top of page
Pink Poppy Flowers

“İlim Yayma” dümbeleği olarak İDOB ve İDSO

Şeriatçı İlim Yayma Cemiyeti/Vakfı ile Laik Cumhuriyet’in yüksek sanat müzik kurumlarından İDOB ve İDSO siyasal baskı sonucu yan yana getirilmiştir.



MELİS GÖNENÇ


29 Kasım gecesi TRT 2’nin canlı olarak verdiği, İstanbul AKM’de düzenlenen İlim Yayma Ödülleri 2025 törenini izlediniz mi?


Hayır mı?


Tamam; Laik Cumhuriyet değerlerinin bir kez daha ayaklar altına alındığı bu türden “şer’î temâşâ” ilginizi çekmiyor. Doğaldır. Eğer olaya İDOB ve İDSO gibi, Laik Cumhuriyet’in yüksek sanat kamu kurumları bulaştırılmamış olsaydı, bizim de ilgimizi çekmeyecekti.

Tam karşıdaki Taksim Camisi’nde yapılması daha uygun olabilecek böyle bir törenin, AKM’de yapılıyor oluşunun, mutlaka ki, “deruni” anlamları vardır.  Cenâb-ı Mevlânın takdiri diyelim…


Devasa sahnenin devasa fonunda, “Türkiye’nin Akademi Ödülleri-İlim Yayma Ödülleri” yazısı. “Akademi” deyince, ister istemez, önü ilikli bir ciddilik, bilimsel ağırlık izlenimi doğuyor. İçinizden, “Eğer bu bizim bildiğimiz “İlim Yayma”nın işiyse, “İslami Akademi” demek daha doğru olurdu” diyorsunuz. O sırada, gözünüz orkestra çukurundaki senfonik orkestra ve koroya takılıyor; şüpheye düşüyorsunuz: “Acaba bu, o şeriatçı İlim Yayma değil mi?”


Hadi hayırlısı…


Cumhurbaşkanı’nın salonu şereflendirmesinin ardından tören başlıyor. İki saate yakın sürecek temaşanın sunucusu, gecenin en fazla “Sayın Cumhurbaşkanım” diyen, yarı Türkçe yarı Osmanlıca söylemli, dizi film oyuncusu kıvamında bir kardeşimiz. Meğer İlim Yayma Cemiyeti’nin iletişim vaziyetlerine bakıyormuş.


Açılış cümlesi:


“Medeniyetimizin irfan ocağı, ilim ve hikmetin gür sesi İlim Yayma Cemiyeti ve İlim Yayma Vakfı’nın birlikte organize ettiği…”


Evet, evet; bu, gerçekten de o bildik, Laik Cumhuriyet düşmanı, şeriatçı İlim Yayma.

Çok kısaca, “irfan, ilim, hikmet” abidesi Cemiyet’in şeceresi, zihniyeti:


Bir gericilik ocağı: İlim Yayma Cemiyeti


Laik Cumhuriyet, tarihsel olarak, 1917 Ekim Devrimi’nin çocuğudur. Kurtuluş Savaşı Sovyet desteği olmadan kazanılamazdı. Nitekim Cumhuriyet’in kuruluşunu izleyen bir dizi önemli yönetimsel ve kültürel dönüşümün, bu gerçek ile yakın ilişkisi vardır. Bunlar içinde en önemlilerinden biri, Osmanlı’nın şeriat hukuku ve eğitim (medrese) anlayışının kaldırılıp, yerine medeni hukuk ve çağdaş eğitimin konmasıdır. Osmanlı saray müziği olan alaturka, Osmanlıca adlı Esperanto ve Osmanlı yazınının (Divan Edebiyatı) “milli” sayılmama kararı, bu sürecin doğal uzantısıdır. Laik Cumhuriyet’in Milli Eğitim müfredatı buna göre düzenlenecektir.


İslamcı-gerici kesimler, Laik Cumhuriyet’in hukuksal, yönetimsel ve kültürel değerlerinin altyapısını oluşturan bu tarihsel gerçek ve zorunlu sonuçlarını hiçbir zaman kabullenmediler. Ancak, kendileri açısından sonu trajik sayılan birkaç deneme dışında, seslerini de çıkaramadılar. Ta ki 1950’de, Demokrat Parti (DP)’nin seçimi kazanmasıyla, Menderes’in iktidara gelişine kadar.


Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’nda izlediği Nazi yanlısı yanlış siyaset yüzünden, Sovyet dostluğunu kaybetmiş, fatura gelince de, koşarak ABD’ye sığınmıştır. Bunun faturası daha da ağır olacaktır: Kore Savaşı, NATO, ekonomik bağımsızlığın yitirilmesi, başta İslamcılık, Laik Cumhuriyet’in kapıya koyduğu gerici akımların bacadan girmeye başlamaları vb.


İşte, İlim Yayma Cemiyeti’nin kuruluşu tam da bu tarihsel momente, 1951 yılına denk gelir. Aynı yıl, o tarihe kadar yapılmış en kapsamlı TKP tutuklamalarına tanık olunmasıysa elbette tesadüf değildir.


1952 Ağustos’unda kamuoyu önüne bir bildiriyle çıkacak olan İlim Yayma Cemiyeti’nin amacı, “memleketin şiddetle ihtiyacı olan dini ve ahlaki müesseseler kurmaktır.”


