top of page
Pink Poppy Flowers

1 Mayıs Marşı’nın bestecisi Sarper Özsan: “İnsanlar, eski insanlardan farklı…”

 


MELİS GÖNENÇ


Sarper Özsan (1944-2022) 1 Mayıs Marşı’nın bestecisi olarak tanındı. Doğruydu ama eksikti. Zor fakat canlı yılların tanığıydı. Klasik müzik eğitimi almış, TRT Yönetim Kurulu üyeliği yapmış, siyasal eylemciliği nedeniyle cezaevine düşmüş, uzun süre konservatuar öğretmenliğinde bulunmuş biriydi. Dolayısıyla, “klasik müzikçi” prototipinin dışında, iki ayrı çevre içinde yer almış, kişiler ve olaylar hakkında değişik değerlendirmelere sahipti. Benim gibi, klasik müziğin siyasal tarihiyle ilgili biri için iyi bir kaynaktı. Üstelik çoğu kez birinci el kaynak.


Kendisiyle, 19, 24 Nisan ile 23 Mayıs, 4 Temmuz 2019 tarihlerinde, dört uzun görüşmede, geniş bir ufuk turu yapmıştık. Hastalığının ipuçları görünüyordu. İnanılmaz bir alçakgönüllülük ve sabırla o kadar çok soruya yanıt verdi ki. Bazı kişi ve olaylar hakkında konuşmak istemiyordu. Çok zorladım. Sonunda, “Bunları asla yazmayacağına söz verirsen” dedi. Kabul ettim. Sözümü tutup, o bölümleri yayımlamıyorum.


Bir 1 Mayıs günü, bu uzun söyleşiyi yayımlayarak, ünlü marşın bestecisini anmak istedim.


Müziğe nasıl başladınız?


Ablam gitar çalıyordu. Müzik konusunda çok dikkatliydi. Benim, neredeyse 4 yaşımdan beri, yararlı olabileceğimi düşünen bir kimseydi. Müziğe yönlendirdi. Yoksa ben mühendis olacaktım. Liseyi sayısal bölümden bitirmiştim. Ama gitar çalıyordum. Ablam çok üzerimde dururdu. Ben de zaten hep müzikle uğraşıyordum. Bizim lisedeyken bir pop grubumuz da vardı. Elektrogitar çalıyordum. Hem vokal hem solo vs. gibi şeyler yapıyordum. Şarkı söylemesini çok severim. Hâlâ her gün, aklıma bir şey geldiğinde kendi kendime söylerim. Bunun bir nedeni, küçüklüğümden beri bizim evde radyonun hep açık olması. Sabah 6’da mı, 7’de mi ne başlıyordu İstiklal Marşı’yla. Gece 12’de de bitiyordu. Dinlediğim birçok şeyi tekrar ederdim. Müzikle ilişkim hep oldu.


Aile kökeni? Nerelilerdi anne ve babanız?


Ben köken falan anlamam. Anne-baba bunlarla uğraşmıyorum. Çok ciddi söylüyorum. Nereden gelmişler, nereye gitmişler, hiç beni ilgilendirmiyor. Babam İstanbullu, annem İzmirliymiş. Annemin babası Kurtuluş Savaşı’nda ölüyor. Öyle durumlar var. Çok da fazla neymişler ne olmuşlar, aklıma da gelmiyor benim. Yani, öyle olsalar ne olacak, böyle olsalar ne olacak… Babam subaydı.


Konservatuar öncesinde hep Ankara’daydım. İlkokulu, liseyi hep orada okudum.


Subay çocukları gezer. Siz gezmediniz mi?


Çok doğru. 3-4 yaşıma kadar Erzincan’daydık. İliç’te. O zaman köydü, şimdi ilçe oldu. İliç’in adını Atatürk koymuş. Rus lider Lenin’in adı.


Ankara Devlet Konservatuarı’nda (ADK) hangi yıllar arasında okudunuz?


1962-1969 arasında.


ADK’ya girişiniz nasıl oldu?


Liseyi bitirince, konservatuara gitmeyi istedim. Mühendis olacaktım. Annem, babam da öyle istiyordu. Yalnızca ablam ısrar etti. Bir de Muammer Sun. Ablamla beraber Ankara Konservatuarı’na gittik ama yaz olduğu için Adnan Saygun yoktu. Daha sonra Necil Kâzım Akses’in evine gittik. Akses, “konservatuar işi çok zor” dedi. Hiç teşvik edici konuşmadı. “Eğer gireceksen, Muammer’den ders al. Bana geldiğinizi de kimseye söylemeyin” deyip yolladı.


Yıl 1962. Kravatımı takıp gittim Muammer Ağabey’e. Provaları vardı; molada konuşabileceğimizi söyledi. Mola vakti gelince otelden dışarı çıktık. Orada, bahçede gezinmeye başladık. Armoni dersi almak istediğimi söyledim. Necil Kâzım Akses’in bu işlerin çok zor olduğunu söylediğini, “yapamazsın” gibi şeyler dediğini anlattım. Muammer ağabey çok kızdı. Ona, kendimce yazdığım müziklerimi getirdim. Orkestra için yapılmış müzikler de vardı. Gitara göre armoni yazıyordum. Akor doğru, kural yanlıştı. Muammer Ağabey, “sen rahat yaparsın” dedi.


Muammer Sun benim hem ağabeyim, hem arkadaşım, hem büyüğüm. Haftada üç gün ben onlara giderdim. Öyle bir ilişkimiz vardı. Çok güzel bir şeydi o. Onlar

da bana “ille gir” dediler. Hatta Muammer Ağabey demişti ki, tabii ben mühendis olacağım ya, “mühendis olursan, 1500 kişiden biri olacaksın. Ama besteci olursan, kaç kişiden biri olacaksın, biliyor musun? 6 ya da 7.” Beni öyle ikna etmişti. Ama zaten ben de severek işin içinde olan bir kimseydim. Bu sevgi içinde yoksa, birinin itmesiyle olmaz.

