top of page
Pink Poppy Flowers

Liberal rüzgâr, Müzik Devrimi ve Saygun

Güncelleme tarihi: 12 Ağu

Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’nda izlediği Nazi yanlısı siyaset yüzünden, savaş bitiminde çok zor durumda kalmış, Laik Cumhuriyet’in dış politikasının taşıyıcı kolonlarından olan Sovyet dostluğunu terk edip, bu ülkeye karşı kurulan ABD-İngiltere merkezli Batı Bloku içine dahil olabilmek amacıyla, başta ulusal bağımsızlık, her şeyi gözden çıkarmıştır.


1947 Mart’ında ilan edilen Truman doktriniyle beraber, Türkiye de Soğuk Savaş’ın, antisovyetik cephenin bileşenlerinden biri olacaktır. Bu dönemde, ABD’nin desteği karşılığında, Laik Cumhuriyet’in Osmanlı ve kültürüne bakışını yumuşatması, “devrimler”den ödünler verilmesi, kültür alanında izlenmesi gereken yol koşulu olarak önümüze konmuştur.


Fatura, ilk adımda, Laik Cumhuriyet’in çok önemli iki kültür girişimine, “Dil Devrimi” ile “Müzik Devrimi”ne kesilecektir. Bilindiği üzere, ilki Osmanlı saray dilinin, ikincisi, Osmanlı saray müziğinin reddi anlamı taşımaktadır.


Laik Cumhuriyet için, yanlış bir adlandırmayla Türk musikisi denilen alaturka ile halk müziği arasında çok önemli tarihsel farklar vardır. Oluşturulması planlanan ulusal çoksesli müziğin kaynağı olarak yalnızca halk müziği benimsenmiş, alaturkanın ne kaynak, ne de resmi eğitim konusu olma niteliği kabul edilmiştir.


İşte, aşağıda yer alan belge, ülkenin Soğuk Savaş cephesine itildiği o dönemde, 1947 Aralık’ında, Meclis’te, MEB bütçesi görüşmeleri sırasında, Bursa Milletvekili Muhittin Baha Pars’ın yaptığı konuşmadır.


Dikkat edilirse, “Dil Devrimi” ile “Müzik Devrimi”ne aynı anda karşı çıkıyor. Alaturkayı “milli” olarak tanımlayıp, konservatuar eğitimine alınması gerektiğini belirtiyor. Yanı sıra, Saygun’un Yunus Emre Oratoryosu’nu örnek göstererek, ilahi temelli alaturka ile ninni temelli halk müziğinin, eşzamanlı olarak, son derece uyumlu biçimde armonize edildiğini vurgulayıp, “kıymetli” Saygun’u kutluyor. “Dede Efendi ve Itrî'nin büyük şaheserleri”nden esinlenerek, bizi, “bir millî hazine keşfetmiş gibi” sevindirecek, “iftihar” edeceğimiz yapıtlar ortaya koyacağının müjdesini veriyor. 


Yorumsuz olarak veriyoruz. Yazım yanlışlarını düzeltmek ve günümüz yazım kurallarına uydurmak dışında, metne müdahale edilmedi. Kolay anlaşılabilmesi için, bazı eski sözcüklerin yanına köşeli ayraç içinde öz Türkçeleri yazıldı. Özgün metin de eklendi.


TBMM Tutanak Dergisi, Dönem: VIII, Toplantı:2, 26. Birleşim, 29 ARALIK 1947, s. 591-592:


MUHİTTİN BAHA PARS (Bursa) — Muhterem arkadaşlar… Ben batmak üzere olan, su almaya başlayan iki vapurun tahlisini [kurtarılmasını] rica edeceğim, bunun için geldim.


Bunlardan birisi, güzel Türkçe lisanı. Arkadaşlar, bu lisan, mübalâğa etmiyorsam, bugün hepimizi düşündüren, endişelendiren bir facia halindedir. Bizim arkadaşlardan biri dedi ki, bizim evde üç lisan kullanılır; birisi benim lisanım, birisi, lisede okuyan çocuğumun lisanı, diğeri de ilkokulda bulunan çocuğumun lisanıdır. Ben lisedeki çocuğuma ders öğretemem, o da ilk mektepteki çocuğuma öğretemez. Reislerimizin bazı kelimeleri bulmak için çektikleri müşkülâtı görmüyor değiliz. Konuşurken bazı arkadaşlarımızın söyledikleri kelimeleri anlamadığımız vakidir. Bunu burada durdurmak ve hiç de geri gitmek daima irtica olmayacağına göre, biraz da geriye gitme zamanının geldiğine kaniim.