Dini ve ahlaki müessese nedir mi?


İmam-hatip okuludur.


Neden “şiddetle ihtiyaç” vardır?


Çünkü Laik Cumhuriyet dinsel eğitimi (medrese) çağdışılık, gericilik olarak tanımlayıp, yasaklamıştır.


Laik Cumhuriyet döneminde açılan ilk imam-hatip okulunu, 17 Ekim 1951’de bu cemiyet kurar. Bugüne dek, aktifinde 100’ü aşkın imam-hatip okulu bulunuyor. Yanı sıra, yurtlar, burslar, kurslar, konferanslar, seminerler ve Laik Cumhuriyet değerlerine şaşı bakan yüzlerce, binlerce dini bütün genç, öğretmen, akademisyen vb.


Menderes’in palazlandırdığı bu cemiyet, 12 Mart faşizmiyle daha da serpilip, 1973’te, kurumsal ve yasal meşruluğunu derinleştirmek amacıyla, İlim Yayma Vakfı’nı kuracaktır. 70’li yılların çatışmalı ortamında, ABD’nin anti-Sovyetik yeşil kuşak siyasetinin meşru aparatı sıfatıyla, sağ blokun ideolojik mühimmatı işlevini görecek, doğal olarak da, 12 Eylül ve Özal liberalizminin Türk-İslam Sentezi’ni oluşturan beyin ve kadro rolüne kolayca yerleşecektir.


İslamcı yıllar ise doğrudan iktidar koltuğuna oturduğu dönemdir.


2004’te 60 olan şube sayısı, bugün 186; 38 olan yurt sayısı 152; ayrıca, bünyesinde, Özel İrfan/YETEV Eğitim Kurumları, İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi (2010) vb.


Sahne ortasına kurulmuş, yüksek merdivenli, ortasından sunucu, ödüllü akademisyenlerin inip sahne yüzeyine ulaştığı, sözde kütüphane kılıklı gazino dekoru.
Sahne ortasına kurulmuş, yüksek merdivenli, ortasından sunucu, ödüllü akademisyenlerin inip sahne yüzeyine ulaştığı, sözde kütüphane kılıklı gazino dekoru.

Akademi ödülü mü, bilim dünyasını İslamcı kapıya bağlama çabası mı?


Saray rejimine geçiş (2017-2018), İslamcıların zayıflamaya başladıkları bir döneme denk gelmiştir. Dolayısıyla, meşruluk kaygıları artmış, bunun sonucunda, Laik Cumhuriyet’in, diğerlerinin yanında, eğitim ve kültürle ilgili en önemli iki kurumuyla -yüksek sanat ve yükseköğretim- kendi şeriatçı yapılanmalarını yan yana oturtma (cohabitation) uygulamasını sıkılaştırarak, siyasal meşruluk tabanlarını genişletmeye yönelmişlerdir.


İşte, “Türkiye’nin Akademi ödülleri” adıyla pazarlanmaya çalışılan, İlim Yayma Cemiyeti/Vakfı’nın İslamcı etkinliğinin gerçek amacı budur. Yalnızca siyasal içerikli, simgesel bir algı operasyonudur ve İslamcıların iktidardan gidişleriyle birlikte tarihe karışacaktır. YÖK’ün dağıttığı akademik unvanlar ne ölçüde bilimsel ciddilik taşıyorsa, bu ödüller de o kadar ciddilik taşımaktadır.


Bu yıl dördüncüsü verilen ödüllerin dağılımına bakarken, öncelikle, tesadüfi sayılmayacak bir özelliğe dikkat çekmeli: Üç dalda verilen ödüllerden biri mutlaka vakıf, yani, özel üniversiteye gidiyor (Yeditepe-2019, Medipol-2021, Fatih Sultan Mehmet-2023, Koç-2025). “Büyük ödül” olarak adlandırdıklarını, ilk iki yılda, özel üniversitelere verdiklerini ayrıca belirtmeli. Medipol’ün, İslamcıların eski sağlık bakanı Fahrettin Koca’ya ait olduğu, yanı sıra, bu ödüllerin sponsorlarından da olduğu biliniyor. Böylece, İslamcılar “liberal” eğitim siyasetlerini bir kez de “ilim ödülü” üzerinden kutsayıp, meşrulaştırmış oluyorlar.


Sosyal bilimler alanındaki ödülün, kendi ideoloji ve zihniyetlerine yakın kişilere verilmesinde bir tuhaflık zaten yok. (İlyas Kemaloğlu, Hümeyra Özturan, Zekeriya Kurşun, Şener Aktürk)


Bu yıla kadar, mutlaka, denetimlerinde olan, İstanbul, Ankara dışındaki bir Anadolu üniversitesine ödül veriyorlardı (Van Yüzüncü Yıl-2019, Erciyes-2021, Atatürk-2023). Bu yıl ilk kez Ankara, İstanbul dışına çıkmadılar. Ancak büyük ödülü, kendi kurdukları (2010) Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi’nden, kendilerine yakın bir kardeşlerine, Özcan Erel’e verdiler. Ankara ve İstanbul’un akademik dünyasındaki desteklerini epey yitirmiş olmaları, her iki kentteki CHP ağırlığının akademia üzerinde giderek artan etkisi, bu kararlarında anlamlı bir rol oynamış olmalı. Bu yılın diğer iki ödülünün ODTÜ ve Koç Üniversitesi’ne gidişi, bu varsayımı doğrular nitelikte.