 

Öncesinde müzik dersi almış mıydınız?


İlkokulda mandolin kursu vardı, ona gidiyordum. Ama küçüktüm, parmağım yetişmiyordu. Kurs okulun içindeydi. O sene devam ettim. Yazın kursa gitmek yerine dışarıda top oynamak, arkadaşlarımla olmak istiyordum. Annem ise kursa gitmemi istiyordu.


Sola gelişiniz, Ankara Devlet Konservatuarı’na (ADK) girişiniz öncesine mi dayanıyor? Ailenizin siyasal tavrı nasıldı?

 

Önceden vardı tabii, ama büyük ölçüde, konservatuarla birlikte sayılır. Ben 1962’de girdiğimde, zaten Türkiye’de çok önemli bir siyasal atmosfer vardı. Yazılar yazılıyor, konuşmalar yapılıyor falan. Çok kitap okuyoruz. Evi bir görsen nereye koyacağımı bilemiyorum. Okuyamadıklarım da var ama birçok şey okudum. O dönemde, doğru olan şeyleri görmeye başlamıştım. O zamanlar dergiler falan da okuyordum. Ama öğretmenler, dedim ya, bu işlere uzak dururdu. Bir keresinde, hocamla (Akses) armoni yapıyoruz. Bir armoni istemiş benden. Diyelim ki 10 tane getir demiş, ben de 5 tane götürmüşüm. “Getirdin mi?” dedi. Elimde de kitaplar var. Onları görünce, “Ben zeki insan istemiyorum, aptal insan istiyorum”, dedi. Aptal insanı seviyorum diyor, hiçbir şey okumayacaksın, sadece armoni yapacaksın. Öyle bir insan değildim ki…


 Ailenizin siyasal tavrı nasıldı?


Annem, babam, hatta ablam da Cumhuriyet Halk Partiliydiler. Şimdi görseler mahvolurlardı ya, o ayrı… Babam hep İnönü’ye oy verirdi. Ben de büyüdüğümde ilk başlarda CHP’ye verdim. Ama sonra, kendi partime verdim. O kanala girip de o kanal içinde olduğum zaman.


ADK tarihinin ilginç olaylarından biri, 1967’de yapılan o ünlü yemek boykotu. Bu olaya kadar, ADK’da hava nasıldı?


Şimdi bir kere sadece ben değil, bizim okulumuz değil, Türkiye değil, o dönemde her taraf kaynıyordu. ABD gidiyor Vietnam’da bilmem ne yapıyor. Her yerde bir gerginlik, tepki vardı. Ben daha önce zaten sol bir çizgideydim. Konservatuarda daha önce hiç görülmemiş bir boykottu. Üstelik de yatılı bir okulda; yemek boykotu. Solculuktan yapılmış bir şey değildi. İdarenin yanlış işine karşıydı. Herkesin burasına gelmişti. Birçok öğretmen de bizden yana olmuştu. Bir yanlışlık, kötülük vardı. Genel bir havaydı. Türkiye de öyleydi, diğer ülkeler de öyleydi.


1967 yemek boykotunun arkasında Muammer Sun’un askerlik dönüşünde ADK’ya alınmaması mı var?


Hayır. Muammer Sun’un ADK’ya alınmamasıyla alakalı değil. Ama o da işin içinde vardı. Yiyecekler doğru dürüst verilmiyordu. Yemek içindi. İsyan kendi kendine geldi. Sonra biz 3 kişi başı çektik. Çünkü çocuklar yanlış şeyler yapabilirdi. Herkes derslerine girecek dedik, girdiler. Muammer Ağabey’e gidiyorduk, bize akıl veriyordu. Şunu yaparsanız kötü olursunuz vs. gibi.


Boykot nasıl oldu?


Katılım yüzde yüzdü. Düşünsene, bizim ilkokulda balerinlerimiz var. Yalnızca yemek boykotu yaptık, başka bir şey değildi. Yatılı bir okulda yemek boykotu yapmak ne demek! Bizim derneğimiz vardı. Para toplanıyordu. Ben de zaten orada 4-5 yıl öğrenci grubunun başkanlığını yaptım. Dernekten gelen paraya, cebimizdekini ekliyorduk. Mesela 3-5 kilo et alınmış. Birisine, “al bunu eve götür, annen pişirsin de yarın yensin” diyorduk.  Bir iki kişi dışında herkes müthiş bir zevkle bu işi yaptılar. Öğretmenler doğru dürüst gelmiyordu yahut gelenler doğru dürüst bir iş yapmıyordu. Biz de şunu yaptık: Odalarımız var tabii, yatılı olduğumuz için, ders bittikten sonra odada matematik çalışılacak. Hepimiz, ama bütün öğrenciler, çok küçükler dışında, hangi arkadaş konuyu iyi anlatabilirse onu öğretmen yapıyorduk. Ben de öğretmenlik yaptım orada. Gürer (Aykal) falan yoktu bunların içinde. Onlar bizim karşımızdaydı. Mesela, ben armoniyi iyi biliyorum, diğerlerine anlatıyorum. Hakikaten çok daha verimli bir çalışma oldu. Herkes mutluydu. Bir “Müşavir Heyet” vardı;  Saygun’lu falan. En yüksek olan öğretmenler.  Sonunda istifa etmek zorunda kaldılar. Ne oldu? Müfettiş geldi. Müfettiş geldiğinde, Sönmez (Atasoy) ile ben sabahlara kadar oturup, bir şeyler yazardık.