 Arkadaşlar, iki gün evvel bizim Ulus gazetesinde bir makale çıkmış, oradan bana bir cümle söylediler: «Aksazın üstünde cücükler». Eğer şurada, Maarif erkânı muhteremsi [saygıdeğer Milli Eğitim yöneticileri] de dâhil olmak üzere, bunun manasını anlayan varsa, parmağını kaldırsın. Bunun manası «kâğıt üstünde harfler» bizim Ulus gazetesi isminden galiba son zamanlarda ilham almaya başladı, tam millet oldu, içinde her şey var. Muhalefet var, muvafakat var, bu anlaşılmaz lisanlar var. Birbirine muhalif parti fikirleri var. Hatta aynı particilerin zıt fikirleri de var. İsmiyle müsemma [adıyla uyumlu] bir mahiyete geldi. Hülasa Ulus’tan, orada gazete heyetinden biri çıkıp da, “Efendi, bu makaleyi nasıl getiriyorsun, bir memleketin irfanı ile alay mı ediyorsunuz?” dese olmaz mı? Bu ağlanacak haldir! Aksazın üstündeki cücük; bu da ne oluyor?


Bizim bugün tahsilde bulunan çocuklarımızın tamamıyla muvaffak olamamalarının sebepleri arasında işte bu lisan işi de vardır. Bir çocuk, ailesi içinde duyduğu kelimelerin manasını orada anlayarak tekrar edildiğini duymalıdır. Mektebe gittiği zaman evde duymadığı kelimeleri duyarsa, mefhumları [kavramları] kavramakta zorluğa uğrar. Size birkaç misal veriyorum. Evlerimizde, “Bu karaktersiz adam, oğlum, karakter sahibi olman icap eder” deriz. Çocuk mektebe gider, orada karakteri "Ira”, olarak görür.


“Evladım bu vaziyet tabiidir”, dersiniz. Mektebe gider, “Doğal” la karşılaşır (Ne demekmiş sesleri). Tabii, viladi [doğuştan] demekmiş.


“Evladım bu hayaldir, sen hayale kapılma” dersiniz. Mektebe gider,  “İmke”  diye öğrenir.


“Çocuğum acele etme, acele işe şeytan karışır”. Mektebe ve Meclis’e gelir,  “İvedi”  diye öğrenir.


Arkadaşlarım, yanlış yoldan dönmek kusur ve kabahat değildir. Bir kumandan ordusunu tehlikeli bir yola götürürse, “benim haysiyet ve şerefim vardır, dönemem”, demez. Biz bu hatalı yol üzerinden dönmeliyiz.


Muhterem şairimiz Halil Nihad'ın bir beyti ile bu kısmı bitireceğim :


Hayale gelmeyen işler vücuda gelmiştir;

Bu inkılâbı lisan işte böyle bir iştir.


Hakikaten hayale gelmeyen işler olmuş ve lisanımız işte bu hale gelmiştir. Bu bitti.

İkincisi: Temas etmek istediğimi zannederim tahmin ettiniz, Türk Musikisi. Sizi uzun rahatsız etmek istemem. Söyleyeceklerimin birçoğunu eskiden söyledim, onların unutulmaması lazımdır ki, bugünlerde onları tamamlayabilmek mümkün olsun. Bizim kıymetli varlığımızdan birisi de musikimizdir. Leon Hancıyan ve Astik namında kıymetli iki vatandaşın musikimize ait topladıkları çok kıymetli eserler, hükümet tarafından satın alınmıştır. 3 senedir mahzenlerdedir. Bunlar kendi eserleri değil; Dede Efendi ve Itrî'nin büyük şaheserlerini ve daha birçok eserleri bir araya toplamışlardır. Bunlar ancak Hamparsum notasıyla bizim musikiye mal edilebilir. Onları bilen yok. İki tane kıymetli sanatsever arkadaş var. İsimlerini de söyleyeyim, çünkü yaptıkları fedakârlık âşklarını gösterir derecededir. Bu Hamparsum notalarını öğrenmek için bir lisan öğrenmek mecburiyetinde kalmışlardır: Ermenice lisanı. Bu iki arkadaş, Refik Fersan ve Neyzen Halil Çan'dır. Bu iki arkadaştan başka da Hamparsum notasını bilen var mı yok mu, bilmiyorum. Bunlar sağken bu eserleri, bu sanat âşıklarına verip, şunları Türk sanat hazinesine mal edin, diye kimse çıkmıyor. Bu, Millî Eğitim Bakanının vazifesi dahilinde olmayabilir. Sonra, ben biliyorum ki, makamında gençlik için fazilet ve çalışkanlık numunesi olarak, çok zaman Bakanlıkta kalmasını istediğim çok kıymetli Reşat Şemsettin bilse, bununla yakından meşgul olur.