Ödüllerin yalnızca siyasal amaçlı olduğunu belirttik.


Açalım:


a) İslamcılar artık yolun sonundalar. Yani, siyaseten, meşruluk alanlarını genişletmek zorundalar. Bunun için neler yaptıklarını hep birlikte izliyoruz. Oysa bu iş, öncelikle, kamuoyu nezdinde güçlü, derin ve mutlak denetim sahibi iktidar izlenimi yaratmaktan, daha doğrusu, eski konumlarını korudukları inancını canlı tutmaktan geçiyor. O nedenle, son yıllarda, beyin göçü, adrese teslim kadro, sahte diploma, akademik nitelik ve üretimde ciddi düzey düşüklüğü, genel liyakatsizlik, YÖK faciası gibi sorunlar ile kansız kalmış yükseköğretimde her şeyin çok iyi gittiği, dünya çapında buluşlar gerçekleştirildiği, üstelik bunların bir iki tane olmayıp, yüzlerce olduğu algısını yaratmak önem taşıyor. Tabii, bir de, İslamcılar ile akademia arasındaki uyum ve işbirliği imgesini. Tören konuşmalarında, gerek Erdoğan’ın, gerek oğlu Bilal’in, gerekse ödül komisyonu başkanı Turkcell İdris’in (Sarısoy) aynı şeyi, 174 üniversiteden 1324 ödül başvurusu ile rekor kırıldığı bilgisini, ısrarla vurgulamalarının tek nedeni budur.


b) Yine her üçünün de, 2027’den itibaren artık bu ödüllerin uluslararası nitelik kazanacağını belirtmeleri, hatta Erdoğan’ın bir adım daha atıp, bu ödüller için, “Niçin bizim bir Nobel’imiz olmasın?” deyişi de aynı siyasal amaca yöneliktir.


İlim Yayma Vakfı’nın başında bulunan, siyasal literatürümüze Bilal oğlan adıyla geçmiş oğul Erdoğan’ın, bu ödüllerin “Türkiye’nin en saygın, dünyanın ise sayılı özgün akademik ödüllerinden” olduğu bilgisini katmerleyen müjdesine gelince;


“Yeni hedefimiz 2027’den itibaren artık uluslararasılaşma, küresel bir ödül… 2027’de dünyanın farklı ülkelerinden akademisyenlerin de başvurduğu, bilim dünyasında bir referans noktası olarak anılan, uluslararası ölçekte saygın bir ödül programı. Bu hamle, Türkiye Yüzyılı hedeflerine ulaşmak için de çok gerekli bir hamledir.”


Kısacası, iki yıl içinde, ha İlim Yayma Ödülleri, ha Nobel… O derece “saygın”, o ölçüde “referans noktası”


Bunun gerçekleşebilmesi hiç zor değil; bugünkü gibi, güçlü ve etkili konumumuz ile gündem belirleyip, dünyaya yön vermeye devam etmemiz yeterli.


c) Tören boyunca sıkça duyulan bir cümle de şu: “Marifet iltifata tabidir” (üç kez dillendirildi). İlk başta “iltifat”tan ne anlaşıldığı pek belli olmadı. Hatta bu derece “yüksek ve saygın” bilim ödülleri töreninde, devamı, ”satılmayan meta zayidir” biçimindeki cümlede ısrar oldukça tuhaf tınladı. Gerçi İslamcıların doğuştan esnaf oldukları biliniyor ama, yine de… Neyse, sonunda, Erdoğan, iltifatı somuta bağladı: Büyük ödül beş milyon, diğer ikisi ikişer milyon. Yanı sıra, bazı devlet kurumlarının siparişleri falan da söz konusu. Ülkedeki ekonomik durum dikkate alındığında, epey kanatlı rakamlar…


Böylece, İslamcılar akademik dünyaya sempatik bir selam ve mesaj göndermiş oluyorlar.


Oğuldan babaya ilmi gecenin anlam ve önemini belirten evladiyelik armağan...
Oğuldan babaya ilmi gecenin anlam ve önemini belirten evladiyelik armağan...

Akademik ödül mü, siyasal şov mu?


Ödüllerin ve törenin baskın siyasal içeriği o derece belirgin ki, kimsenin ayağı frende değil.


Sunucu ödül törenini başlatıyor:


“Her hayırlı işin başı, kelamların en güzeliyle başlar. Gönüllerimizi tezyin, ruhlarımızı teskin etmek üzere, Kur’an-ı Kerim tilavetini gerçekleştirmek için, kıymetli hocamız Mustafa Altın’ı davet ediyorum.”


Kıymetli hocamız Mustafa Altın, Bakara ve Fâtır sureleriyle, gönül ve ruhlarımıza yönelik gerekli işlemi gerçekleştirdikten sonra, dekor değişimi için perde kapanıyor.

Bu sırada, dev perdeye yansıtılan, “Ey Rabbimiz, ilmimizi arttır!” niyazı, bilim/akademi ödülleri gecesinde olduğumuzu bir kez daha anımsatıyor.


