türkiye’nin trajik siyasal tarihiyle de yakından ilgilidir. Başka bir yazının konusu.


Ancak akılda tutulması gereken üç temel gerçek şudur:


1) Arabesk, alaturka kırmasıdır.


2) Geri ve gerici bir estetik, içerik ve duyarlılığa sahiptir.


3) Laik Cumhuriyet’in müzik yaklaşımına bütünüyle ters, İslamcılar tarafından devletin resmi müziği olarak tescil edilmiş, en yoz türdür.


CSO İslamcılara kolay lokma oluyor


İslamcıların Laik Cumhuriyet’ten hiç hoşlanmadıkları, Saray ve hilafet rejimini yeğledikleri, gizlemeye gerek bile duymadıkları gerçeklerden. İktidara geldiklerinde, devlet yönetme deneyimleri yok düzeyindeydi. Laik Cumhuriyet’in taşıyıcı kolonlarına köktenci müdahalede bulunabilecek ne irade, ne de siyasal denge avantajına sahiptiler. Bu olanağı Ergenekon süreciyle (2007-2012) birlikte, kademeli biçimde elde ettiler. Sürecin sonunda, hemen, TÜSAK projesiyle, Laik Cumhuriyet’in yüksek sanat kurumlarını ortadan kaldırmaya yöneldiler. Sandıktan çıkan siyasal meşruluğun mutlaka tarihsel meşruluk anlamı taşımadığını kavramaları üzerine, TÜSAK’ı geri çekmek zorunda kaldılar. Daha makul bir taktik gerekiyordu: Yüksek sanatın kimyasını bozmak. Yani, “yüksek” kavramının içeriğini boşaltıp, kabuğunu bırakmak. Bunu, dört vektör yardımıyla gerçekleştirdiler:


1) Senfonik orkestralara alaturka, caz, pop, arabesk vb. çaldırmak, opera sanatçılarını bunlardan söylemeye teşvik etmek, kabul edenleri ödüllendirmek.


2) Yüksek sanat kurumlarındakilerin, piyasada, kendi yasa ve yönetmeliklerine aykırı biçimde, para karşılığı (kaşe) çalışmalarına göz yummak; bu işi teşvik edip, genelleştirmek. Böyle bir  “liberalleşme”nin doğal sonucu, kısa sürede, para manyaklığını tek ulusal ve sanatsal değer belleyen bir sanatçı grubu ve tabii ki, mafyasının ortaya çıkışı olacaktı. Öyle de oldu.


3) Modelin işleyebilmesi için, İslamcılar, Laik cumhuriyetçi/Atatürkçü görünen, etik eşiği düşük, ortalama yetenekte, kişisel komplekslerini gemleyemeyen, omurgasız tipleri işbirlikçileri yaptılar. Bunları genel müdürlüklere, şefliklere, sanat yönetmenliklerine, müdürlüklere vb. yerleştirdiler, medyada PR’larını yaptırdılar. Zaten emir kulu olmaya hazır bu kumaşı biçmek, İslamcılar için hiç zor olmadı.


4) Modelin kalıcı olabilmesi için, konservatuar eğitimine müdahale edip, kültür, bilinç ve görgü düzeyi en azından “sefil” tanımına girmeyecek sanatçı yerine, kendi sanat dalının tarihsel kimliğinin bile cahili olan çalgıcı, şarkıcı, akrobat yetiştirmek.


Bu dörtlü, son on yıl içinde, yüksek sanat kurumlarındaki sanatsal, yönetimsel ve etik çöküşü o boyutlara ulaştırmış durumda ki, ortada gerçekten, Laik Cumhuriyet’in tanımladığı anlamda bir “yüksek sanat” ve “kurumu” bulunup bulunmadığı tartışılır hale geldi.


Sürecin ağır yaralılarından biri, hiç kuşkusuz, her geçen gün daha da fazla kan kaybeden CSO’dur; Laik Cumhuriyet’in çağdaşlık simgesi, “Müzik Devrimi”nin cismi ve ruhu olan CSO…


İslamcıların CSO operasyonu mu?


Planlı ve görece kolay oldu.


Bakın, nasıl:


Laik Cumhuriyet’in yüksek sanat ve kurumlarını ortadan kaldırmaya tarihsel meşruluklarının yetmeyeceğini anlamaları, İslamcıları, “takıyye”cilikten gelen pragmatik zihniyetlerini devreye sokup, yüksek sanata Osmanlı/Saray meşruluğu yapıştırma peşine düşürdü. Eğer ipin ucunu buradan yakalayabilirlerse, Laik Cumhuriyet’in, Osmanlı’nın redd-i mirası üzerine kurulmadığı, tam tersine, onun devamı olduğu fantezist tezlerini, bu kez de yüksek sanat bağlamında ileri sürebileceklerdi.


Opera ve baleye Osmanlı kökeni biçmek, zorlama olduğu ölçüde grotesk sayılırdı. Denemediler değil; aryanın karşılığının gazel olduğu, Mûsika-i Hümâyûn’un opera orkestrası niteliği taşıdığı, imamların Pera’ya opera izlemeye gittikleri, balenin bizde 500 yıllık tarihi olduğu vb. neler neler söylemediler! Tabii, hiçbiri tutmadı. Sonunda, en mazbut olanın, Mûsika-i Hümâyûn üzerinden CSO’ya bağlanarak, senfonik müzikte karar kılmak olduğunu düşündüler. Oysa Osmanlı sarayı ile TBMM arasında ne kadar benzerlik varsa, Mûsika-i Hümâyûn ile CSO arasında da o kadar benzerlik vardır.


Ne gam ama!


“200 yıllık orkestra CSO” teranesini köpürtmek, birkaç sipariş yayın, makale, medyatik şov yeter de artardı bile. Nasıl olsa kimse çıkıp da, “Yahu, salak mısınız! 200 yıllık senfonik orkestra Avrupa’da bile iki, üçü geçmez. Adama gülerler; İki yüzyıllık gelenek, deneyim, birikim ne demek! Öyle bir toplam, böyle bir sıskalık, cılızlık ile örtüşür mü? Bakın Gewandhausorchestera…” demezdi. Nitekim demedi de.


Neoliberal siyaset dalgasının türevi olarak iktidara getirilen İslamcılar, neoliberal kültürün en meşru göstergelerinden birini, “tarihsel bellek”in silinme hedefini ajandalarının ilk sayfasına yazmışlardı. Klasik Batı müziği alanında bunu yapmanın en kestirme yolu, Mûsika-i Hümâyûn ile CSO’yu aynılaştırarak, Laik Cumhuriyet’in “kültürel bellek”ine müdahale etmekti.


CSO çalışmamızda ayrıntılı olarak ele alacağız, ama çok kısaca:


a) Mûsika-i Hümâyûn bir orkestranın değil, bir çatının adıdır. Bugünkü karşılığı, bünyesinde “eğitim” işlevi de bulunan bir “Müzik İşleri Genel Müdürlüğü” olarak düşünülebilir. Kuruluş mayasını oluşturan iki ana bileşen, bando (askeri müzik) ve alaturka (dinsel müzik, fasıl/incesaz) dır. Çoksesli bir müzik yapılanması olarak, hiçbir zaman, Mûsika-i Hümâyûn adında, bandodan ve alaturkadan bağımsız bir orkestra var olmamıştır.


b) Mûsika-i Hümâyûn bileşenleri arasında geçişkenlik vardır. Gerekli olduğunda, müzisyenler birbirlerinin yerini doldururlar.


c) Zaman içinde bileşen sayısı artmıştır. Karagöz, ortaoyunu, bazı danslar, müzikli bazı küçük sahne etkinlikleri gibi.


d) Bağımsız bir senfonik orkestra olarak, CSO’nun kuruluş tarihini 1932 öncesine taşımak, ne kuruluş mantık ve felsefesi, ne de sanatsal ölçütler açısından gerçekçidir.


İslamcılar “Osmanlı CSO” yaratıyor


2016’ya kadar, İslamcıların kültür-sanat işlerine, büyük ölçüde, FETÖ bakıyordu. Laik Cumhuriyet’i Osmanlı/Saray ile barıştırma görevini de o üstlendi. CSO bu iş için çok uygun bir aparattı. Yöntemi bulmaları o kadar rahat oldu ki:


2008 yılı, siyasal tarihimizdeki anlamlı dönemeçlerden biridir; İslamcılar, bir yıl önce başlattıkları Ergenekon’u sürdürme iradesini gösterirken, önlerine çıkan önemli bir engeli, Anayasa Mahkemesi’nde aleyhlerine açılmış olan “irtica” davasını, Temmuz sonunda, tek bir oy farkla aşmışlardır. Artık yollarında hiçbir engel kalmamıştır.