Biz, bu arada tabii, öğretmenlere “bizden olun” diye yazıyoruz. Çoğu destek oldu. Mesela, İlhan Usmanbaş. Onlar da görüyorlar aslında. Sonuçta orada çok güzel bir şey yaşandı. 10-12 gün girmedik. Küçücük öğrenciler var, siz girin diyorduk. Girmediler. Çok güzel şeyler yaşadık ya…


Opera, tiyatro, orkestra sanatçıları destekledi mi?


Onların hepsine yazdık, gönderdik. Hepsi bize para gönderdi. Neyle yiyeceğiz? Öğretmenlerden bazıları “siz aç kalmayın” diyerek, gizliden yardım da etti. İşin başında ben, Sönmez (Atasoy) ve Yücel (Erten) vardık. Küçükler harikaydı. Bazı büyükler ise, tiyatroda, bir kenara çekildiler. Böyle şeyler de oldu.


Boykot için gelen müfettişin, raporunda boykotu haklı bulduğu doğru mu?


Elbette. Çünkü biz hakikaten haklıydık. Onun sonucunda öğretmenlerimiz istifa ettiler ama sonra tekrar geri döndüler. Eğer ülke doğru bir çizgide değilse, okul da doğru çizgide olmuyor. Bir şeyleri doğru bir yere toptan getirebilmek lazım. Kolay bir iş değil.


Boykot sonrasında nasıl bir sonuç aldınız?


Bize bir şey yapmadılar. Disiplin kuruluna falan vermediler. Ben çok aktiftim. Hep bir kötülük falan olduğu zaman “Sarper sen mi yaptın?” derlerdi. 1 nisan şakaları yapardık. Her yıl yapılırdı. Tiyatrocular geç geldikleri için uyanamazlardı. Müzikçiler ise tam tersine erken uyuyup, erken kalkıp çalışanlardı. Ondan dolayı sorun çıkardı. Onlar uyuyor, biz uyumuyoruz. 1 nisan günü trombet falan getiriyoruz. Çok kızıyorlardı. Bir seferinde, aşağıdaki çalgıların birçoğunu alıp getirmişler yukarıya. Bilmiyorlar çalmasını. Tiyatrocular da, sabaha karşı 2’de falan gelmişler. Ben de içerideyim. Çat çut sesler. Patladı ortalık. Ben çıktım, bazılarının ellerinden aldım aletleri. Bu arada birisi de yangın hortumunu çıkarmış, su tutmuşlar. Fakat o kadar çok su tutmuşlar ki, müdürün odasından şıp şıp damlıyor. Büyük bir sorun çıktı. Disiplin kurulu devreye girdi. Saygun da dahil bütün büyükler orada. Bu işi kim yaptı? Tabii, ilk başta, “Sarper mi yaptı?” denmiş. Çünkü en net konuşan hep bendim. Kendinin ne olduğunu, gizlemeden söyleyen benim. Akşamüstü birisi geldi, “seni disiplin kurulundan istiyorlar” dedi. Gittim. Bana bazı şeyleri sordular. “Bunu yapan kim?” diye sordular. Ben de, “söyleyemem. Ama ceza verilmezse, o arkadaşı alıp getireyim”, dedim. “Tamam” diyerek söz verdiler. Arkadaşı buldum, “durum böyle, seni istiyorlar, ben de geleceğim” dedim. “Bir şey olmayacak” dedim. Birlikte gittik. Söz vermişlerdi ama maalesef ceza verdiler. Bunların hepsi hocalarımız… 


O boykot konservatuar tarihinin güzel olaylarından biriydi. O döneme özgüydü. Şimdilerde olmaz.


Yemek boykotuna konservatuar müdürü Fuat Turkay’ın tavrı nasıl oldu? Nasıl birisiydi?


Tavrı berbattı tabii. Ama hiçbir şey yapamadılar. 1968 döneminde dünyada bir büyük sol kıpırdanma vardı. En sert öğretmenler bile “Vay! Madem siz bunu bunu yaptınız…” diyemediler. Bazı kişiler vardır ki, oturup kavga etmenin anlamı yoktur. Turkay onlardandı. Piyano çalıştırır, kendisi çalamaz.


Türkiye ile ilgileri yoktu. Kökeni İsrail’den, Yahudilerden gelen bir şey var, adı aklıma gelmiyor. Ona para veriyorlardı. Avusturya’ya gidiyorlardı. Müdür ve bazı öğretmenler öyleydi.


Muammer Sun’u Fuat Turkay konservatuara almıyor, komünist diye… Daha sonra görevden alınıyor, yerine Mithat Fenmen getiriliyor. O, Muammer Sun’u alıyor. Üstelik 12 Mart günleri… Fenmen, “siyasal” olarak nasıl biriydi? Fuat Turkay’a göre daha mı ılımlıydı?


Mithat Fenmen ne sağ ne sol. Çok naziktir. Çocuklara bile “siz” derdi. Fazıl Say’ı alıp, kucağında götürmüş piyanoya. Bugün nasıl hissediyorsan onu çal dermiş. Nazik tavrıyla ilgili bir şeyler anlatırlardı; askerde erlere direktifi şöyle veriyormuş: Lütfen tüfek omuza!


Muammer Sun, konservatuarla ilgili hazırladığı raporda, ADK’da “müşavir heyet diktatörlüğü” olduğunu, demokratik hava ve yönetim olması gerektiğini belirtiyor. Siz öğrenci olarak bunu hissediyor muydunuz?


Öğrenci olarak hissetmiyorduk. Benim sınıfımda benden küçükler vardı. Ben hem büyük, hem siyasete eğimli, hem de 6-7 tane dergi okuyan biriydim. Muammer Ağabey’e giderdim, onunla konuşurduk. O heyet hiç değişmedi. Hep aynı kişiler, değiştirmediler. Hep aynı illet!