Ardından, hologramlı falan, “lansman” edalı bir anlatı; İslam coğrafyasının 8-13. yüzyıllar arasındaki bilimsel düşünce sıçrayışı:  Semerkant, Harizmi, Tusi, Fergani, Biruni, Farabi, İbn Sina vb. 14-20. yüzyıllar arası boş. Doğrudan 21.’ye atlıyoruz. İslam dünyasının lideri olan bize:


“Bu topraklardan yükselen ilim, zamanı aşan bir yankı oldu; bugün ülkemizde, savunma teknolojileri, çevre bilimleri, biyoteknoloji, nanoteknoloji, mekatronik, sosyal bilimler, uzay teknolojileri, kuantum, veri bilimi, yapay zekâ uygulamaları, kozmik ışın fiziğinde önemli adımlar atıldı.”


İlim Yayma Cemiyeti, İslam bilim geleneğinin doğrudan bize yansısı olan bu alanlardaki önemli sıçrayışımızı “dünyaya taşıyor”muş.


Bilal oğlanın konuşması, durumu daha da ilginç hale getiriyor:


“İşte tam da böyle bir dönemde, İstanbul’dan yükselen bu ses, İlim Yayma ödülleri, sadece bir ödül töreni değildir. Biz bugün burada, ilmi susturmaya çalışanlara, hakikati bastırmak isteyenlere inat, hakikati cesaretle yücelten hocalarımızı baş tacı ediyoruz.”


Büyük ödülü alan Özcan Erel, biyokimyasal ölçüm yöntemi, Barış Bayram ise, MEMS nöristör yapısı geliştirmesiyle ödüle layık görüldüklerine göre, bu alanlarda “hakikati” bastırmaya çalışanlar olmalı, diye düşünüyorsunuz.


Hayır, öyle birileri yok. Zaten Bilal oğlanın da derdi bu değil; Gazze’den söz ediyor. Bu ödüller ve törenin, İsrail’in Gazze’deki vahşetine karşı “yükselen ses” olduğunu söylüyor.

Sayıklıyor mu?


Hayır. İslamcıların bu yıl, Sosyal Bilimler alanında ödül verdikleri, Koç Üniversitesi’nden Şener Aktürk’ün, “Not So Innocent: Clerics, Monarchs, and the Ethnoreligious Cleansing of Western Europe” başlıklı makalesine yaslanıyor. Çünkü sahnede Gazze konusunu çağrıştıracak başka bir şey yok.


İyi de, makaleyi okumuş mu? Çünkü orada tam tersi yazılı; Yahudilere yönelik vahşetten söz ediliyor.


Bilmem ki. Bilal oğlana sormalı. Herhalde ödül vereceği kişiler hakkında bir araştırma yaptırmış, “olumlu” sonuç gelince, “bir kez de kendim bakayım”, dememiştir. Ya da, Aktürk kıymetimizin düşünceleri, İslamcıların İsrail’e yönelik gerçek bakış ve siyasetlerine uygun düşmektedir.


Çok kısaca Şener Aktürk, nam-ı diğer Koç Şener


İslamcıların, Koç Şener’e yanlışlıkla İlim Yayma ödülü vermediklerini anlamanız için, sözü edilen makaleyi okumanız, biraz da bu kıymetimizin formasyonuna göz atmanız yeterli.

44 yaşındaki Koç Şener tam bir liberal. Orta ve lise eğitimi Özel Koç Lisesi, üniversite eğitimi ABD, üniversite hocalığı Koç Üniversitesi. Etnik ve dinsel azınlıklar konusuna bayılıyor. Yaptığı yayınların çoğu bu alanda. Çok da uyanık; neoliberal dönemde, iki akademik meşruluk unsurunun vazgeçilmez olduğunu genç yaşta kavrıyor: Amerika ve Yahudilik sempatisi.


Yaşamını bu iki eksene oturtuyor. O andan itibaren, neyi nasıl düşünmeniz gerektiği zaten çok belli: Sovyet/Rusya düşmanlığı, ulus-devlet kavramına mesafeli duruş, “azınlık” kavramının önemi, “dinsel” kategorinin belirleyiciliği, “ahistorical” yaklaşım vb.

Nitekim ilk önemli ödülü, 2013’te Rothschild’den geliyor.


İslamcılar ona çok güveniyorlar; önce TRT World Research Center’a danışman (2018-2021), sonra Ortak Hafıza dergisi yayın kurulu üyesi yapıyorlar (2021). 2009’da doktorasını tamamlıyor. 2010’da başladığı üniversite hocalığının 12. yılında, 2022’de, profesör yapılıyor.


Ödüle layık buldukları makalesi, 2024 yılının ilkbaharında, International Security adlı dergide (cilt 48, sayı 4, s.87-136) yayımlanıyor. Buradaki yaklaşımını, ödül gecesi sunumunda özetliyor.


Şöyle:


Ona gelene kadar, “soykırım, nüfus mühendisliği, etnik temizlik” konusu, literatürde, 19 ve 20. yüzyıllardaki ulus-devlet/modern devletin ortaya çıkışı ile ilişkilendiriliyormuş, değerli kardeşimiz ilgili literatüre üç somut katkı yaparak, bu yanlış görüşü düzeltmiş:


1) Soykırım literatürünü 400, 500 yıl önceye götürmüş.