İşte, bu tarihten dört ay sonra, 4 Aralık’ta, ilginç bir şey olur: SCA Müzik Vakfı 2008 Onur Ödülü Altın Madalyası’nın CSO’ya verildiği ilan edilir. Oysa 1989 yılından beri, her yıl, “Türk müzik yaşamına olağanüstü katkıda bulunmuş seçkin bir besteci, yorumcu veya müzik eğitimcisine verilen bu ödül, ilk kez bir kişiye değil de kuruma verilmiştir. Ödülün belirlenmesinde esas karar vericinin, vakfın Danışma Kurulu olduğu biliniyor. Kurul başkanı Vale Gürer, yardımcısı Şeyh Rengim Gökmen’dir. İlki CSO’nun eski, diğeri yeni şefidir. Her ikisinin de en belirgin özelliği, siyasal rüzgârları çok çabuk ve doğru yakalayabilen hassas radarlara sahip olmalarıdır. Bu donanımı, vasat yetenekleri, özgüven eksiklikleri, otoriteye biat kişilikleri, kurum bilincinden yoksun oluşları ve oportünistliği yaşam felsefesi kabul etmiş olmaları temellendiriyor. Doğal olarak da, omurgasızlık, etik eşiği düşüklük ama ağızlarından eksik olmayan “Atatürkçülük” formatı, İslamcılar, özellikle de kültür işlerine bakan FETÖ’cüler için harika iş ortakları, birinci sınıf işbirlikçi olmalarını sağlıyor…


İslamcılar her ikisini de kendi arabalarına koşacaklardır.


İlginçlikler devam eder; Vakıf Başkanı Mehmet Başman, ödül töreninde, Abdullah Gül’ün, “töreni Yüksek Himayelerine” aldığı müjdesini vererek, “Sayın Cumhurbaşkanımıza” teşekkürlerini sunar.


Ardından, FETÖ ile yakınlığı defalarca dile getirilmiş olan, törene Cumhurbaşkanını temsilen katılan Genel Sekreter Mustafa İsen, CSO Müdürü Çağatay Akyol ve Orkestra Şefi Rengim Gökmen'e "onur ödülü altın madalyasını" verirken, "çok büyük gurur duyduğunu, CSO'ya ve Sevda-Cenap And Müzik Vakfına destek olmaya çalıştığını, CSO'nun tarihsellik açısından dünyanın önde gelen kurumlarından biri olduğunu, Sayın Cumhurbaşkanının da yüksek himayesine alarak destek verdiğini, bu bakımdan da gurur duyduğunu” belirtip, “Tebrik ediyorum. Ankara'ya, arkadaşlarımıza hayırlı olsun. Bu ödül, orkestrayı yeniden motive edecektir ve çalışmalarına şevk verecektir” der. Cinayet mahallinin temizliği işi, her zaman olduğu gibi, Şeyh Rengim Gökmen’e verilmiştir. Dinleyicileri selamlayarak, 1826'dan bu yana Orkestrada yer alan bütün CSO üyeleri adına ödülü kabul ediyorum. Herkese teşekkürler” demeyi ihmal etmez. (cnnturk.com, 4 Aralık 2008)


Böylece, İslamcıların “Osmanlı CSO” projesi, FETÖ, SCA, Vale ve Şeyh tarafından kızağa konmuş olur. Sonrası gelecektir: 2009 yılında, SCA siparişi olarak, Erdoğan Okyay tarafından kaleme alınan, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’na Armağan başlıklı, ülkenin ilk CSO tarihi kitabı yayımlanır. (Ancan Özasker’in, 1997 tarihli 64 sayfalık broşürü tarihçe niteliği taşımaktan uzaktır). Tabii, Mûsika-i Hümâyûn ile CSO farkı değil, devamlılığı izleğini temel alarak. Aynı yıl, Cumhurbaşkanı Gül, 1997’den beri yapımı süren, bir türlü bitirilememiş CSO salonu yapımını kendi döneminde tamamlamak istediğini belirtecektir.


2016 sonbaharından itibaren, Ergenekon ve Gezi’yi zaferle sonuçlandırmış olan İslamcılar için, artık, Laik Cumhuriyet’in parlamenter rejimini terk edip, Saray sistemine geçme zamanı gelmiştir. 2017 Nisan’ında bir halkoylaması yaparlar. İki milyona yakın geçersiz oyun geçerli kabul edilişiyle, Saray rejimine geçiş kabul edilmiş olur. Bu sürecin, CSO’nun Osmanlı kimliğinin çok daha vurgulu olduğu yeni bir yayını gereksindirdiği, siyasal eşyanın doğası gereğidir. CSO şefi Şeyh Rengim Gökmen, aldığı talimatı derhal yerine getirir: Ersin Antep adlı çorbacıya, Osmanlı ayağı bol kepçe bir CSO tarihi ısmarlar. Kitap, 2017 sonunda, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası-Çoksesliliğin Belgesel Tarihi başlığıyla, Elma Yayınevi tarafından basılır. Şeyh’in giriş yazısı, ritmi vermektedir: “CSO 191 yıldır bu toprakların kültür yaşamındaki önemli yerini koruyor… Bestecileri, müzisyenleri, şefleri, yazarları ve eğitimcileri ile 200 yıllık bir kültür dönemidir.” Şeyh, Mûsika-i Hümâyûn ile CSO’yu eşitleyince, Çorbacı da haliyle kanatlanır: Erdoğan Okyay’ın çalışmasının yaklaşık %8’i Osmanlı dönemini içerirken, bu oran Çorbacı’nınkinde yaklaşık %21’e çıkmıştır.


Bu arada, CSO salonunun 2016’da açılacağı müjdesi de basında yer alır.

2020 yılı, İslamcıların CSO operasyonlarının son evresi. 2018’de, Saray rejimi fiili olmaktan çıkıp,  hukuksal nitelik kazanınca, Cumhurbaşkanı Erdoğan, CSO kompleksi yapımının hızlıca tamamlanması talimatını verir. 21 yılda (1997-2018) ancak %60’ı yapılabilen kompleks, 21 ayda (2018 -2020) kalan %40’ı bitirilerek, CSO Ada adıyla, 3 Aralık 2020’de hizmete açılacaktır. İslamcılar için CSO Osmanlı yadigârıdır ve meşruluğu ancak burada aranabilir. Sıra, bu yönü daha da bağırtacak bir CSO tarihi yazdırmaya gelmiştir. Hiç zorlanmazlar; siparişi, 2004-2019 arasında, 15 yıl boyunca İslamcıların Beyoğlu Belediye Başkanı olup, 2019’da da Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı yapılan Misbah Demircan’ın gülü Damacana Serhan’a (Bali) verirler. Damacana, yüzlerini kara çıkarmayacaktır. Değil yüzlerini kara çıkarmak, hayal bile edemeyecekleri bir yağcılık ve sırnaşıklıkla talimatlarını yerine getirir.


Damacana Serhan, 3 ayda 200 yıllık tarihi yazmaya kalkarsa…
Damacana Serhan, 3 ayda 200 yıllık tarihi yazmaya kalkarsa…

2020’de, CSO yayını olarak çıkan kitabın başlığı, 200 Yıllık Miras-Muzikâ-i Hümâyûn’dan Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’na’dır. Böylelikle, ilk kez, “200 yıl, Muzikâ-i Hümâyûn ve CSO” sözcükleri başlığa taşınarak, Osmanlı meşruluğu ve Osmanlı-Laik Cumhuriyet devamlılığı vurgulanmış olur. Damacana’nın önsözü ise fantezi sınırlarının bile içine sığamayacak kalibrededir:


“Bir ülkenin yüzlerce yıllık sanat kurumlarına sahip çıkması, onları geçmişten geleceğe taşıması, o ülkenin gelişmişliğinin ve saygınlığının en önemli göstergelerinden biridir... ABD’nin New York Filarmoni Orkestrası, Avusturya’nın Viyana Devlet Operası ve Viyana Filarmoni Orkestrası, Almanya’nın Berlin Filarmoni ve Leipzig Gewandhaus Orkestraları gibi asırlık sanat kurumları bu ülkelerin ve halkların titizlikle korudukları gözbebekleridir.”

Yani, CSO yukarıda sayılanların bir benzeri mi?


Elbette:


“Ne mutlu bizlere ki ülkemizde de bu türden sanat kurumuna sahibiz. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası bu satırların yazıldığı an itibariyle neredeyse iki yüz yıllık bir sanat kurumudur. Bir sanat kurumunda hele ki bir senfoni orkestrasında gelenek, birikim ve deneyimin rolü ve önemi asla yadsınamaz. Bir topluluğun bu üç kritere sahip bir senfoni orkestrası olması için en az yüz yıllık bir sürenin geçmiş olması gerekir. CSO… dünyanın en olgun ve deneyimli senfoni orkestralarından biri haline gelmiştir.”


Sıra geldi, bize böyle bir orkestraya sahip olma onurunu yaşatanlara:


Bir teşekkür de Osmanlı İmparatorluğu’nda II. Mahmud’dan itibaren Muzikâ-i Hümâyûn’un kurulmasını sağlayan padişahlara edilmelidir. Kitapta da göreceğiniz gibi hemen her Osmanlı padişahı, mutlaki rejimin doğal sonucu olarak, kişisel eğilim ve beğenileri çerçevesinde, Muzikâ-i Hümâyûn’a farklı yönlerden katkı sağlamışlar ve kurumun Cumhuriyete taşınabilmesinde işlev sahibi olmuşlardır.”


Osmanlı “mutlakıyet” rejimi, yıkılana kadar, yaklaşık 100 yıl boyunca bir senfoni orkestrasını canla başla ayakta tutup, geliştirmek, bu kültürü resmileştirmek için uğraşıp durmuş!


Sizce, İslamcılar daha ne ister?!


Ha, bu arada, Damacana, CSO’yu, New York, Viyana, Berlin Filarmoni orkestralarıyla aynı kefeye koymanın ölçüyü harbiden kaçırmak olduğunu düşünmüş, ya da aklı başında birileri bu yönde bir uyarıda bulunmuş olacak ki, araya şu ufak cümleyi sıkıştırmayı gerekli görmüş:


“CSO, başlangıcındaki Muzikâ-i Hümâyûn devresi sayılmasa bile yüz yıllık yani bir asırlık dönemini hakkaniyetli bir birikimle tamamlamış…”


Yani, Mûsika-i Hümâyûn ile CSO aynı şey olmayabilir; gelin, 200 yıllık brütü, %50 iskonto ile 100 nete bağlayalım.