Yücel Erten anılarında, 1967 yemek boykotu sırasında, avluya pikap getirip, Bach, Çaykovski, Bülent Arel ve Kızılordu Korosu plaklarını çaldığınızdan söz ediyor.


Bach ve Çaykovski çalmışımdır. Bülent Arel’i çok hatırlamıyorum ama belki. Kızılordu plağı bende vardı. Hâlâ evde o plak duruyor. Bir şey olur diye içindekileri başka bir yere aktardım hatta. Doğrudur, onu ben çalmışımdır.


27 Mayıs’ta Gürer Aykal öğrencilerden kortej oluşturup Kızılay’a yürütüyor. Sizin zamanınızda okulda solcu Gürer Aykal imajı var mıydı?


Asla. Hiçbir zaman. Aynı yılda okuduk. Kendisini her zaman en iyi, en sağlam tarafta göstermek şeklinde meseleye bakan bir kimse. Amerika’ya da gitti. Yalnızca kendine yarayan şeylerle ilgilenen bir arkadaşımız. Ama iyi bir şeftir. Benim de arkadaşlarımdan biridir ama böyle.


Aydınlık öncesinde Yön okurluğu döneminiz oldu mu?


Hem de nasıl. Orada gerçekten çok güzel şeyler yazılıyordu. Bunları su içer gibi okuyordum.


TİP ile bağınız oldu mu?


TİP ile bağım olmadı. Ama Sönmez Atasoy benim çok sevgili arkadaşımdı. Çok içerdi. Her hatırladığımda gözlerim doluyor. Şimdi ağlayabilirim. Çok farklı bir insandı. Biz onunla birlikte Erzincan’daki evine gittik. Koskoca 70’liği bitirebiliyordu. Yürürken yalpalamıyordu. O kadar çok içerdi ki, beni de götürdü bir defasında. Orada, meyhanede içiyorlar. Yığınla erkek var. Bunlar aslında o kadar saf ve iyi insanlar ki, ama orada bambaşka oluyorlar. Eve gidince belki eşini dövecek ama içleri bambaşka. Bu adamlar kötü adamlar değil, fakat yapıları, kültürel durumları başka. Eşini, çocuğunu dövüyor ama bizimle, orada çok mutlu.


Atatürk’ten sonra doğru dürüst okullar yapmadılar, öğretmen yetiştirmediler. Her şey buradan başlıyor. Eğitimi umursamadılar. Şimdi artık herkes kendine çalışıyor. 1980’den sonra, konservatuarları üniversitelere bağladılar. Ben çok karşıydım. Herkes titr, unvan uğruna istedi. Bin dokuz yüz bilmem kaçlardan beri Adnan Saygun gibiler hep bunu sayıklamışlardır. Sonunda o “titr”leri aldılar. Çocuklar için çalışmıyorlar. Kendileri bir şey hazırlayacak, çocuklara ödev gibi yaptırıyorlar. Benim aklım almıyor. Böyle bir şey olamaz. Çocukları köle gibi kullanıyorlar. Ben meseleye böyle bakmıyorum.


Sönmez Atasoy TİP’li miydi?


Hiçbir zaman bir partiye girmedi. Öyle bir şey sanmıyorum. O da ben de soldaydık. Aynı görüşlerdeydik. Sanatçı olarak, benim meselem değil, diye bakıyordu… Radyoya skeç yazıyordu, iyi para alıyordu. Kafalarımız çok uyardı.


Sizi Aydınlık hareketiyle buluşturan kimdi?


Biz 68’liyiz. 60’lı yıllarda, Türkiye dışında da sol yükselişteydi. 27 Mayıs sonrası bir dalgaydı ve çok mutluyduk. Benim bir siyasi görüşüm vardı. Çok okuyordum. 61’den sonra Marksist yayınlar çıkmaya başladı. Ve o sıralar yeni yeni fraksiyonlar oluştu. Ben solcuyum. Yığınla solcu var ama akıl almaz işler yapıyorlar. Dev-Genç kendini çok beğenmişti. TRT’den bir arkadaş TİİKP’ye (Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi) götürdü beni. Doğu (Perinçek) ile tanıştırdı. O kişi tanınan biriydi ama artık hiçbir yerden değil. Çok sıkı işkence gördü. (Nuri Çolakoğlu’nu kastediyor). Benim, partimden ayrıldığım zamanlar da oldu ama partimin çizgisi doğruydu.


Biz işkence görmedik. Bir Fransız gazeteci vardı. Adı Balta idi galiba. Türkiye’de işkence yapıldığını yazmış. Hükümet onu davet etti. Ben içerideyken geldi. Dolayısıyla, biz o sayede işkence görmedik.


Muammer Sun Aydınlık’a yakın mıydı?


Aydınlık’a yakındı Muammer Ağabey.


Aydınlık hareketinden neden ayrıldınız?


Aslında parti çizgisinden hiçbir zaman kopmadım, diyebilirim. Öyle ki, gazetelerini, dergilerini okumaya devam ettim. Bir miting olduğunda, partiden arkadaşlar ile aynı safta yürüdüm. Asıl sorun Aydınlık Korosu’yla ilgiliydi; teksesliye açıklardı, bense çoksesli müzik istiyordum. Koroda onları çalıştırmaktan sesim kısılıyordu. Çalışmalara bir geliyor, bir gelmiyorlardı. “Neredeydin?” diye sorunca da, “Afiş asmaya gittik” cevabını veriyorlardı. Açıkçası müziği önemsemiyorlardı. Düzenlenen bir gece için bir şey hazırladığımda, teksesli olsun istemiyordum. Alkış vardı ama istediğim o değildi ve olmuyordu. 30 kişiydi koro. Aslında güzel ses çıkabilmesi için 60 kişi olması lazımdı. Haftada bir iki gün oradaydım. Adım oradaydı ama git gide kendimi geri çektim. 1979’da uzaklaştım. 2012-2013 gibi döndüm.