2) Soykırım “motivasyonunun” milliyetçilik, komünizm, Nazizm gibi modern seküler ideolojiler olmayıp, 13. yüzyılda, “Katolik-Hristiyan” dini olduğunu göstermiş.


3) Soykırım, etnik temizlik gibi nüfus mühendisliğini, mevcut literatür “hükümdarlara, devlet yöneticilerine, siyasi elitlere” atfederken, kendisi bunu, ruhban sınıfına, devletler üstü bir “paralel yapı” olan “Katolik kilisesi”ne ve onun din adamlarına, “dinsel fanatizme” atfediyormuş.


Bu kadarı İslamcılar için yeter de artar bile. Ama Erdoğan’ın bizzat dinleyeceğini dikkate alan Koç’umuz, motora biraz daha yağ koymayı gerekli görmüş olmalı:


“Batı Avrupa devletleri ve Batı demokrasisi, Ortaçağda tüm Müslümanların ve diğer dini azınlıkların yok edilmesi üzerine inşa edilmiştir. Bu, mükâfata layık görülen eserimin ana fikri. Yakın geçmişte ise Boşnaklardan, Arakanlı Rohingyalara [Müslümanlar] ve Filistinlilere kadar, çoğunluğu Müslüman olan halklar soykırıma uğradı. Komşumuz Suriye’de kimyasal silahlardan, endüstriyel işkence merkezlerine kadar, çok çeşitli vahşet araçlarıyla, kitlesel katliamlar ve toplu sürgünlerle, Suriye halkının büyük çoğunluğunun yok edilmeye çalışıldığına ve neredeyse tüm diğer devletlerin Suriye halkını bu zulümlere karşı yapayalnız bıraktığına maalesef şahit olduk. On yılı aşkın bir süre millet olarak çok büyük bir imtihandan geçtik. Çok şükür, Suriye’de bu büyük zulmün sona ermesinde, soykırıma varan katliamların engellenmesinde ve Suriye’nin özgürlüğe kavuşmasında, Sayın Cumhurbaşkanım, sizin liderliğinizde Türkiye’nin olağanüstü katkısı ve kilit rolü oldu. Bu mucizevi, büyük zafere, milletimizi de ortak eden liderliğiniz için, kendi adıma da size çok teşekkür ediyorum.


Bugün 29 Kasım. Halep’in kurtuluşunun birinci yıldönümü. Bu ödülün böylesi güzel bir yıldönümünde tevdi edilmesi de son derece anlamlı. Halep’in ve Şam’ın kurtuluşu, inşallah, Kudüs’ün ve Filistinlilerin, Arakanlı Rohingyaların, Uygur Türklerinin ve çok çeşitli zulümlere uğrayan daha nice mazlumların kurtuluşunun habercisi ve vesilesi olur.”


Koç’umuzun ödülünü tarikatsever bakanımız Yusuf Tekin’in vermesi, elbette ki, eşyanın doğasına uygundur. Hele bir de şu saptaması:


“İlim Yayma Ödülleri, dünyadaki en özgün ödüllerden biri. Ayrıca, dünyanın en demokratik, en özgürlükçü ödülleri olduğunu ifade etmek istiyorum.”


Rabbim, Koç Şener’imizin, ülkesine hizmetlerini yakın zamanda milletvekili ya da bakan, olmadı, en azından rektör olarak devamını nasip eylesin!


Koç’um Şener Yahudi tarihyazımına destek atıyor


İslamcıların ödüle layık gördükleri makalesinin, “11-16. yüzyıllar arasında, bugünkü İngiltere, Fransa, Macaristan, İtalya, Portekiz, İspanya gibi ülkelerde yaşayan Yahudi ve Müslüman toplulukların, Hristiyan kitleleri etkileyip, onları Yahudi veya İslam dinine geçirmelerinden korktuğu için, Katolik kilisesi tarafından etnik temizliğe tabi tutuldukları” türünden derin “bilimsel”(!) saptamaları bir yana, Papa 14. Leo’nun tam da Türkiye ziyaretine  (27-30 Kasım 2025) denk gelen günlerde, ülkemizin “en saygın bilim ödülleri”ni kazananlar arasında yer alışı, yeterince siyasal bir görüntü sayılmaz mı?

Hepsi iyi hoş da, ödül verdikleri makalenin çok ciddi, hele şu sıralar İslamcılar için çok can sıkıcı bir dikeni var:


Koç’umuz Yahudileri pek seviyor. Tersi durumda zaten ne Koç Üniversitesi’ne girebilirdi, ne de yabancı dergilerde makalesi falan çıkabilirdi. İslamcıların ödüllendirdikleri bu makalesinde de, Katolik kilisesinin başlıca hedefinin Yahudiler ve Müslümanlar olduğunu belirterek, Yahudi tarihyazımının klasik Vatikan düşmanlığını, “Vatikan versus Yahudi-Müslüman blok” formülüyle, soykırım boyutuna taşıyor. Makalede, Yahudi ve Müslüman sözcükleri yan yana 75 kez kullanıyor. 56’sında “Yahudi, Müslüman”, 19’unda “Müslüman, Yahudi” öncelik sıralamasıyla.


