Tarihsel TKP ve Osmanlı müziği
- Düşüngü

- 7 Haz
- 4 dakikada okunur
Yeni Edebiyat dergisi tarihsel TKP’nin kültür-sanat ağırlıklı ilk önemli süreli yayınıdır. 8 Ocak -1 Eylül 1937 arasında 11 sayı, 5 Ekim 1940 ile 15 Kasım 1941 arasında 26 sayı olmak üzere, toplam 37 sayı çıkmıştır.
Aşağıdaki yazı, derginin 15 Mart 1941 tarihli 11. sayısında yayımlanmış olup, H. Topuz takma adını kullanan Hamdi Konur’a aittir. Alaturka müziği sınıfsal açıdan ele alan derli toplu ilk yazılardan biri, büyük olasılıkla da ilkidir.
Alaturkanın gerici içeriği ve geri estetiğine dikkat çekerken, onu “halk müziği” ile hiçbir biçimde ilişkilendirmeyişi, Laik Cumhuriyet’in “Müzik Devrimi” ile Marksist ortodoksluğun tarihsel bir dönemde örtüşmüş olduğu gerçeğini de gözler önüne seriyor.
Hamdi Konur (1912-1997) Musiki Muallim Mektebi’ni (MMM) bitirdikten sonra, CSO üyesi olarak görev yapmış (1936-1938), aynı zamanda ADK Şan Bölümü’yle, DTCF Eski Çağlar Tarihi Bölümü’ne devam etmiştir. Türkiye’de ilk kez seslendirilen (29 Nisan 1932) Beethoven’ın 9. Senfonisi’nde tenor partisini üstlenen kişidir. 1937 yılı sonunda, Nazizmin Türkiye’de giderek artan etkisine karşı, TKP’nin isteği üzerine, H. Topuz imzasıyla, Faşizm ve Yurttaşlara Açık Mektup adlı broşürü kaleme almıştır. Bakanlar Kurulu’nun 22 Aralık 1937 tarih ve 2/7840 sayılı kararıyla toplatılan yayın, Konur’un gözaltına alınışı, CSO’dan çıkarılması, ADK ve DTCF ile ilişiğinin kesilip, Yozgat’a müzik öğretmeni olarak sürülmesiyle sonuçlanacaktır. 1950’de Devlet Operası’na kabul edilişi, 1951 TKP tutuklamalarının yarattığı cadı avı ile kısa sürecek, sonrasında, çilesi daha da koyulaşan bir yaşam çizgisi izleyecektir.
Bu süreçte, Ruhi Su ile hem ideolojik/siyasal, hem de kişisel yakınlığına özellikle dikkat çekmek gerekir. Bunda, her ikisinin de Darüleytam (yetimhane/yetiştirme yurdu) çıkışlı oluşunun payı anlamlı ve önemlidir.
Özgün metin ile birlikte, bugünün yazım kurallarına uygun, bazı eski sözcüklerin günümüzdeki karşılıklarını köşeli ayraç içinde vererek, daha kolay okunmasını sağlayacak biçimde hazırladığımız metni de sunuyoruz.
Yazıda geçen “Derebey” sözcüğü “feodal”e işaret ediyor. Ahmet Adnan ise, Hamdi Konur’un MMM’de öğretmeni olmuş, yaşamı boyunca saygı ve ilişkisini sürdürmüş olduğu Ahmet Adnan Saygun’dur.
Türk Musikisi
Yazan: H. TOPUZ
Bugün Türk musikisi diye adlanan sanatın adı, birkaç sene evveline kadar “alaturka” idi. Medenileşmeyi, millileşmeyi, kalıpçılıkta ve başkalarını taklitte görenler, kendilerinin olduğunu iddia ettikleri bir sanat isminin yabancı kelimelerle anılmasından utanmış olacaklar ki, alaturka yerine Türk musikisi demeyi muvafık [uygun] buldular. Onun için, biz de bu sanattan bahsederken, “Türk musikisi” diyeceğiz ve okuyucularımızın dalgın bulunmamalarını temin maksadı ile de, yanına “alaturka” yazacağız. Mahiyet itibariyle ikisi de birdir. Bundan ayrı ve bununla hiç münasebeti olmayan “halk musikisi” “Türk musikisi” ile karıştırılmamalıdır.