Bu arada, oğlunuzun adı Botan. Siyasal çağrışımı yüksek bir ad.


Doğu’nun daveti üzerine, partinin düzenlediği bir geceye katılmıştım. Eskisi kadar partide olmadığım zamanlardı. Stalin’de yanlışların olduğuna dair kitaplar okuyordum. Sosyalizmden uzaklaşmış gibiydim. Ama özünde bizimkinin (Aydınlık çizgisi) doğru bir çizgi olduğunu düşünüyordum. O gece bana en önden yer verdiler. Konuşmalar yapıldıktan sonra, bir Kürt grup sahneye çıkıp halk oyunları sergiledi. Benim de yığınla Kürt arkadaşım vardı. Onları izleyince ağlamaya başladım. İşte o grubun adı Botan’dı.

O sırada eşim hamile. Çocuğa isim arıyoruz. O geceyi Gül’e anlattım. “O zaman Botan” koyalım” dedi. Erkek ismi olarak Botan güzel bir isim. Çocuk büyüdükten sonra, eşim de oğlum da, polisler takar, içeri falan atarlar diye korktu ama bir sorun olmadı. Almanya’da ona Votan diyorlarmış. Zeus demekmiş.


Mimar Sinan Konservatuarı’nda okudu. Viyolonsel çalıyor. Daha sonra Almanya’ya, Essen’e gitti. Yetenekli bir çocuk. Daha doğduğunda odasına bir hoparlör çektim ve o uyurken çalması için Bach CD’si yaptım. Kısık sesle sabaha kadar onu dinlerdi. Yıllar geçince anladım ki, gerçekten faydası olmuş.


TRT’ye ne zaman girdiniz?


Konservatuarda öğrenciyken girdim. Radyo-tv 2’nin müzik yayın programını hazırlıyordum. Sonra beni, 12 Mart’ta içeri aldılar. Okulun yüksek kısmını okuyamadım. Zaten başvurmadım da. İlle profesör mü olacağım. İnanmıyorum titr’lere. Müzikte titrin değil, işi ne kadar iyi bildiğinin önemi vardır. Hoş, her işte öyledir ya.


TRT işini Muammer Sun mu ayarladı?


Evet, Muammer Sun. O da o sırada TRT’deydi. Yönetim kuruluna girdim. Yönetim kurulunda 15-20 kişiydik. Herkesin önünde hoparlör var ve her şeyi kayda alıyorlardı. Bazen, espri yapılacağı zamanlar, görevlilere kapattırırdık. Aralarında en genç kişi bendim. Muammer Sun, Emil Galip Sandalcı ve bir mühendis (ismini hatırlayamadı) hep eleştiri yapıyorlardı ve haklılardı da. Fakat yapı, bazı şeylere müsaade etmiyordu. Karşıt grup bize nazik davranıyordu ama isteklerimiz konusunda hiçbir sonuç alamıyorduk.

Bir gün Muammer Sun, Sovyetler Birliği’ndeki birinden feyz alarak, masaya çıkıp, orada anlatmış anlatacağını! Zaten iri adam. Onu kavgacı bulurlardı.


Muammer Sun yönetim kurulu seçimleri için orkestraya, operaya, konservatuara gidip konuşuyor. Hem beni, hem kendisini anlatıyor. Ama o varken beni alacaklarını hiç düşünmüyor. Çünkü tutuklanmıştım. Ama sonra Muammer Sun’dan kurtulmak için beni aldılar.


Önemli bir görevdi. MİT’ten değerlendirmeler geliyor önümüze. Eleştirirsin, yapılmaz ama bir yandan da el üstünde tutuluyorsun. Avrupa ve Asya’da da işler oluyordu. Bali’ye gittik mesela. Endonezya’nın yüzde 99’u Müslüman ama Bali değil. Yanımda, TRT’den Polonyalı bir memur vardı. 7 dil bilirdi. İngilizcesi benimkinden iyiydi. Onunla gitmiştik. 3 yıl çalıştım, sonra bıraktım.


1967’de TRT’nin derleme çalışmalarına katılıyorsunuz. Bu, boykottan önce mi, sonra mı?


Boykot öncesinde.


Burdur’a gidiyorsunuz… Kiminle? Sizin katılmanızı Muammer Sun mu istedi?


Burdur’a, ismini hatırlamadığım bir bayan arkadaş geldi. Müzikle ilgilenmiyordu, masalları falan yazıyordu. Bir daha hiç görmedim. Benim katılmamı Muammer Ağabey istedi.


Antep, Manisa, Trabzon, Erzurum, Burdur, Van… Doğru bir coğrafi dağılım mıydı? Burdur’da ne kadar kaldınız? Kaç türkü derlendi?


Nerelere gidilmesi gerektiğini Muammer Ağabey bilirdi. TRT yapmaya kalksa, kim bilir nerelere gidilirdi. Burdur’da en fazla 10 gün kalmışızdır. Aşağı yukarı 50 derleme yapıldı. Net rakamlar bende, belgeleri var. Bunlar köylü falan diye radyoya alınmadı. Sonradan Kalan Müzik’in eline geçti. Sahibi benim arkadaşım. Birçok şeyi CD’ye aldırdı.

Köylere kadar gittik. Koskoca orman vardı tepenin üstünde. Aşağı inip çıkarlardı. Onlarla konuştuk, müzik aldık. Keşke onları kendime de alsaydım. Şimdi pırıl pırıl elimde olacaktı.