Damacana’nın tüccar kanı, siyasal siparişin bilimsel vitrini!


Her üç sözde CSO tarihinde de göze ilk çarpan, yazarlarının siyasal kültür ve tarih bilgilerinin cılızlığıdır. Yöntembilimsel zayıflıkları, çevre okumalarındaki ciddi boşluklar, ham ve çocuksu çıkarsamalar, ve tabii, siparişi verenin damgasını taşıyan öznellikler… Üçü de bilimsel ciddilik ve güvenilirlik açısından ağır hasarlıdır. Yeri burası değil; CSO çalışmamızda ayrıntılarıyla ele alacağız. Ama geçerken söyleyelim; yüksek sanatta yalnızca kene işlevi gören “sipariş kitap” kangreni durdurulmadığı sürece, bu ülkede ne müzik yazarı yetişir, ne müzik tarihçisi, ne de ciddiye alınabilir müzikolog.


FETÖ’nün bellek silme bageti: Vale Gürer (Aykal)


“Osmanlı CSO” projesine bir de şef gerek. Malum, 200 yıllık orkestraların efsanevi şefleri olur. FETÖ’cüler için iki tanesi hazır askerdi. Gerçi sanatsal açıdan efsanevi değillerdi ama, işbirlikçilik açısından efsanelerden bile taşacak niteliktelerdi: Vale Gürer ve Şeyh Rengim Gökmen.


Ancak yine de bir kıymık vardı: Efsanevi Vale, CSO’dan neredeyse kovulmuştu; terk etmek zorunda kalmıştı. 1988-1999 arasında orkestranın sürekli şefiydi. İlk kez bir Türk şef bu konuma getiriliyordu. Sonuç felaket olacak,1997 Amerika turnesinden sonra, CSO’ya baget sallayamayacak duruma düşecekti.


Neden mi?


İşte, öykünün burası, CSO’nun gerçek bir Laik Cumhuriyet yüksek sanat kurumu olduğunun, yani, en azından o “kurumsal” bilinci taşıdığının çok parlak bir göstergesidir. Neden Mûsika-i Hümâyûn olmadığının da.


Güçlünün sığıntısı olmayı kişilik omurgası yapmış, Kenan Evren’den Tayyip Erdoğan’a, holding patronlarından Yahudi lobilerine, gücü gördüğü her yer ve kişiye koşulsuz biat etmiş, gerçek yetenek ve kültürü ile PR’sal sunumu arasındaki makasın müthiş açık olduğu, bunun sonucunda, ilkesiz, vaşak, “gelen ağam, giden paşam” çadırını her dönemin bakanlık koridorlarına sermiş, finaliyse FETÖ’nün kucağından Saray’ın kollarına geçerek yapmış bir pişkin zavallının, Vale Gürer’in, CSO’nun 1991-1999 yılları arasındaki yönetim kurulu ile girdiği savaş ve ciddi saygınlık kaybı ile kapıya konup, 22 yıl boyunca Orkestra’nın semtine bile yaklaşamayacak oluşu, Laik Cumhuriyet’in yüksek sanat, CSO’nun ise kurumsal tarihinin en önemli olaylarından biridir. Elbette, yazdırılan sipariş kitaplarda bu dönemden en küçük nesnel bir iz bile bulmanın olanağı yoktur.

Bütün ayrıntıları ve belgeleriyle, olayı CSO çalışmamızda kaleme alacağımız için, çok kısaca geçelim:


12 Eylül ve Özal liberalizmi, uluslararası dengelerin yardımıyla, Türkiye’yi Türk-İslam Sentezi karanlığına sürüklerken, Laik Cumhuriyet’in yüksek sanat anlayışı, eğitimi ve kurumlarında da “liberal” içerikli “revizyona” gereksinim duyulduğundan söz ediyordu. YÖK modeli, konservatuarların üniversitelere bağlanışı, ilk özel üniversite Bilkent’in ilk özel konservatuarı ve büyük patron Doğramacı… Bütün yaşamı boyunca, Türkiye’nin neden ABD’nin 51. eyaleti olmadığına hayıflanmış olan Doğramacı… 90’larda Sovyetler Birliği’nin geri çekilişi sonucu, zincirlerinden boşanan neoliberal dalga: kamusal olanın “kötü”, “özel” olanın iyi sayılmaya başlaması, Laik Cumhuriyet kültür ve kurumlarının “jakobenlik” ile suçlanmaları, alaturkanın “milli” olup, tekses-çokses tartışmasının yanlışlığı savı, müzikler arasında ayrım yapılmasının doğru olmadığı, arabeskin “yoz” sayılışının “elitist” bir tavır olduğu falan filan. Ve bütün bu ideolojik armatürün altında yatan o tümör: “Ulus-devlet”in olumsuz ve aşılması gereken bir yapı olduğu düşünce ve söylemi.


Vale Gürer, her zaman olduğu gibi, güçlenen eğriye oynamaya karar verir. Doğramacı’ya yanaşır; Bilkent Senfoni Orkestrası’na göz diker. Kocabıyık’a yanaşıp, Borusan’a kapılanır. Şansını, sonucu hiç de umduğu gibi olmayacak ABD’de de dener; “Türk Karajan”, “Türk Barbirolli” tenekesinin ancak ülke sınırları içinde, o da yalnız siparişçi kalemlerde ses çıkarabildiğini anlaması uzun sürmez. Onun için artık “kamu” out, “özel” in’dir. CSO’yu küçümsemeye başlar, nobranlığı, saygısız ve dengesiz tavırları orkestrada giderek artan bir gerginliğe neden olmaya başlar. İş, mahkeme koridorlarına kadar uzanacaktır. 29 Ekim 1994 günü, TBMM’de yapılan törende, yılların geleneğini çiğneyip, ulus-devletin artık modasının geçtiği zannıyla, CSO’ya İstiklal Marşı’nı çaldırmaması, orkestra yönetiminde infiale yol açar. Müdür Hasan Hüseyin Akbulut ve yönetim kurulunun diğer üyelerinin imzalarıyla, durum bakanlığa bildirilir. Bu yönetim kurulunun bileşimi gerçekten dikkat çekicidir. Laik Cumhuriyet değerlerine son derece bağlı, Gazi Eğitim’den, ADK’dan ve biri de sol hareketten gelen 5 kişilik kadro, Vale’ye, CSO’nun kurumsal kimliği ve Laik Cumhuriyet’in taşıyıcı kültür kolonu işlevini o derece güçlü anımsatır ki, 2021 yılına kadar CSO’nun adını bile ağzına alamaz.


Zamanın CSO müdürü Hüseyin Akbulut, Vale Gürer’e Laik Cumhuriyet’in sınırlarını gösterdi.
Zamanın CSO müdürü Hüseyin Akbulut, Vale Gürer’e Laik Cumhuriyet’in sınırlarını gösterdi.

İslamcılar durumu öğrenince çok mutlu olurlar; Vale artık onlar için pek kullanışlı bir kukla olacaktır. Köpük makinesi şarja konur.


Perdeyi yine SCA Müzik Vakfı açar. 2011 Onur Ödülü Altın Madalyası, ödülü veren Danışma Kurulu’nun başkanı olan Vale’ye verilir. İslamcılar Ergenekon zaferlerinin sonuna yaklaşmaktadırlar. Aynı yıl, klasik müzik yazarlığı dünyasının “Barbie”si Evin İlyasoğlu’na, Vale’nin yaşamöyküsü konulu iki sipariş birden gelir: SCA’nınki ve Borusan Holding’inki. İlki, 2012’de, Bir Cumhuriyet Çocuğunun Orkestra Şefi Olarak Portresi  başlığıyla yayımlanır. Vale’nin, Laik Cumhuriyet ve kültürüne giderek daha karşıt konumlanışı, İslamcılar/FETÖ ile olan yakınlığını gizleyebilmek için, ”Cumhuriyet çocuğu” vurgusu, “Orkestra şefi”nin önüne geçirilmiş, “şef”in adeta vazgeçilmez tanımlayıcısı yapılmıştır.


2012’de, Vale’ye, tesadüf (!) bu ya, piyangodan bir başka ödül daha çıkar: Semiha Berksoy Opera Vakfı Saygun Büyük Ödülü. Nazi sempatizanı Semiha Berksoy’un, Türk operasının önemli bir adı olduğu savına yaslı inat ve kompleksin itimiyle kurulmuş, ne idiği belirsiz, tuhaf ve tartışmalı ilişkileri, kararlarıyla anılan bu kuruluşu anlatmanın yeri burası değil. Siyasal barometre işlevi görmenin dışında, verdiği ödüllerin, aldığı kararların ciddiliği, güvenilirliği ve saygınlığından söz etmenin olanağı bulunmadığını belirtmekle yetinelim.


Barbie’nin kitabının yayımlanışından birkaç ay sonra, 2013 Şubat’ında, FETÖ’nün Yedi Renk Sanat Vakfı,  Vale’ye “Usta” ödülü verecektir. Üstelik ödül töreni anlamlı bir günde, 28 Şubat’ta düzenlenir. Utanmaz arlanmaz Vale, tüm sırıtkanlığıyla, koşarak yeni efendilerinin haşmetli sandığı kanatları altına girer.