Türk musikisi “alaturka” Osmanlı İmparatorluğunda hâkim sınıfın hâkim bir sanatıdır. Osmanlı İmparatorluğu sınıfî [sınıfsal] hâkimiyetini (1) milli akidelerle meşru kılan bir topluluğun adıdır. Din, istihsal (üretim) tarzının meydana getirdiği sosyal münasebetleri örtmeye yarar. Bu imparatorluğun kanunu, siyaseti, ahlakı, felsefesi, sanatı da dini kalıplarla izah edilir. Bu devirde musiki camilerde, medreselerde Kuran, evlerde mevlit okumak, tekkelerde zikir çekmekle kudsileşir [kutsallaşır]. Makbul olan da budur. Türk musikisinin iptidai unsurlarından birini teşkil eden melodinin menşei [kökeni] buradadır. Melodiler zamanla formüle edilerek (Hicazkâri, Kürdi vesaire gibi) muhtelif makamlar meydana getirildi. Bu makamlar o devir edebiyatında aruz vezninin musikideki karşılığı sayılabilir. Acem, Arap ve daha birçok milletlere ait kültürlerin tesiriyle meydana gelerek musikiyi işleme vasıtası olan bu teknik, Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş bünyesine uygundur. Bu imparatorluk muhtelif milletlerin bir araya gelmesinden teşekkül etmiştir. İmparatorluğu teşkil eden insan topluluklarının hâkim unsurları da derebeylerdir. İran’daki derebeyiyle, Mısır’daki, Anadolu’daki, Irak’daki derebeyi arasında istihsal münasebetleri [üretim ilişkileri] bakımından hiçbir fark yoktur. Memleket bunlarındır. Halk bu sınıfın kölesidir. İstihsal vasıtaları [üretim araçları] onların elindedir. Menfaat birliği ve istihsal tarzına uygun yaşayış tarzı ile birleşen bu anasırın [unsurların/öğelerin] düşünce tarzları ve sanat telakkileri [anlayışları/görüşleri] de çok tabii olarak birbirine benzer. Divan edebiyatının bir şaheserini alarak “Türk sanatıdır” diye ayıramadığımız gibi, Arap, Acem sanatı diye de ayıramayız. Yani o zamanın sanat eserleri herhangi bir ekalliyetin [azınlığın] değil, herhangi bir sınıfındır. Bu devirdeki sanat, hâkim derebeyi sınıfının ve onun teşkilatı olan sarayın sanatıdır. Türk musikisi alaturka bu sınıfın bir cümbüş, bir eğlence vasıtası olarak nazarı itibara [göz önüne/dikkate ] alınır. Saraylarda, konaklarda utsuz, kemansız, hanendesiz [şarkıcısız] hiçbir eğlence yoktur. Melodik hususiyeti, mahmurlaştırıcı, uyuşturucu olmasıdır.
İşleme tarzı, hâkim anasır kültürünün birbirine karışmasıyla meydana gelen, basit, pek az fikri faaliyete lüzum gösteren, muhtelif kalıplara göredir. Divan edebiyatının musikide karşılığı Türk musikisidir (alaturka) denilebilir. Bu musikinin halkla hiçbir alakası yoktur. Radyoda bizim dinlediğimiz Türk musikisi, Osmanlı devrindeki musikinin çürümüş bir şekilde devamıdır.
Bize göre makbul olan, devrini bitirmiş, hayatiyetini kaybetmiş bir sanatı diriltmek değildir. Esasen buna imkân yoktur.
İnsanlar yaşayış tarzlarına göre düşünürler. Yaşayış tarzlarını tayin eden, yaşamak için lazım olan maddi nimetlerin istihsal usulüdür. İstihsal tarzı [üretim biçimi], istihsal kuvvetleri [üretici güçler] ile istihsal seyrinde insanların karşılıklı istihsal münasebetlerini [üretim ilişkilerini] ihtiva eder [içerir]. Bu tarz kuruluş, cemiyet içinde sosyal münasebetlere sebep olur. Bugün, derebeyi istihsal tarzıyla [feodal üretim biçimiyle], ona uygun yaşayış tarzına dönmek imkânsız olduğu gibi, o devrin sanat telakkilerini ihya etmek de mümkün değildir. Bize göre sanat eseri, bugünkü istihsal tarzının meydana getirdiği yeni sosyal münasebetleri ve bu münasebetlerin sebep olduğu içtimai [toplumsal] hadiseleri, insan duygularını, kısaca, kurulan yeni cemiyetin maddi, manevi durumunu aksettirmelidir.
Edebiyat âlemindeki mütereddit [kararsız] durum, aynen musiki âleminde de mevcuttur. Bir farkla ki, edebiyatta eski devrin şekilciliğine nihayet verildiği, yukarıda çizdiğimiz tabloya uygun sanat eserlerine rastlandığı halde, musiki cılız kalmıştır. Ve hâkim musiki telakkisi derebeyi sanatının [feodal sanatın] dejenere olmuş şeklidir. Bu şeklin dayandığı bir sınıf mevcuttur. Musikinin cümbüş vasıtası olduğunu zanneden bir cemiyette sanatkâr iyi cümbüş yaptıran, iyi eğlendiren insandır. Bugün böyledir. Yarınki sanat eserlerimizin numunesini bugün, hocam Bay Ahmet Adnan’da görüyoruz. Eserleri daha şimdiden dünya mikyasında [ölçeğinde] bir kıymet ifade ediyor. Onları dinlerken insan kafasında, asırların ıstırabından 'kat kat olmuş bir alın, onun altında mütevekkil [kadere boyun eğen], şüpheci bir tecessüsle [merak duygusuyla] bakan mustarip [sıkıntı çeken] iki göz belirir. Güneşle kansızlığın meydana getirdiği acayip renkli çehrenin dekoru, kıllı bir göğsün azametli manzarası. Kavruk otlar arasında kavruk bir insanın hızla ilerleyişi... Siz bu kesik hayalleri birbirine bağlarsınız... Gene bu kesik görünüşün sebeplerini bulursunuz. Benim vatanımın sabırlı, mazlum halkı! Kafada bu levhayı çizen eser baştan sonuna kadar size bir devir yaşatır. Gözyaşı dökersiniz... Fakat neden olduğunu tahlil etmeğe lüzum kalmaz.
(1) Osmanlı imparatorluğunun sınıfî durumunu başka bir yazıda izah edeceğiz.





Yorumlar