Necil Kâzım Akses’in öğrencisi oluyorsunuz. 60’lardaki Akses’in daha modernist eğilimler beslediği doğru mu?


O daha önceden modern şeyler yapmıştı zaten. Onlar ilk zamanlar, özellikle Atatürk’ün döneminde daha çok Türk motifleriyle falan çalışmışlardı. Ama sonradan o işin çok fazla üzerinde durmadılar. Bizden de bazı şeyler almakla birlikte, esas olarak Batı’ya yönelik yazdılar, yaptılar. Ben öyle bakmıyorum meseleye…


Peki, Kemal İlerici ile ilgili ne düşünürdü?


“Bunlarla uğraşma”, diyordu. Ben okuldayken, İlerici yoktu. Aslında bizim konservatuardan, kompozisyondan mezun olan bir kimse. Ama onu almamışlar konservatuara.


Kemal İlerici Ankara Atatürk Lisesi’nde müzik öğretmenliği yapıyordu. Ben de orada okuyordum. Ama ben onun konservatuarlı olduğunu falan bilmiyordum. Hatırlıyorum; pazartesi günleri İstiklal Marşı okunurken nereden başlayacağımızı söylerdi, biz de oradan söylerdik. Kendisinin yaptığı besteler var. Rahatlıkla konservatuara alınabilirdi ama onun daha önce Türk müziği ile ilgili çok çalışmaları vardı. Yazmış olduğu kocaman bir kitap var. Türk müziğinin armonik yapısına uygun yepyeni bir şey ortaya çıkarmış.

Muammer Ağabey ondan ders almıştı. “Sen de mutlaka git” dedi. Gittim, konuştuk. Her hafta çarşambaları gece okuldan kaçıp, gittim. Elinden gelen her şeyi yaptı ve benden hiç para almadı. “Ben hayatım boyunca yapmak istediğim şeylerin hiçbirini parayla satmadım” dedi. Herkes kendisi için neler neler yaparken, böyle bir adam çıkıyor. 3 yıl falan ben ona gittim. Yapmış olduğum bestelerde, gayet iyi bildiğim Batı armonisini kullanıyorum, ama çok az kişinin bildiği onun armonisini de. İyi bir kişiydi. Onunla çalışmış olmaktan çok mutluyum. Türk eserleriyle ilgili, türküler, şunlar bunlarda Kemal İlerici sistemi iyidir.


Türk müziğiyle ilgili şeyler özellikle Atatürk döneminde yapıldı. Ancak sonradan öyle olmadık şeyler yaptılar ki modern olarak. Bizim genç bestecilerimiz bu şekilde eğitim alıyorlar, maalesef. Böyle bir şeye ben karşıyım tabii.


Kemal İlerici’ye bakışınızda o gün ile bugün arasında fark var mı? İlerici sisteminde sorun var mı?


Hayır yok. Yani baştan beri, armoni için söylüyorum, Batı’nın yapmış olduğunu, öğretmen olarak, öğrencilerime öğretiyorum. Şimdi o başka, bizimki başka. Ben yabancılar için bir şey yazmıyorum. Oralara giden arkadaşlarımız var. Kaldılar ve orası için yazıyorlar. Ama o müzikler kalmayacak. Bir yerden sonra yok olacak.


Benim yaptığım şeyler daha çok bizim halkımız için. Doğru dürüst bir şey yaparsan, mutlaka kalıcı olur. Ben buna inanıyorum.


İlerici armonisi gayet iyi, çok iyi. Armoni yapıları içinde buna benzer şeyler vardır. İngiltere’de değişik, Almanya’da değişik, Fransa’da değişik. Yüzde yüz bir şey demek mümkün değil. Muammer Ağabey çok iyi kotarırdı. Ama İlerici’den çok az kişi ders aldı. Ben kendi müziğimize uygun olabilecek şekilde yaptım. “Tıkandım” dediğim çok yeri olmadı.


Batı’dan gelen armonilerde de değişiklikler var ama eninde sonunda bir şeyler yapılıyor. Fransızların gevşek, Almanların sıkı. Ama hepsinin kuralları çok sıkı. Olmuyorsa baştan alırsın, tekrar yaparsın. Mutlaka çıkıyor. Armoni ve kontrpuanda şaka olmaz; önce yapılmış, denenmiştir çünkü.


Siz Kemal İlerici armonisini derslerinizde öğretir miydiniz?


Modern müzik, atonal diziler de öğretiliyor. Ama sonuçta, özel olarak, Kemal İlerici armonisi diye bir ders yok.


Kemal İlerici’nin konservatuara giremediğinden bahsetmiştik. Kim almıyor?


Bilmiyorum kim almıyor. Öyle zannediyorum ki, bizim konservatuarımız alaturka şeylere uzak. Okulda caz da yasaktı. Bizim konservatuarımız üstten bakar. “Türk müziği öyle önemli bir şey değildir. Sen oturup Batı müziği yap yeter” der. Ben de bu konularda herhangi bir şey sormadım. Olmadık kişiler bile girebiliyorlar, onu almamışlar. Demek ki beğenmiyorlar. Niye? Çünkü Türk müziği…


Saygun’un ve Alnar’ın öğrencisi oluyor. Onlar hakkında neler söylerdi?


Hiç, hiç. Onda da bir kırgınlık var ki, bu konuda hiçbir şey konuşmazdı. “Bize de günün birinde şöyle oldu” diye bir şey demedi.


Saygun’un, Kemal İlerici’nin yaklaşımına soğuk olduğu söyleniyor.