Şaşalı ödül töreninde, kendisini oturttukları masada, sipariş arsızı Barbie ile Saray sevdalısı Pekinel kardeşlerin de oluşu sürpriz sayılır mı?


Bu vakıf, 15 Temmuz 2016’dan sonra, FETÖ’cü kuruluşlar listesinde olduğu için kapatılacaktır.


Barbie’nin Vale konulu diğer sipariş kitabı, Şefle Yüz Yüze, 2017 başında çıkar. İslamcılar, belirtmiş olduğumuz gibi, Ergenekon ve Gezi engelini aşmışlar, artık rejimi değiştirme hazırlıklarına başlamışlardır. Dolayısıyla, başlıkta “Cumhuriyet, Atatürk”  falan gibi gereksiz tanımlayıcılara yer vermek anlamsızdır. “Şef”lik vurgusu yeterlidir.


Barbie Evin, Gürer Aykal siparişlerini bol yağda kızartıyor.
Barbie Evin, Gürer Aykal siparişlerini bol yağda kızartıyor.

Her iki kitabın da içeriğini ele almak, bu yazının sınırları dışında. CSO çalışmasında ince elekten geçireceğiz. Şunu belirtip, geçelim: Barbie’nin bütün sipariş kitaplarında olduğu gibi, vıcık vıcık övgü, ayakları yerden kesik değerlendirmeler, ciddi başvuru kaynağı niteliği taşıma kaygısı yerine, PR dozu yüksek tanıtım metinleri.


2020 uğursuz yıl: CSO kalesi düşüyor


İslamcılar son saldırı için hazırdırlar. Birbirine bağlı iki temel amaçları vardır:


1) CSO’yu Mûsika-i Hümâyûn’a dönüştürmek. Yani, onu, yeniden alaturka, arabesk vb. türleri de içerecek, geçişken bir çatı yapılanmasının imge, kültür ve uygulama alanı olacak biçimde simgeleştirmek. Nitekim CSO Ada kavram ve tasarımının uygulamaya geçirilişi, yönetim biçimi dahil (kurum dışı sanat yönetmeni), bu yönde olacaktır: Senfonik Elvis, Senfonik Zeki Müren, Senfonik İlahiler, Senfonik Levent Yüksel, Senfonik İncesaz, Senfonik Beatles ve Quinn Şarkıları, Senfonik Pink Floyd, Tango, Caz, Karagöz, Meddah vb.


2) Bunun gerçekleşebilmesi için, CSO’nun Laik Cumhuriyet ve kültürü ile organik bağlarını kopartmak, en azından inceltmek. Bu da, CSO’nun “kurumsal bellek”inin silinmesinden geçiyordu.


“Silme” işlemi çok yönlü uygulandı:


a) 2020’de, CSO’nun başına, Cemi’i Can Deliorman’ı sürekli şef sıfatıyla atadılar. Şehzade Cemi’i’nin ne yaşı, ne deneyimi, ne de yeteneği bu görevi layıkıyla kaldırabilecek durumdaydı. Tek özelliği, 2010’dan beri İslamcılar ile olan özel yakınlığıydı. 2017’de Şeyh’in yardımcısı yapmışlar, yönettiği sayılı konserlerde bagetinin sıradanlığını gören orkestra sanatçılarından hiçbiri, o posta yerleştirilmesindeki amacın, zamanı gelince onu baş koltuğa oturtmak olduğunu aklından bile geçirmemişti.


b) Haziran ayında sürekli şef yapılan Şehzade Cemi’i’nin mürüvveti, bir ay sonra, 14 Temmuz 2020’de görülecekti. Saray’da, 15 Temmuz darbe girişimini lanetleme konseri, CSO’nun resmi olarak Mûsika-i Hümâyûn’a dönüştürülmesinin simgesi oldu. Fahir Atakoğlu’na sipariş edilen 15 Temmuz Destanı adlı yapıtı, CSO, Devlet Çoksesli Korosu, dini musikişinas, FETÖsever gazelhan Sami Savni Özer birlikte seslendirdiler. CSO’ya alaturka sazlar eklenmişti. Şef, Şehzade idi. Vale ve Şeyh’in okullaştırdığı “şeflik” anlayışını artık Şehzade temsil ediyordu: “Devlet büyüğü velinimetindir.”


c) Senfonik orkestralarda, orkestranın kurum olarak sanatsal kimliğini koruyan kişi konzertmeister konumunda bulunandır. Şefin muhatabı, gerektiğinde ise karşı dengesi odur. Dolayısıyla, şefin otoritesinin kabul edilebilmesi için, konzertmeister’in “olur”u gerekir. Şehzade Cemi’i’nin yetersizliğinin, bir süre sonra, CSO’nun iki konzertmeister’i, Jülide Yalçın ve Menevşe Aydoğdu nezdinde sorun yaratabileceği öngörüsüyle, 2019 Kasım’ında ikisi arasında yaşanan talihsiz bir tartışma fırsat bilinerek, tasfiyeleri yoluna gidilir (Ekim 2020). Şehzade’nin önü açıldığı gibi, orkestra üyelerine de, “Saray Şehzade’nin arkasında” mesajı verilmiş olur. Sesler kesilecektir.


d) Sesler kesilmesine kesilecektir ama, bunun siyasal ortam ve koşullar ile sınırlı olacağı, bunlar değişince, tersinden giydirilmiş pabucun ayakta kalamayacağı hem Şehzade, hem de Saray tarafından bilinmektedir. Kurum belleğinin taşıyıcısı deneyimli müzisyenlerin Şehzade ve Mûsika-i Hümâyûn operasyonuna sıcak bakmayacakları açıktır. Daha köktenci bir çözüm bulunur. Yıllardır eksik olan yerler için, 30 kişilik kadro açılır ve Eylül 2020’de, kadroları dolduracak isimler belirlenir. Tamamı genç olan adayların seçiminde, jürinin doğal ağır topu artık Şehzade olduğundan, seçilenlerin hemen hepsinin onu “manevi baba” kabul edip, değil sanatsal otoritesini sorgulamak, biat kültürünün en tipik örneklerini verecekleri çok doğal bir öngörüdür.


e) Ancak, Şehzade ve Mûsika-i Hümâyûn operasyonunun layıkıyla oturtulabilmesi önünde, bu kez CSO yönetim şemasından kaynaklanan bir engel daha vardır: Kurumsal belleğin güçlü taşıyıcısı “Yönetim Kurulu.” Yukarıda, 1991-1999 arasındaki Yönetim Kurulu-Vale savaşımı ve Vale’nin kapıya konuşuna değinmiştik. İşte, İslamcılar için simge özelliği kazanmış olan bu bellek ve gelenek silinmeden, yönetim kuruluna dişsiz, tırnaksız, uysal işbirlikçiler yerleştirilmeden, dönüştürme operasyonunun hayırlara vesile olması olanaklı değildir.


Mart 2020’de orkestra müdürü olarak belirlenen Özgür Balkız, trajik bir figürdür. Özel yaşamından kaynaklanan nedenler ile İslamcıların bu operasyonuna gönüllü yazılmış, “Çağa uyum sağlayacak reformlar”, “Sayın Cumhurbaşkanımız”lı söylemler ile, 2020 ve 2021’de müdürlük koltuğunu işgal etmiştir.


İşte bu Özgür Balkız, verilen emir üzerine, Vale’nin 22 yıllık yasağını kaldırarak, ona, 6 Haziran 2021’de, CSO’yu yönettirip, kurumsal bellek silme operasyonunun tamamlanmasını sağlayacaktır.


İslamcıların CSO’su: Kılçıksız balık, çöpsüz üzüm


CSO artık içeriden ve dışarıdan fethedilmiştir. Saray’ın Mûsika-i Hümâyûn’u olarak işlev görecektir. “Liberal” İslamcılar, 2022’de, vitrine son şeklini verirler:


1) İlk adım, flüt sanatçısı Sibel Ayhan Bayer’in orkestra müdürü yapılmasıdır. Yandaş medya tarafından, “CSO’nun ilk kadın müdürü” cilasıyla övülüp, meşrulaştırılmaya çalışılan Bayer, tam bir koltuk çılgınıdır. Laik Cumhuriyetmiş, kurumsal bilinç ve bellekmiş, yüksek sanat değerleriymiş, hiçbir şey umurunda değildir. Yeter ki, imza atabileceği bir koltuğa oturabilsin; bazılarının kendini saydırma biçimi. İslamcıların rüyasını görecekleri işbirlikçi tipi.


Daha önce, Bursa Bölge Senfoni Orkestrası’nda, 2007-2009 arasında  müdürlük yaptı. Akıllarda kalan, yalnızca, bakanlık ile sıcak ilişkileri ve idare-i maslahatçılığıdır. Orkestra’nın, sürekli şef Orhan Şallıel ile yaşadığı çok gerilimli dönemde, Bayer’in performansı hiç de göz doldurmamıştı. 2012’den bu yana CSO’da. Üç yıl yönetim kurulu üyeliği yaptıktan sonra, nihayet muradına erişti: 2022-2025 müdürlük mührü.