Sanırım, yeterince açık.


Katolik kilisesine karşı Müslüman-Yahudi ortak kaderinin, İslam ile Yahudilik yakınlığıyla ilişkilendirilme, bunun ise tarihsel ve siyasal birliktelik perspektifi taşıma potansiyeli falan gibi konuların, hangi çevrelerin ilgi alanında olduğu, kimse için sır değildir.


Nitekim Koç’umuz, ödüllü makalesinde, Sovyetler Birliği, Irak, Myanmar, Suriye’deki etnik temizlik uygulamalarına dikkat çekerek- Filistin’in adı bile geçmiyor-, özellikle Suriye’de Esad rejimine verdiği Şii destekten dolayı İran’a ateş püskürüyor. 2014’ten beri Rusya’nın Ukrayna’da soykırım yaptığına yönelik savlara işaret ediyor. Yukarıda verdiğimiz ödül konuşmasında da, Suriye’yi özgürleştirdiği için Erdoğan’a teşekkür ediyor.


İlginçtir; adını andığı bu ülkelere iliştirdiği “etnik temizlik” savlarının tamamı, İsrail’in resmi devlet politikası ve söylemiyle birebir örtüşüyor.


Peki, ya İslamcılarınkiyle?


Ah şu Gazze olayı! İşi nasıl da bulandırıyor; zorunlu olarak, biraz makyaja gereksinim var.

Bakın nasıl:


1) İlim Yayma Cemiyeti, Koç’umuz Şener’i tanıtırken, neden doğrudan makalesine, üstelik başlığını Türkçeye bile çevirmeden gönderme yapıyor da, makalenin genişletilmiş biçimi olan Türkçe kitabının adını anmıyor? Oysa kitap 2025 tarihli:


Modern Dünyanın Kökenleri- Batı Avrupa’da Müslümanların ve Yahudilerin Yok Edilmesi, Paradigma Yayınları.


Yoksa Müslüman ve Yahudi kader ortaklığına işaret eden alt başlık nedeniyle mi?

Öyle ya, Gazze baskısıyla, İsrail yönetimine ana avrat gidildiği bir sırada, olacak şey mi!


2) Koç Şener, Reis’inin huzurunda yaptığı konuşmasında, asla Yahudi sözcüğünü kullanmıyor:


“Batı Avrupa’daki Müslümanların ve diğer azınlıkların yok edilmesini açıklayan bu eserim…”

Neden “Yahudi” yerine, “diğer azınlıklar” diyor? Ayrıca, “Kudüs ve Filistinlilerin kurtuluşu”ndan falan dem vuruyor.


Hani, İsrail yönetimine, “soykırımcı, katil, terörist” derken, ticari ilişkiler tıkır tıkır yürüyordu ya…


Anladınız, değil mi?


Bu kardeşimiz, büyük bilim adamı… AKtürk


Neyse, burada kesip, esas konumuza, İDOB ve İDSO’nun böyle bir gecede ne işlerinin olduğuna gelelim.


Şeriatçı İlim Yayma alaturkadan kaçıyor


Hayırlara vesile olacak böyle bir geceye müzik eşliği hiç fena olmaz. Gerçi önceki ödül törenlerinde yoktu ama, bu kez durum farklı; Nobel yapılanmasına geçilecek. Nitekim sunumda, İslam coğrafyasının bilimsel derinlik ve geleneğinden söz edilirken, müziğe de gönderme var:


“Şifalı makamlar, İslam coğrafyası dârü’ş-şifâlarında derman oldu hastalara…”


Alaturkanın makamları, tıbbi tedavide bile kullanılabilecek yetkinliğe sahip olduklarına göre, İlim Yayma Nobel’i için son derece meşru sayılırlar. Itri’den, Dede Efendi’den falan bir şeyler… Olmadı, o ulvi ummandan beslenmiş yeni bir “deruni” beste.


Sunucu müjdeyi veriyor:


“İlim aklın ufkunu genişletir, sanat ise ruhun en derin odalarına ışık düşürür. Ve şimdi bu iki kudret, aynı sahnede, aynı nefeste buluşuyor. İlim Yayma ödülleri için bestelenen bu eşsiz eser, ilhamın, hikmetin ve sanatın birleştiği bir yolculuğa bizleri davet ediyor. Şimdi sizleri, bu kadim coğrafyanın duygusunu zamanın ötesine taşır gibi dokuyan, uluslararası başarılarıyla ülkemizi temsil eden, değerli besteci, şef Rahman Altın ve İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası (İDSO), ve İstanbul Devlet Opera ve Balesi (İDOB) ile baş başa bırakıyorum.”


Haydaa! İDSO alaturka çalacak, İDOB da söyleyecek, desek, tutmuyor; bu Rahman Altın alaturkadan anlamaz. Hele “ruhun en derin odalarına ışık düşürmek”, “bu kadim coğrafyanın duygusunu zamanın ötesine taşımak” türünden deruni meruni vaziyetlerden hiç “ilham” devşirmez. Onun esini de, yakıtı da dolardır. Reklam, defile, dizi, film müzikleri falan yazar.