Mutlaka öyledir. Bildiğim şeyler değil ama çok normaldir. Çünkü onlar birtakım şeylere yüksekten bakıyorlar. Kendisine yaranan birileri olduğu zaman olabiliyor, o zaman olabiliyor.


Peki Kemal İlerici Sadettin Arel’i nasıl bulurdu?


Onlar da bazı şeyler yapmışlardı, bir kişi daha var [Suphi Ezgi’yi kastediyor]. Bir şeyler yazmışlardı bu konularda. Kemal İlerici onlara kötü demezdi. Onlar, Batı’da olduğu gibi, do majörden başlatıyorlar. İlerici, “ben TRT’de yapılmış olan her şeyi topladım, çalıştım ettim. Türkiye’de en çok Hüseyni makamı yapılıyor. O zaman bizim için bu ana dizi. Ama bu arkadaşlarımız do majörden almışlar. Do majörü o kadar az kullanıyoruz ki” derdi.

Çalışmasını bizim öğretmenlerimize gönderdi. Çoğu, “önemli bir şey değil” dedi. Bunun üzerine Almanya’ya, Fransa’ya göndermiş. Demek ki, çevirtmiş, bilmiyorum. Oradakilerin hepsi “çok iyi” demiş. Batı güzel olmuş diyebiliyor, biz diyemiyoruz. O yüzden, büyük bir kırgınlığı vardı.


Muammer Sun, İlerici’yi kişilik olarak nasıl bulurdu?


Çok güzel, çok doğru bulurdu. Muammer Sun konuştuğu şeyi mutlaka yaptırmak ister. İkna da eder. Oturur konuşur. Sonunda, hakikaten, “yapalım” dersin.  Ben öyle değilimdir. Demek ki yapım böyle. Ben yazarım, isteyen yapar isteyen yapmaz.


İlerici’nin siyasal bir tavrı var mıydı?


Vardı. (Gülüyor) Komünizme tamamen karşıydı. Korkunç karşıydı. Biliyordu bizim solcu olduğumuzu falan. “Sizler çok iyisiniz ama maalesef solcusunuz” gibilerinden konuşurdu. Ama bundan dolayı kavga da çıkmazdı. Ama kendisi meseleye o gözle bakıyordu. Baksın. İyi bir şey yapan insandı. Bir insanın gerçekten içinin, özünün iyi olması gerek. Yanlış bir şeyler yapıyor olabilir.


Mao’nun bir yazısında vardı; “Ben yüzde 70 iyiyim, yüzde 30 değilim” diyor. Bunu söyleyebilen kimse çok önemli biridir. Kendisine güveniyor. Kendisine güveniyor demektir. Çünkü birçok kişi saklar. Ben meseleye o gözlerle bakıyorum. İçi iyiyse, birtakım hatalar olabilir. Eğer yakınıysam, söylerim.


Peki Türk Beşleri içinde size müzikal açıdan en çok hitap eden kimdir?


Şimdi, Adnan Saygun; tamam, hakikaten çok derinlikli şeyler yapıyor. Yapabilecek yeteneği var. Benim de öğretmenimdi. İlk zamanlar daha çok kendi müziklerimizden yola çıkıyorlardı. Sonradan başka türlü oldular. Gerçi, Saygun’da, mesela yapmış olduğu bir parçada, bir kuartet diyelim, onun içinde bir yerde, bizim türkülerimize benzer bir şey duyabiliyoruz. Ama yaptıklarını halkımızın şu sırada anlaması mümkün değil. Oysa ben hep bugün için olması gerektiğini düşünüyorum. Benim hocam Akses de, mesela, son zamanlarda böyle büyük büyük şeyler yapıyordu. Biraz da modern. Bunları biraz da dışarıya yönelik, yani bizim için değil de başkaları için yapılmış şeyler olarak görüyorum ben. Biz kendimiz için yapmalıyız. Öyle şeyler yapıyorlar ki, esas dışarıda çalınıyor, burada çalınmıyor. Çalındığında da yine 3-5 kişi, bizim gibi kişiler gidip dinliyor.


Peki şuradan devam edelim. Cemal Reşit Rey mesela.


Bizim o Beşler dediğimiz 5 kişinin en büyüğü. O her zaman Türkiye ile de ilgili şeyler yapmıştır. Ama Fransa için de çok şeyler yapmıştır. Meseleye öyle bakıyorlar çünkü. Bunu kötü bir şey olarak görmüyorlar. Çünkü kendi meselelerimiz ile ilgili şeyler de yapıyorlar. Ama gene de dışarda çalınsın edilsin diye; meseleye öyle bakıyorlar. Ben çok fazla tanımıyorum. Kendisini şöyle tanıyorum, şeflik yaparken falan. Ama öyle bir oturup konuşmuşluğumuz yoktur.


Ferit Alnar?


Onu da hiç tanımıyorum. Ferit Alnar… Elimizde çok fazla kaydı yok. CD’ler şunlar bunlar, çok fazla yok. Onun için fazla bilmiyorum ben de. Senfoni orkestrasında bin yılda bir, bir şey çalıyorlar. Tabii bizim orkestralarımız da hep Batı’ya yönelik oluyor. Kendimizden olanları çok fazla çalmıyorlar. Bir de şu da var. Ötekiler kolay oluyor. Bir kere çalmışlar. Hep bir daha çalsınlar, bir daha çalsınlar. Hele biraz da modernse, üzerinde hiç durmayabiliyorlar.


Peki, siyasal açıdan değerlendirmenizi istesem; Ruhi Su, Muammer Sun, sizin gibi istisnai isimler dışında, çoksesli müzik dünyası apolitik bir görünüm sergiliyor. Bu arada, Faruk Güvenç’in çok sert, antikomünist tavırları da var… Bu nedenle soruyorum.