İslamcı basın zil takmış oynuyor. Bakın, Yeni Akit, Bayer’in müdürlüğünü nasıl karşılıyor:


“Yine AK Parti yaptı! Utanmaz Beren Saat bak Türkiye'de bir ilk daha

2022-04-01 16:22:00 – yeniakit.com.tr



Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nın ilk kadın müdürü "Sibel Ayhan Bayer" oldu. Yaşanan bu gelişme AK Parti döneminde kadınların haklarını kaybettiği safsatasını ortaya atan ahlaksız yapımların "aranan" oyuncusu Beren Saat'in skandal açıklamalarını hatırlattı.


"Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası"nda (CSO) ilk kez bir kadın müdür göreve getirildi. Seçimle CSO müdürü olan flüt sanatçısı Sibel Ayhan Bayer, "CSO’ya kadın eli değdi diyebiliriz ama o kadın eli her zaman da var" dedi.”

 

Bayer devamında şöyle söylüyor:

 

“Keşke daha önce de [kadın müdür] olsaymış, diyorum. 5 kişilik yönetim kurulundan 3’ü kadın… Orkestramızda oldukça fazla kadın sanatçımız var. Kadınların idari konularda da oldukça yetenekli olduğunu düşünüyorum. Yapı itibarıyla kadınların organize yetenekleri de çok gelişmiş oluyor. Daha hızlı hareket ediyoruz. Bu hızımızı yaptığımız işlere yansıtırsak projelerimize daha fazla hızlılık kazandırabiliriz."

 

Yandaş Sabah’a ise önce  “Osmanlı CSO” vurgusunu yapar:

 

“CSO Cumhuriyetten de eski. 196 yıllık bir kurum.” (sabah.com, 5 Nisan 2022)

 

Ardından, CSO Salonu üzerinden, İslamcı-Laik Cumhuriyet doku uyuşmasına gönderme:

 

“Büyük salonun seyirci kapasitesi 2023 kişi. Cumhuriyetimizin 100. yılını anımsatan bir sayı.” (a.g.y)

 

Bayer, işbirlikçi tipinin genetik niteliği olan pişkinlikten de fazlasıyla sebeplenmiş biri. Oraya birazdan geleceğiz.

 

Böylece, Saray, Şehzade ve Müdireden oluşan trio, CSO’nun Mûsika-i Hümâyûn’a dönüşüm sürecini istikrarlı biçimde tamamlamaya koyulurlar.


2) Ancak, bu sürecin “liberal işletme” ayağını güçlendirmek gerekmektedir. Malum, İslamcılar önce liberal, sonra kalanıdırlar. Bunun iki yolu vardır: CSO sanatçılarını piyasada iş yapmaya teşvik edip, “kamusal” bilinç ve duyarlılıklarını seyreltmek ve sanatsal yönetimi “sivilleştirmek.” Yani, kurum ve kamu dışı, piyasacı birini “sanat yönetmeni” yapmak. Bu uygulamayı CSO Ada’da başlatmış olmaları tesadüf değildir.

Aralık 2020’den Şubat 2022’ye kadar, 14 ay boyunca, CSO Ada’nın geçici “sanat yönetmeni” Şehzade olacaktır. Yarı liberal bu model, 1 Mart 2022’de, o posta Ozan Binici’nin yerleşmesiyle, tam yağlı liberal kıvamı alır.


İTÜ-TMDK ve AKP’li İBB’nin Ankara’ya ihracı Ozan Binici dikiş tutturamadı.
İTÜ-TMDK ve AKP’li İBB’nin Ankara’ya ihracı Ozan Binici dikiş tutturamadı.

Ozan Binici özenle seçilmiş bir isimdir. İTÜ Türk Müziği Devlet Konservatuarı’nın (İTÜ-TMDK) tipik altı kaval üstü şeşhane modellerinden olan bu oğlan, İslamcı kümesin civcivlerindendir. Defalarca belirttik; İslamcıların ana hedefi, Laik Cumhuriyet’in Ankara ortodoksluğunu temsil eden ADK (Cebeci) ve Gazi Eğitim’ini, İstanbul’un alaturka meşkhanesi İTÜ-TMDK ile terbiye etmektir. Binici bu iş için çok meşru bir isimdir:

 

*İTÜ-TMDK çıkışlı olmasının yanı sıra, bestekârdır da:

Üsküdar (Ses, Piyano ve Oda Orkestrası İçin Rapsodi), Yine Bir Gülnihal Teması üzerine Varyasyon, Ut ve Kanun için Hicaz Makamında Envansiyon, Tamburi Cemil Bey Üslubunda Ferahfeza Makamında Saz Semaisi, Acemaşiran Makamında Klasik Takım, Sultaniyegâh Longa gibi tarifsiz kıymetli çalışmalar kendisine aittir.

 

*Okulunu bitirir bitirmez, AKP’li İBB’ye bağlı Şehir Orkestraları Müdürlüğü’ne alınır (2006-2012). Ardından, biraz daha yükseltilir; AKP’li İBB’ye bağlı CRR Konser Salonu Sanat Yönetmenliği (2012-2016 Mart). Sonrasında da İBB Kültür A.Ş. Sanat Yönetmenliği (2016-2021).

 

*İslamcıların neoliberal kültürüyle uyumunda en küçük bir sızıntı yok; alaturka ve klasik Batı müziği aynı tencerede pişebilir, içine her tür müzik de eklenebilir. Hatta, “insanın bastığı toprağı tanımasının mühim olduğunu düşünürüm” biçiminde formülleştirdiği ve “Karagöz, meddah, ebru sanatı, topaç yapma, Mangala vb.” olduğu anlaşılan yüksek sanat (!) dallarını da içerecek bir senfonik Ada’nın, Mûsika-i Hümâyûn kavram ve tasarımına çok uygun düşeceği de ortadadır. Bu dönemin altın üçgeni olan, “alaturka, klasik Batı müziği ve caz”ın meşruluğunu cebinde taşıdığını özellikle vurgular:

 

“[İTÜ-TMDK’da] hem çok sesli müzik, hem caz hem de geleneksel musiki üzerine kıymetli hocalarla çalışma şansım oldu. Pek çok sahada öğrenim görmek beraberinde çeşitlilik getiriyor. Bu anlamda kendimi bir hayli şanslı görüyorum.” (andante.com.tr, 10 Mart 2023)

 

*Kamuda çalışmamış, kamusal gelenek, bellek ve duyarlılığa uzak, piyasa algısı gelişkin, gerçek bir “sivil”dir. Doğal olarak, yaratıcı ve inandırıcıdır da:

 

“…dünya kültür hayatına yön veren CSO Ada…” (a.g.y)

 

*Sorun ise şuradadır: Ankara ortodoksluğuna böyle birini teyelleyebilmek için, klasik Batı müziği ve biraz da caz vitrinini öne çıkarıp, başta alaturka, diğerlerini gölgede tutmak gerekir. Yıkama yağlama işlemini, kolayca öngörülebileceği gibi, Kolpocu Şefik (Kahramankaptan) (sanattanyansimalar.com, 8 Nisan 2022) ile Damacana Serhan başlatırlar (andante.com, 13 Nisan 2022).  Ancak Binici-Ankara doku uyuşmazlığı o kadar açıktır ki, çok daha oylumlu bir köpük banyosu gerekir. Görevi Esin Hamamcı Aralık 2022’de, sanatkritik.com’daki bir çanak podcast/söyleşiyle yerine getirmeye çalışır. Burada, Binici’nin İstanbul ile Ankara’yı kültürel açıdan eşitleme çabası özellikle dikkat çekicidir. Hedefiyse oldukça alçakgönüllü sayılır:

 

 …bir kültür merkezi olarak dünyanın lokomotif dinamiği olmak ana hedef elbette.”

 

Yeni Türkiye’nin akıllı oğlanı! İslamcı siyasetin liberal söylemini anadili bellemiş…

 

Yetmez ki, Damacana yeniden göreve çağırılır. Başkentin Sanat Adası’nda Yetkin Bir İsim: Ozan Binici başlığını taşıyan söyleşi, içinde, Binici’nin, “…dünya kültür hayatına yön veren CSO Ada” falan da dediği, vıcık ötesi bir yağ yakma olayıdır (andante.com.tr, 10 Mart 2023). Malum, Damacana benzer bir tutumu Şehzade Cemi’i için de sergilemiş ve Mavi Salon’da açıklamalı konser serisi işini kapmıştı.

 

Ozan kardeşimiz Batı müziği delisi olduğunu kanıtlamak için neler neler söylemez ki!

 

Yine de olmaz. Ankara’ya böyle diganları kakalamak hâlâ kolay değildir. Yerine çok daha düşük profilli biri getirilir (Nisan 2024). Müzik ile nasıl bir ilişkisi olduğu bilinmeyen ama çok özel bir “rica” ile o koltuğa oturtulan Hafize Çağla Özden için, ilgili yönetmelik görmezden gelinir, konu Meclis’e bile taşınır (cumhuriyet.com.tr, 28 Mayıs 2024). 16 ay sonra görevden alınacak, ancak kaldığı süre boyunca, Binici’nin yolundan giderek, düzeyi düşürmeye devam edecek, Mûsika-i Hümâyûn’laştırma süreci hız kesmeyecektir.

 

Halit Akçatepe’nin kızı olarak Viyanalı Ebru Hanım

 

2025 Eylül’ünde, bu kez Ebru Akçatepe koltuğun yeni sahibi ilan edilir. Büyük bir şaşkınlık yaşanır. Kimse bu hanımı tanımıyordur. CSO Ada’nın sanat yönetmenliğini hangi nitelikleriyle üstlenebileceğine yönelik hiçbir ipucu da yoktur. Bakan Ersoy’un açıklaması, konuya göreli bir aydınlık getirir:

 

Uzun yıllar Avrupa’da kültür-sanat alanında yöneticilik yapmış, merhum sanatçımız Halit Akçatepe’nin kızı Ebru Akçatepe, AKM ve CSO Ada Sanat Koordinatörü olarak görevine başladı.