Amerika’da yaşar. İsrail veya Yahudilere karşı en ufak bir imasını dahi duyan, gören olmamıştır. Aksi durumda zaten o piyasada iş yapamaz. Kendi sitesinde, sipariş aldığı firmaların listesi var. Bir göz atarsanız, demek istediğimizi daha iyi anlarsınız.


Sözün özü, senin Rahman, Fahir Atakoğlu’nun küpeli kulaklısıdır.


İslamcılar için epey makbul adam. Üç nedenle:


1) Bir ayağı hep ABD’de.


2) Neoliberal kültür elemanı; müzik türleri arasında ne fark, ne hiyerarşi tanır. Siyaseten de şeker adam; ver parayı, “Hanedan-ı Âl-i Osman” desin, ver parayı, “Gazi Mustafa Kemal” desin.


3) Sevgili kulları Beyhan Murphy’nin, tasavvufi içerikli Hüsn-ü Aşk’a Dair adlı modern dansının (2007) müziklerini yaptı. Malum, Divan Edebiyatı’nın 18. yüzyıl şairlerinden, mutasavvıf Şeyh Galip’in yapıtının adıdır, Hüsn-ü Aşk.


Kim bilir, belki Rahman Altın adı da bonus etkisi yapmış olabilir. Adamın adı da, soyadı da İslamcılar için büyük değer taşıyor.


Anlaşıldı; İlim Yayma Nobel’inin resmi müziği alaturka olmayacak.


Neden?


Çünkü artık bu ödüller harbiden Nobel’inkiler ile yarışacak; uluslararasılaşma kararı alındı ya:


“Bundan sonra yepyeni ve daha güçlü bir hikâye yazmak istiyoruz. Bunun ilk aşaması olarak, az önce dinlediğiniz ve Sayın Rahman Altın tarafından İlim Yayma Ödülleri için özel olarak bestelenmiş eser, artık bizim kurumsal sesimiz olacak. Bu beste sadece bir melodi değil, ilmin vakarını, coşkusunu gelecek nesillere taşıyacak bir sedadır. Önümüzdeki dönem uluslararasılaşma…” (İdris Sarısoy)


“İlim Yayma Ödülleri her yıl daha da kurumsallaşırken, bu köklü yapıya bu yıl anlamlı bir sanat eseri de eklendi. Rahman Altın’ın bestesi olan ve az önce dinlediğimiz, sanatçının Mucize adını verdiği İlim Yayma Ödülleri müziği, ödüllerimizin ruhuna yeni bir kimlik, yeni bir ses kazandırmıştır. Rahman Altın’a bu değerli katkısı için huzurlarınızda bir kez daha teşekkür etmek istiyorum.” (Bilal Erdoğan)


Yüksek sanat kamu kurumlarına dümbelek rolü


Mademki İlim Yayma Ödülleri dünyaya açılıyor, Türk Nobel’i oluyor, o halde, kurumsal bir müzik gerek; bu da, alaturka falan türü fazla yerli ve milli façalı olmamalı. Tıpkı Nobel’inkinde olduğu gibi, evrensel, senfonik müzik olmalı. Yani, İslamcıların hiç hazzetmedikleri Laik Cumhuriyet’in yüksek sanat müziği.


Bilmeyenler için küçük bir not:


Nobel ödül töreni, Stockholm Kraliyet Filarmoni Orkestrası’nın çaldığı Kraliyet Marşı’yla (Kungssången) (2 dk.) başlar. Bu marş İsveç’in ulusal marşı değildir. Ardından, 2 ile 5 dakika arasında değişen küçük parçalardan bir demet. Ödül töreni açılış konuşmasını, ödül alanların tanıtımı, ödüle layık bulunma nedenleri ve ödüllerin sunumu izler. Her ödül tanıtım ve sunumu arasına, orkestranın çaldığı 2-4 dakikalık parçalar yerleştirilir.


İşte, İslamcılar bu modeli kopyalamaya kalkmışlar. Tabii, yerli ve milli farklar ile:


1) Müzikten önce, Kuran tilaveti. Gerçi o da vokal-müzikal bir okuma, diyebilirsiniz. Ancak Nobel örneği uluslararası bilim ödülleri törenlerinde, dinsel içerikli etkinlikler yer almaz. “Bilim ödülü” kavramıyla uyuşmaz. Laiklik ile de.


2) Bize özgü sahne görgüsüzlüğü ve “kitsch”liği. Fona yansıtılan hareketli görüntüler, hologramlı sunumlar, sahne ortasına kurulmuş, yüksek merdivenli, ortasından sunucu, ödüllü akademisyenlerin inip sahne yüzeyine ulaştığı, sözde kütüphane kılıklı gazino dekoru. Bunlar, şarkıcı, türkücü, assolist, manken pazarlama ya da ürün “lansmanı” gibi etkinliklerde olabilecek şeylerdir. “Bilim ödülü” ciddilik gerektirir.