Bunu haber vermek istiyorum: Böyle hazinelerimiz varken bunlardan istifade edememekteyiz. Radyo dinlerseniz anlarsınız; o işin içinde olanlar bile musikimize ehemmiyet vermezler. Hatta bundan nasıl kurtulsak diyenler bile vardır. Dikkat ederseniz, radyoda hep aynı şeylerin çalındığını görürsünüz. Halbuki bizim hazinemiz o kadar büyüktür ki, eğer ehemmiyet verilse, bir dinlediğinizi altı ay sonra dinlersiniz. Fakat bunlara bakan yoktur.


Radyo ile alakası yok ama, nihayet musiki ile alakası olduğu için söylüyorum; radyodan bir takım gençler ayrılıyor. Para meselesi. Radyo bir musiki mektebi değildir. Oraya stajyer alıyorlar, kabiliyeti belli olmayan gençler geliyor. İki üç sene kalıyor. Beceremiyor, gidiyor yahut kıymetli olursa, biz çok az para veriyoruz hakikaten, o zaman bırakıp dışarda iş buluyor. Halbuki bizim öz malımız olan Türk musikisini, Türkün tarihi, milli bedii [estetik] eserlerimizi öğretmek için konservatuvarın bir köşesinde, kapı kenarında olsun, bir oda ayırmak imkânı yok mudur? Musikimizin kendisine mahsus bir tavrı vardır, bu tavır yavaş, yavaş kayboluyor. Piyasa musikisi yüzünden alelade oluyor, bedii vaziyetinden çıkmaya başlıyor.


Mesela, Münir Nurettin gibi, Eyyubi gibi üstatların eline gençler verilse de konservatuvarda, İstanbul Konservatuvarında bir sınıf açılsa. Radyo ki, hepimizin, bilhassa uzak yerlerde bulunan vatandaşlarımızın yegâne, biricik zevk, istifade vasıtasıdır. Bu konservatuvardan radyoya gençler yetişse, burası mükemmel bir mektep haline getirilse, buradan çıkanlardan radyo doğrudan doğruya istifade eder vaziyete gelse, bilmiyorum, çok iyi bir şey olmaz mı? Bunu hükümetten ve Millî Eğitim Bakanlığından bilhassa rica ederim. Bu sayede memlekete Türk musikisini kazandırmış olurlar. Bu vesile ile size bir beşaret [müjde] haberi vereyim. Hepinizin istediği bir şey vardı: Diyorduk ki, Türk musikisi Garp tekniğiyle vücuda getirilecek eserler için tükenmez bir hazinedir, istifade etmesini bilmeliyiz; siz Garp tekniğiyle Türk musikisinden istifade edilerek yapılmış bir eseri dinleseniz, bunda kendi vatanınızın konusunu, kendi vatandaşımızın sesini, hatta tarihinizin sesini alırsınız. Burada takdirle yâd etmek isterim. Adnan Saygun isminde kıymetli bir genç çıktı. Bu genç bizim ilahilerimizi ve halk türkülerimizi armonize ediyor. Oratoryo denilen azametli eseri vücuda getirdi, bizim o eski çocuk ninnilerini ve ilahilerini, orada bir konser halinde, 100 enstrüman ve 100 tane de okuyan olmak üzere, bize mükemmel surette dinletti. Bunları dinledik ve zevkini tattık. Bırakınız o hazineyi Adnan Saygun gibi kıymetli gençlere verebilelim. Beş sene sonra, hükümetin yapacağı bu büyük eserin azametini gördüğümüz vakit iftihar edeceğiz. Bir muharebe kazanmış ve bir millî hazine keşfetmiş gibi sevineceğiz. Bunu sizden, hükümetten ve bilhassa kıymetli ve sevgili Millî Eğitim Bakanımızdan rica ediyorum.




Yorumlar


bottom of page