Tecrübesiyle kurumlarımızın kültür-sanat vizyonuna değerli katkılar sunacağına inanıyor, yeni görevinde başarılar diliyorum.”



“Uzun yıllar Avrupa’da kültür-sanat alanında yöneticilik yapmış olması” savı, soru işaretlerine neden olur. O alanda at koşturanların pek de kulağına çalınan bir isim değildir. Kesin olan ise, Halit Akçatepe’nin kızı oluşudur. O post için yeterli güvence sayılmaz mı?


İlgili basın, Ebru Hanım’ın profiline derinlik katmak için kolları sıvar:


“Ebru Akçatepe, geçmişte Avrupa'da kültür-sanat alanında geniş bir deneyime sahipti. Ersoy, bu atamanın Türkiye'nin kültür ve sanat dünyasına yeni bir soluk getireceğine olan inancını paylaştı.


Kültür-Sanat Dünyasında Yeni Bir Dönem

Başta Ankara olmak üzere Türkiye'nin sanat hayatının şekillendiği bu kurumlarda Ebru Akçatepe, vizyoner projelere imza atmayı planlıyor. Bakan Ersoy, Akçatepe'nin babasından aldığı sanatsal mirası ve Avrupa'da edindiği tecrübeleri birleştirerek, yeni kültürel ve sanatsal projelerde aktif rol alacağını belirtti.


Ebru Akçatepe’nin Sanat Yolculuğu

Ebru Akçatepe, çocukluğundan itibaren sanata olan ilgisiyle tanınıyor. Avrupa'da birçok prestijli kültür-sanat girişiminde yer alan Akçatepe, sanat yönetimi ve proje geliştirme alanlarında geniş bir deneyim kazandı. Yeni görevinde, genç sanatçılara destek verme ve kamuoyuyla daha fazla etkileşim kurma hedefleri öncelikler arasında olacak.


İzleyici Tepkisi ve Beklentiler

Bu atama, kültür-sanat camiasında olumlu karşılandı. Ebru Akçatepe'nin yeteneği ve tecrübesi, sanatseverler tarafından heyecanla bekleniyor. Sosyal medyada yapılan yorumlarda Akçatepe'nin projeleri merak konusu oldu ve birçok sanatsever, yeni etkinliklerin duyurulmasını dört gözle bekliyor.


Kültürel İşbirlikleri ve Projeler

Ebru Akçatepe’nin koordinatörlüğünde düzenlenecek yeni etkinlikler ve projelerle, Ankara'nın kültürel alandaki statüsünün daha da yükselmesi bekleniyor. Uluslararası işbirlikleriyle zenginleşeceği tahmin edilen projeler, Türkiye’nin sanat sahnesinde önemli bir yere sahip olacak.” (nirvanahaber.com, 9 Eylül 2025)


Merak bu ya; acaba Ebru Hanım’ın “Avrupa’da uzun yıllara yayılan kültür-sanat alanındaki yöneticilik tecrübesi”ne neler sığmıştı, “birçok prestijli kültür-sanat girişimi” içinde hangileri sayılabilirdi.


Ebru Hanım 1968 doğumlu. Liseyi bitirdikten sonra Viyana’ya gitmiş, reklamcılık ve pazarlama okumuş. Ardından da sinema eğitimi almış. 2007’de, Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Bölümü Resim-İş Eğitimi Ana Bilim Dalı’ndan mezun, 1962 doğumlu, 1987’den beri Viyana’da yaşayan, kendini Avusturyalı zanneden Türklerden ressam Şinasi Bozatlı ile evlenmiş ve resim ile uğraşmaya karar vermiş. Bu arada, Viyana’da, Uluslararası Kültür ve Sanat Merkezi adlı bir sanat kuruluşunu 25 yıl yönetmiş. Sözü edilen, “Uzun yıllar Avrupa’da kültür-sanat alanındaki yöneticiliği” ve “tecrübesi” buradan kaynaklanıyor.

 

İyi de, Uluslararası Kültür ve Sanat Merkezi denilen yer, kendisinin kurduğu, temel olarak, Viyana’da yaşayan Türkler için, Türkiye’den bazı sanatçılar getirip, sanatsal, kültürel etkinlikler düzenlediği, ya da oradaki olanaklar ile bir şeyler yapmaya çalıştığı küçük ölçekli bir girişimin adı. AKM ve CSO Ada boyutunda bir yer ve kapsam ile karşılaştırılması bile olanak dahilinde olmayan, amatör, küçük bir azınlığa yönelik çalışma deneyimine sahip. Dolayısıyla, yalnızca biçimsel olarak bile, AKM ve CSO Ada sanat yönetmenliği için gereken deneyime sahip olduğunu ileri sürmek hiç kolay değil.

 

Peki, sanatsal olarak?

 

O hiç değil; Ebru Hanım’ın müzik ile herhangi bir yakınlığına yönelik en ufak bir ipucu bulunmuyor. Bir dönem tiyatro ile haşır neşir olmasına karşın, esas ilgi ve uğraş alanının resim olduğu görülüyor. Oysa CSO Ada öncelikle bir müzik kompleksi.

 

O halde, siyaseten bir yakınlık, meşruluk söz konusu olmalı.

 

İşte, burası oldukça sorunlu. Ebru Hanım, Avusturya Halk Partisi (ÖVP-Österreichische Volkspartei) ile çok yakın ya da üyesi. Avusturya siyaset yaşamının önemli unsurlarından biri olan bu parti, tipik Hristiyan-demokrat/muhafazakâr, liberal bir parti. Bu yönüyle İslamcılar ile kan uyuşmazlığı bulunmuyor. Ama bemol şurada ki, İslam düşmanlığı söylemi çok belirgin. Avusturya halkının kültür değerleriyle uyuşmayan, entegrasyon ve güvenlik bağlamında ciddi sorun olarak gördüğü bazı İslami değer ve uygulamalar konusunda ileri sayılabilecek önlemler öneriyor. Öyle ki, bunlar yer yer, ırkçı, faşist Avusturya Özgürlük Partisi’nin (FPÖ-Freiheitliche Partei Österreichs) siyasal programından alınmış izlenimi yaratıyor. Zaten bu parti ile koalisyon yapmışlığı da var. Tesettürün yasaklanması, bazı camilerin kapatılması, İslami kuruluşlar üzerindeki denetim ve baskının artırılması, kapsamlı bir fişleme işleminin gerçekleştirilmesi vb.

 

Ebru Hanım bu partiyle çok içli dışlı:


Özetleyelim:

 

Sevgililer Günü dolayısıyla, Viyana’nın Wieden semti/ilçesi’nin ÖVP’li kadınları, mülki idare amiri (cheffe) Susanne Reichard’ın da katılımıyla, Café Wortner’de, aşk şiirlerinin okunduğu bir toplantı düzenlerler. Ebru Bozatlı, yakın dönem Türk edebiyatı konusunda genel bir tablo çizdikten sonra, Nâzım Hikmet ve Can Yücel’den şiirler okur. Dessi Urumova ise Bulgar şair Pejo Jaworow’dan. Lydia Veigl ve Susanne Reichard, özgün dillerinde okunan bu şiirlerin Almanca çevirilerini dillendirirler. Sonrasında, blues ve boogie-woogie piyanisti Christoph Rois’nın performansı izlenir. Köpüklü şarap ve çiçek sunumuyla toplantı tamamlanır. Haberin yer aldığı gazete bz-Wiener Bezirkszeitung Viyana’da çıkan ve parasız dağıtılan, haftalık yerel bir basın organı.

 

Bir tane daha:



Şu:

 

Wieden semti/ilçesi’nin ÖVP’li kadınları, ilkbahar başlarken, yeniden başarılı bir kültürlerarası etkinlik düzenlediler. Café Wortner’de, mülki idare amiri Susanne Reichard’ın, sanatçılar Lydia Veigel ve Dessi Urumova’nın, yanı sıra Ebru Bozatlı’nın da katılımıyla düzenlenen okuma etkinliği tam bir başarı oldu.

 

Ne diyelim?!

 

İslam konusunu görmezden gelip, Ebru Hanım’ın muhafazakâr-liberal ÖVP kartı, AKP’nin muhafazakâr-liberal İslamcı kartıyla eşleşiyor, dersek, çok mu genelleştirmiş oluruz?

 

Peki, ya Türkiye-Avusturya dostluk anlaşmasının 100. Yılı (2024) rüzgârının getirisi, dense?

 

Ya da yüzyılın dönekleri listesinden asla düşme olasılığı bulunmayan, eski Dev-Yol’cu, yeni Saray’cı, Alman vatandaşı, Viyana Eski Büyükelçisi Ozan Ceyhun’un önerisi?

 

Belki de, hem Türk, hem yabancı, “ikisi bir arada” ekonomik formülünün denenme arzusu.

 

Nasıl yani?

 

Eğer Ebru Hanım Avusturya vatandaşıysa, Avusturya yasaları gereği, Türk vatandaşlığından çıkmış olmalı. Bu durumda, yerli ve milli sanat yönetmeni ölçütünden ödün vermeden, Avusturyalı bir uzman getirtilmiş olmuyor mu?