3) Müziğe gelince; küpeli Rahman’ın bestesinin, İlim Yayma ödüllerinin “vakarı, coşkusu” ve “ruhu” ile uyumunun hangi düzlemde sağlandığına yönelik ipucu yakalamak kolay değil. Müzikal açıdan, çok bildik, görsel efekte yaslı, vokal beslemesi, “Mucize, İlim Yayma Ödülleri… Aaaaaaaaaaa!” olan, sıradan bir çalışma. Yer yer bilgisayar kokusu bile geliyor. Zaten çalınırken, sahne fonunda uzay, yıldız kümeleri, galaksiler… Belki de “ilmin” gizli şifreleriyle, “müziğin” gizli şifrelerinin ilahi boyutta örtüşmesi filan söz konusudur. Artık o kadarı bizi aşıyor.


En iyisi kendiniz dinleyin, izleyin:



4) Küpeli Rahman, bestesini İDSO’culara çaldırıp, İDOB’çulara söylettikten sonra, orkestra çukurundan ayrılıyor. Yerini, İslamcıların İDSO’ya şef yaptıkları, Cerrahi tarikatının ilgi ve sevgisine mazhar Hasan Niyazi Tura alıyor. İşte bu, müzik ayağında, gecenin en tutarlı görüntüsü. Osmanlıcı, yerli ve milli baba-oğul Tura’lar, yüksek sanatta, belki de İslamcılar ile en belirgin doku uyuşmasına sahip ikilidir. İDSO ve İDOB sanatçılarının böyle bir gecede bulunmalarını bayağı yadırgarken, Hasan Niyazi Tura’nın varlığının, eşyanın doğasına uygun olup olmadığını sorgulamak aklınızın ucundan bile geçmiyor. Manzaranın o derece organik parçası ki. Zaten, biliyorsunuz, baba Yalçın Tura da, bu yıl, müzik alanında, Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülüne layık görüldü.


İki büyük besteci, iki büyük şef: Rahman Altın ve Hasan Niyazi Tura.
İki büyük besteci, iki büyük şef: Rahman Altın ve Hasan Niyazi Tura.

Ancak, törenin devamında, İDSO’nun içine düşürüldüğü durum giderek kepazeliğe dönüşüyor. Ödül sunumları için davet edilenlerin sahneye gelişlerine, müzik eşliği sağlama görevi verilmiş. Oysa ne orkestrayı takan var, ne de müzik ile ilgilenen. Çalmaya başlıyorlar, yarısına bile gelmeden, sunucunun sesi duyuluyor. Zorunlu olarak, müzik kesiliyor. Ama bu kesilme, sönümlenme biçiminde; enstrümanlar notaları kırıp döküyor, herkes farklı zamanlarda susuyor. O kadar sefil, itici, amatör bir görüntü ki, gazinodaki turşu fasıl heyeti bile daha fazla saygı toplar.


Böyle bir görgüsüzlük, kazmalık, zaten şef olması bile başlı başına “mucize” sayılması gereken Hasan Niyazi Tura bir kenara bırakılırsa, İDSO’nun solistleri üzerinde nasıl bir etki bırakmıştır, doğrusu, insan merak ediyor.


Yoksa artık kamu görevi kapsamına, bu tarz kurumsal ve sanatsal aşağılanmalar da dahil mi edildi?


Bu “şer’î temâşâ” gecesi için seçilmiş İDSO ve İDOB sanatçıları gönüllü mü oldular, iyi para mı aldılar, ya da “resmi görev” paravanı arkasına saklanmayı mı yeğlerler?

Şunu unutmayın: Sizler yalnızca bir yüksek sanat kamu kurumunu temsil etmiyorsunuz, Laik Cumhuriyet’in kültür elementlerinin en önemlilerinden birini oluşturuyorsunuz. Karşınızdaki kim olursa olsun, bu kadar kolay ve ucuz biçimde saygısızlığa izin verirseniz… Neyse…


5) Nobel’inkinden son yerli ve milli farkımız, iktidarın, yüksek sanat müzik kurumlarına yönelik siyasetinde. Nobel ve o düzeydeki ciddi bilim ödülleri törenlerinde müzik yer aldığında, bunun klasik Batı müziği oluşu meşru bir gelenektir. Bir Batı ülkesi olmayan Japonya için bile (Japan Prize) durum aynıdır.


Ancak bu ülkelerin hiçbirinde, siyasal iktidarlar klasik Batı müziği kurumlarıyla kavgalı değillerdir; biz bunları halka indireceğiz, diye, kimyalarına müdahale etmeye kalkmazlar. Bu türden saygısızlıklara ne yeltenirler, ne de izin verirler.  


Sonuç


Şeriatçı İlim Yayma Cemiyeti’nin “ilim ödülleri”nden Türk Nobel’i yontmak, hareket alanları iyice daralmış olan İslamcıların, kamuoyuna, akademia’ya, yüksek sanat müzik kurumlarına yönelik siyasal içerikli açılımlarından biridir. Ne ciddiliğinden, ne de kalıcılığından söz edilebilir.


İDSO ve İDOB bu siyasal hamlenin kartlarından biri yapılmıştır. Nobel benzetmesi üzerinden verilmek istenen, “Batı standartlarındayız” mesajına, bu iki yüksek sanat kamu kurumu katık edilmiş, şeriatçı bir cemiyet/vakıf ile sorunsuzca yan yana gelebildikleri (cohabitation), Laik Cumhuriyet kültürü ile şeriat kültürü arasında hiç de çelişki bulunmadığı gösterilmek istenmiştir.



Yorumlar


bottom of page