 

Neyse ne canım! Sonuçta, AB, Avrupa, Batı filan dersin; hırlayanların çenesi de kapanır, AB’ye jest de yapılmış olur. Zaten gelenin önüne ne yapacağı konuyor.

 

CSO Arabeske bulanıyor

 

Arabesk deyip geçmeyin; şu anda, Türkiye’deki bütün müzik türleri arasında, ülke müziğini temsil ve yönlendirme işlevi, arabeske verilmiş durumda. Üstelik en üst düzeyde “resmi”leştirilerek; Saray’daki, Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Politikaları Kurulu’nda, müziği temsilen tek bir isim var: Arabesk baronu Orhan Gencebay. Bunun, İslamcıların Laik Cumhuriyet’in müzik yaklaşımına anlık bir tepkisi olduğu düşünülmemeli. Çünkü Gencebay iki dönemdir (2018 ve 2025 atamaları) bu niteliğini koruyor. Ayrıca, Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ne, Erol Sayan’dan 3, İdil Biret’ten 6, Ajda Pekkan’dan 7, Ahmet Özhan’dan 9, Yalçın Tura’dan 10 yıl önce kavuştu (2015).

 

Arabesk o derece resmileşti ki, Gülseren Gül adlı arabeskçi, Türk Patent’e başvurarak, 15 Ağustos 2024 ile 29 Mayıs 2025 tarihleri arasında, “arabesk” ile başlayan bir dizi ifadenin patentini aldı: Sek arabesk, best arabesk, 90 arabesk, arabesk gecesi, arabesk, arabesk kraliçesi, %100 arabesk, biz bize arabesk, sadece arabesk, arabesk gazinosu… Bunlardan herhangi birini kullanarak konser, yayın filan yapmaya kalkarsanız, bu hanımdan izin almanız, kendisine para ödemeniz gerekir.

 

Daha da anlamlı olanı, Karadenizli hanım ablamızın, Karadeniz müziğine arabesk bulaştıran kişi olarak tescil edilmiş oluşu. Malum, Karadeniz müziği tarihsel olarak arabeske uzaktır. Oradan pek arabeskçi çıkmaz. Cengiz Kurtoğlu dışında birilerini bulmak kolay değildir. Roman kökenlere sahip olduğu savlanan Samsunlu Orhan Gencebay, doğal olarak, istisna bile sayılmaz. Samsunlu Gülseren Abla, bu anlamda, ikinci istisna olmalı.

 

Karadeniz-arabesk ilişkisinin sanatsal anlamından çok, siyasal anlamının önem ve değer taşıdığını belirtip, geçelim.

 

Arabeskin, İslamcı liberal rüzgârın uzantısı olarak CSO Ada’da resmiyet kazanması, saptayabildiğimiz kadarıyla, ilk kez, 27 Mart 2022’de, Ozan Binici döneminde olur. Şarlo Hakan (Şensoy), yanına Çağ Erçağ ve Nurhan Renda’yı alıp, Bukalemun adlı bir curnata topluluk kurmuştur (2015). Senfonik Anadolu Rock adını verdikleri konserler düzenlerler. Arabeske bir de Anadolu rock üzerinden meşruluk sağlamak için, repertuarlarına Orhan Gencebay’dan da parça alırlar.


Şarlo Hakan’ın başarı sırrı: Tek kulak+kırmızı şalvar.
Şarlo Hakan’ın başarı sırrı: Tek kulak+kırmızı şalvar.

Şaşırtıcı değil; Şarlo Hakan’ın babası, alaturkanın ağır toplarından Alaeddin Şensoy. İTÜ-TMDK’nın gerici çevresi, adamcağızın yüzü suyu hürmetine bu Şarlo’yu orada okuttu, keman çaldığını zannetmesini sağladı. Şarlo durur mu, bu defa da “şeflik yapacağım”, diye tutturdu. Allahtan İslamcılar iktidardaydı da, rica minnet iş ayarlandı. Saray rejimine geçilince,2018’de, bunu İzmir Senfoni’ye şef yaptılar. “İzmir İzmir olalı böyle komedi görmedi” cinsinden geçen birkaç sezon sonunda, 2022’de bageti elinden almak zorunda kaldılar.

 

Oysa Ozan Binici için musikimizin nadide şahsiyetlerinden biri; aynı meşkhanenin çeşmesinden nasiplenmişler. İkisi için de arabesk değerli bir müzik. Hatta ha caz, ha Anadolu rock, ha arabesk…

 

Şarlo’nun Bukalemun’u, Gencebay parçalı ikinci konserini de, 7 Ocak 2023’te verir. Yine Ozan Binici dönemidir.

 

Ardından, Barbaros (Hayrettin Öneşol) adlı şarkıcı, 16 Mayıs 2023’te, Babalar adlı konserine çıkar. Şöyle söyler: “Türk halkının “baba” dediği Orhan Gencebay, Müslüm Gürses, Ferdi Tayfur, Selami Şahin, Edip Akbayram, Ferdi Özbeğen, Yıldırım Gürses, Dario Moreno, Tanju Okan, Cem Karaca, Fikret Kızılok, Bülent Ortaçgil, Zülfü Livaneli, Barış Manço, Timur Selçuk, Neşet Ertaş…”

 

Arabeskin meşrulaştırılma aracı olarak, bu kez “baba” kavramı altında kimlerle ve hangi müzik türleriyle yan yana getirildiği konusunda yoruma gerek yok, sanırım. Bu konserin gerçekleştiği dönemde, CSO Ada sanat yönetmeni yine Ozan Binici’dir.

 

2 Aralık 2023’te, yine Bukalemun, yine Ozan Binici.

 

30 Kasım 2024’te, 45’lik Şarkılar başlıklı konserin solisti opera sanatçısı Tevfik Rodos, arabeskin klasiklerinden Dilek Taşı’nı söylemeyi görev bilir. Sanat yönetmeni artık Hafize Çağla Özden’dir.

 

30 Ocak 2025 bir dönüm noktası olacaktır. CSO Ada’da ilk kez başından sonuna arabesk bir konsere tanık olunur: Müslüm Gürses Şarkıları. Üstelik bu şarkılar, devlete ait, Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü (GSGM) bünyesinde bulunan,  İstanbul Devlet Modern Folk Müzik Topluluğu tarafından seslendirilecek ve GSGM Yardımcısı Enver Merallı tarafından okunacaktır. Arabesk artık “modern folk”tur. Sanat yönetmeniyse Hafize Çağla Özden.

 

Arkası gelir; 21 Nisan 2025’te, Ferdi Tayfur Anısına-Hatıran Yeter konseri. Yine İstanbul Devlet Modern Folk Müzik Topluluğu, yine Enver Merallı, sanat yönetmeni koltuğunda yine Hafize Çağla Özden.

 

12 Mayıs 2025’teki konserin adı, Senfonik Arabesk. Bundan sonra, CSO Ada’daki arabesk konserleri, mekânın adına uygun olarak, “senfonik” nitelemesiyle adlandırılacaktır. Senfonik Arabesk konserini Senfonik Zafer Çebi Orkestrası seslendirir, solist ise Sedat Yüce’dir. CSO sanatçıları, saptayabildiğimiz kadarıyla, ilk kez kendi evlerinde, Senfonik Zafer Çebi Orkestrası’nın oluşturucu unsurları olarak, baştan sona arabesk bir konserde çalarlar. Koltukta hâlâ Hafize Çağla Özden oturmaktadır.

 

6 Ekim 2025. Senfonik ve Nostaljik Bir Gece konseri. Yine Senfonik Zafer Çebi Orkestrası ve Sedat Yüce. Tabakta senfonik Ümit Besen, Arif Susam vb. CSO sanatçılarının katkısıyla. Fakat bu kez bir değişiklik var. Bakanımızın ifadesiyle, “Uzun yıllar Avrupa’da kültür-sanat alanında yöneticilik yapmış, tecrübesiyle kurumlarımızın kültür-sanat vizyonuna değerli katkılar sunacak olan” Halit kızı Ebru Akçatepe kumanda merkezinde. Ayağının tozuyla, vizyonerliğini kanıtlıyor.

 

17 Kasım 2025’te, Senfonik Müslüm Gürses Şarkıları. Musa Göçmen Orkestrası çalar, Hakan Taşıyan söyler. Ebru Akçatepe’nin Avrupa deneyimi, proje geliştirme yeteneği ve vizyonerliği savlarının hiç de temelsiz olmadığı iyice anlaşılmıştır.

 

Ve 3 Aralık 2025. Yeniden Senfonik Arabesk Konseri. CSO sanatçılarının katılımıyla, Senfonik Zafer Çebi Orkestrası ve Sedat Yüce. Ebru Akçatepe’nin, AKM ve CSO Ada sanat yönetmenliği için, uluslararası ölçekte yapılabilecek en doğru seçim olduğu, tartışmasız biçimde gözler önündedir.

 

Pişkin bir müdire: Sibel Ayhan Bayer

 

Yukarıda belirtilen arabesk konserlerinde yer alan, bizim saptayabildiğimiz CSO sanatçıları: Özge Özerberk (keman), Elif Nayman (keman), Tuğba Tamer Türeli (keman), Barış Uluçınar (viyola), Semih Bostancı (viyola), Hakan Hürkan Şahin (viyolonsel), Yaz Irmak (viyolonsel).

 

Biraz daha somutlaştıralım:



Sibel müdire ya CSO’nun yasal metinlerini dahi bilmeyecek ölçüde cahil, ya Saray’ın “resmi” kabul ettiği arabeskin, CSO’nun da “resmi”si olabileceğini sanacak kadar bilinçsiz, ya arabeske hayran olabilecek ölçüde düşük beğeni düzeyine sahip, ya da arabesk konserlerinde çalan CSO’lular üzerinden çıkar sağlıyor. Her dört olasılık da aynı sonuca çıkıyor: Hiçbir koşulda o koltuğa layık biri değil. Sorumsuz, çıkarcı, kurum bilgi ve görgüsünden uzak, kıkırdak omurgalı bir işbirlikçi…

 

Oysa CSO ile ilgili yasal düzenlemeler çok açık; müdürün izni olmadan, hiçbir sanatçı başka bir etkinlikte yer alamaz. Bağlayıcı olan bu kuralın gerekçesi, CSO’nun sanatsal görev ve işlevinden sapmasını önlemek olduğu kadar, kurumsal gelenek ve bilinç derinliğini de arttırmaktır.

 

Dolayısıyla, Sibel müdire, adı geçen sanatçılara, kaşe karşılığı, yılışık arabesk konserlerde çalmaları için izin vermiştir. Bırakın işin etik cephesini, CSO ile ilgili yasal düzenlemeler yürürlükte olduğuna göre, verdiği izin yasaya açıkça aykırıdır. Suç işlemiştir. Yok, bu kişiler, burnunun dibindeki konsere korsan katıldılarsa, gereğini yapmış olmalıdır. Yapmadıysa yine suç işlemiştir.

 

Çok güçlü o olasılığa gelince; Sibel müdireye göre, CSO’luların arabesk çalmaları, CSO’nun görev, işlev, kurumsal gelenek ve bilinciyle birebir örtüşmektedir.

 

Eh, Yeni Akit’in Sibel müdire hayranlığı boşuna değil ki!

 

Kepazeliğe bakın ki, 7 arabeskçalar CSO’ludan, ki geçici görevle orkestrada olan biri çıkarılırsa 6 kişi kalıyor, 4’ü bu arsız müdirenin yönetim kurulu üyelerinden: Elif Nayman, Tuğba Tamer Türeli, Hakan Hürkan Şahin, Yaz Irmak. Yani, CSO’nun tarihsel ve sanatsal kimliği ve kişiliğini “resmen” korumakla görevli Yönetim Kurulu üyeleri ve müdür, CSO’ya tuzak kurmakla kalmıyor, ceplerini dolduracak tezgâhı da kuruyorlar.

 

İslamcılar bu sefer gerçekten de 12’den vurmuşlar; müdire hem parayı, hem modayı çok seviyor: Ülkem Özsezen Quartet adlı bir caz topluluğu var. Müdire, yanına 4 CSO’luyu da alıp —Yusuf Çelik, Ayça Akünal Özalp, Gökçen Erdem, Fevzi Onur Ustabaş— bu grup ile beraber, Karma Nonet Project adıyla, 7 Nisan 2025’te, CSO Ada’da caz konseri veriyor. Nemalandırdığı Yusuf Çelik de yönetim kurulu üyesi.

 

CSO müdiresi caz, yönetim kurulu üyeleri arabesk çalıyor!

 

Ama bir dakika! Bunlar sade suya değil ki; “senfonik”…

 

Ha, o zaman oldu!


CSO müdiresi Sibel Ayhan Bayer’in en büyük şansı: Mustafa Kemal’in hayatta olmaması.
CSO müdiresi Sibel Ayhan Bayer’in en büyük şansı: Mustafa Kemal’in hayatta olmaması.

İşbirlikçi müdirenin yalakalık ve sırnaşıklık düzeyi bu kadarla kalsa iyi; liyakat fukarası, yüzsüzlük ve pişkinlik zengini kadın, Anıtkabir’i de kirletmeye ant içmiş:

 

12 Mayıs ve 6 Ekim “senfonik arabesk” rezaletlerinden sonra, 27 Ekim 2025 tarihinde, arabeskçalarlar da dahil, CSO sanatçılarını Anıtkabir’e götürüyor. CSO’nun 200. yılı ziyaretiymiş. Mozoleye çelenk koyuyor, ardından, en ufak bir utanma, sıkılma duymadan, o leş gibi elleriyle bir de Özel Defteri kirletiyor:

 

"Cumhuriyet'imizin Kurucusu, Ulu Önder, Aziz Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 1924 yılında Ankara'ya davet ederek yüce makamınızın ismi ile onurlandırdığınız Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestramız, bugün kuruluşunun 200. yıl dönümünde size saygı, minnet ve sevgilerini sunmak üzere tüm sanatçı ve personeli ile huzurunuzdadır.

 

1826 yılında kurularak temelleri Osmanlı'dan Cumhuriyet'e uzanan bu büyük sanat kurumu, sizin 'sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir' sözünüzün rehberliğinde, iki asırdır milletimizin duygularına, inancına ve çağdaşlaşma ideallerine ses olmaktadır. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası, evrensel düzeyde çoksesli müzik icra eden bir kurum olmanın ötesinde gelişen ülkemizin, köklü bir kültürünün ve yaşayan bir sanat geleneğinin ülkemizde ve dünyada öncü temsilcisi olmuştur.


'Güzel sanatlarda muvaffak olmak, bütün inkılaplarda başarıya ulaşmak demektir' sözünüzle muasır medeniyetler seviyesine yükselmek için kültür ve sanatın önemini vurgulamanız, çalışmalarımıza yön ve güç vererek bizlere ilham olmuştur. Sanatçılarımızla kuşaktan kuşağa oluşturduğumuz kültürel mirasımızı yüce önderliğiniz ve Cumhuriyet'imizin kuruluş ilkeleri doğrultusunda koruyup gelecek nesillere aktarmak en önemli ilkemiz ve görevimizdir. Ülkemizin kültürle var olma yolunda, bizlere verdiğiniz görevlerin bilinci ile temsil ettiğimiz değerlere ve manevi mirasımıza her zaman sahip çıkacağımıza ve çalışmalarımıza büyük özveri ve kararlılıkla devam edeceğimize huzurunuzda söz veriyor, aziz hatıranız önünde saygı, minnet ve bağlılıkla eğiliyoruz."


Şaka gibi, değil mi?


Arabeskçalar CSO’lular, “milletimizin çağdaşlaşma ideallerine ses olmakta”larmış, “ilham”larını “Ulu Önder, Aziz Gazi Mustafa Kemal Atatürk”ten almaktalarmış, bunların “en önemli ilke ve görevleri, kültürel mirasımızı Cumhuriyet'imizin kuruluş ilkeleri doğrultusunda koruyup gelecek nesillere aktarmak”mış, arabeskçalarlık, “Ülkemizin kültürle var olma yolunda, manevi mirasımıza her zaman sahip çıkmak” anlamına geldiği gibi, CSO’nun temsil ettiği “köklü bir kültürünün ve yaşayan bir sanat geleneğinin” de göstergesi oluyormuş!


Yazarken de okurken de insanın kusası geliyor;


Laik Cumhuriyet’in yüksek sanat kurumlarına sülük gibi yapışmış bu yaratıklar kimlerdir?! Nereden türediler?! Hangi zehirli toprakların, hangi kıraç dünyaların yaban otlarıdırlar?!

Asla sanatçı değilsiniz, olamazsınız. Yalnızca çalgıcısınız. “Ver parayı çalsın” türüsünüz…


Mûsika-i Hümâyûn’un ne olduğunu yeniden anımsatalım:


Osmanlı’nın, içinde her türden müzik, Karagöz, Ortaoyunu türü eğlencelikler, küçük ölçekli dans ve sahne etkinlikleri olan yapının çatısına verdiği ad. İşte, CSO Ada denilen garabet, Laik Cumhuriyet’in bilinç ve özenle ayrıştırdığı bu yapının yeniden yaşama geçirilme çabasıdır. CSO ise artık içinde her türden müziğin var olabildiği bir topluluğun adı. Bu modelin oturtulma çabasının simgesel triosunu, Şef Şehzade Cem’i’i, Sibel müdire ve CSO Ada Sanat Yönetmeni (Ozan Binici, Hafize Çağla Özden, Ebru Akçatepe) oluşturuyor.


Tamam da, Mûsika-i Hümâyûn’un bir de “eğitim” ayağı vardı. CSO’da bu yok ki, diyebilirsiniz.


Yanılıyorsunuz; var. Adına CSO Akademi diyorlar. Temelleri, ne tesadüftür ki, Saray rejimine geçildiği 2018’de atıldı. Nitekim 2022’de müdire yapılan Sibel Hanım, ilk hedeflerinden birinin, bu eğitim işlevini “hayata geçirmek” olacağını söylemişti. (sabah.com, 5 Nisan 2022)


Artık bitirelim. O ekibe bir müjdeyle:


Koşun, koşun; Emrullah Ağa oğluna Senfonik Sünnet Düğünü yapacakmış. Kaçırmayın. Müdireniz rezervasyonunuzu yaptırsın. Hem çalar, hem de kazanın dibinde kalmış pilav ile zerdeyi kaşıklarsınız. Müdireyi de unutmayın ha; salyalı ağzını açmış sizi bekliyor olacaktır.


O arabesk konserlerden aldığınız para, Laik Cumhuriyet’e biçtiğiniz değerdir. Ancak aynı zamanda, sizin de değerinizdir.


Siz utanmıyorsunuz ama, Laik Cumhuriyet sizden utanıyor…




Yorumlar


bottom of page