Onu iyi biliyorum. Aslında akıllı bir adamdı. Ben bir ara TRT’deydim. Masa başındaydık. Karşımdaydı. Gerçekten kafası iyi işleyen biriydi. Yani, gene de iyi şeyler yapmıştır.

1960’lı yıllardan beri bu işlerin içindeyim. Öğretmenlerimiz siyasetle hiç ilgilenmezler. Ufak tefek şeylerden konuşurlar. Esas olarak, “Biz partici değiliz” gibi bir anlam vardır o tavırlarında.


Ben o sıralarda da, hep sol çizgide olan biriydim. Sürekli kitap okuyan falan. Hoca [Akses] kızıyordu bana, “Sen onları okuyacağına armoni yap” diye.


Merak ettiğim neden böyle oldukları…


Şimdi bir kere siyaset istemiyorlar. Günün birinde “beni alıp götürürler” korkusu. Benim solculuğum, Muammer ağabeyin solculuğu o dönemlerde istenmeyen bir durumdu. Okulda da birçok şey yaptırıyorduk, geceler meceler. Beni seviyorlardı ama, “olmasa iyi olurdu” havası da vardı (Gülüyor). Öyle ama ne yapalım; ben de kendimi hiç saklamadım. Kötü bir şey olduğu zaman tam anlamıyla karşı gelirim.


Beşler dışında 2, 3, hatta 4. kuşak denebilecek besteciler içinde size müzikal açıdan en çok hitap edenler?


İlhan Usmanbaş’tır. İlhan Usmanbaş hiç öyle işin siyaset tarafıyla falan uğraşmaz, alakası yoktur. Bir kere iyi bir insandır. Kimseye olumsuz bir şey söylemez. Yanlış bir şey söyleyen bir öğrenciyi azarlamaz. Benim öğretmenimdi, çok severdim onu. Bazen öyle bir şey oluyordu ki, bir şeyler anlatıyordu bana, ben böyle cin gibi, “ama hocam şöyle şöyle de bir şey var” derdim. Bir yerlerden okumuşum etmişim. O anlatmaya çalışırdı, “niye bunu böyle söylüyorsun?” demezdi. Çok farklı bir insandır. Dediğim gibi, kendi işindedir.


İlhan Usmanbaş’a olan sevginiz müzikal estetik yaklaşımıyla da ilgili mi, yoksa sadece insan, öğretmen olarak mı seversiniz?


Derslerde 20. yüzyıl müziğini de anlatıyorum. Atonal yapmıyorum. Atonali bizim entelektüellerimiz bile anlamıyor. Batı’da olduğu için alıyoruz. Kim beğenecek atonali? Ayrıca atonali yapmak daha kolay. Cangır cungur. Ama cangır cungurdan iyi şeyler yapanlar da var. Ne için yapılıyor? Yapanlar da ne olduğunu söyleyemez. Çünkü her şey olabilir. Usmanbaş itinalıydı. İyi olalım istiyordu. Bazı öğretmenler o günlük iş yapar. Önce yapılması gerekeni sonra yaparlar mesela… Usmanbaş öyle değildi.  Müzik tarihi öğretmenimdi. 1500 yılında şöyle, yıllara göre böyle böyle diye anlatır, bundan sonra da başka şeyler olacak, bu normal derdi. Tartışırdık. O müzik açısından görürdü, ben halk açısından bakardım. Birbirimize bunu bir türlü anlatamazdık.


Muammer Sun’un rol modeli Saygun’muş. Sizin rol modeliniz İlhan Usmanbaş mıydı? 


Muammer Sun’un rol modelinin Saygun olduğunu sanmıyorum. Saygun onun öğretmeniydi. Saygun’un yanlışlarını, ona kızdığı yerleri bize söylerdi. Rol model… Hayır, sanmam.


Usmanbaş 20. yüzyıl yapıyor. O çizgide güzel şeyler. Ancak benim ve onun şeyleri çok farklı. Benim isteğim, köylülerimiz dahil herkese seslenmek, onlar için bir şeyler yapmak. Amerika’ya, İngiltere’ye de yaparım ama öyle bakmıyorum. Ama onu çok severim. Gayet güzel şeyler yaptı Usmanbaş; ama bizim müziğimiz değil. 20. yüzyıl modern müziğinin altında CIA yatıyor. Ressamlar dahil birçok kişiye para verdiler.


Usmanbaş çok akıllı, yumuşak biridir. Kişilik olarak onu çok severim. Artık herkes kendisi için çalışıyor. 1980’den sonra her şey berbat oldu. İnsanlar, eski insanlardan farklı. Usmanbaş o eski insanlardandı.


Sabahattin Kalender’i tanıdınız mı? Nasıl biriydi?


Fazla konuşmayan, içine kapanık biriydi. Koro çalıştırırdı. Koroyla dünyaya açılıyorlardı. Birincilikler, ikincilikler ile geliyorlardı. Öyle bir yapısı vardı ki, ilk bakışta, “bundan iş çıkmaz” diyorsun. Ama çalışırdı. Bizim öğretmenimiz değildi. Fazla bilmiyorum. İletişim kuran biri değildi, dili sürçerdi konuşurken. (Hindemith’in Kalender’i yetenekli bulduğunu anlattığımda, “Aferin ona yine de” dedi)


Ferit Tüzün?


Hiç yakınlığımız olmadı. Benim hocanın öğrencisiydi. Çok iyi bir müzisyen olarak görüyorum. Beste yapacağı zaman kendisini kapatırmış. İlla ki onları yaparmış. Yaptığı müzikler bence çok güzel. Çok erken öldü… Çok iyi bir müzikçiydi.


Hikmet Şimşek için neler söylersiniz?


Müziği iyi bilirdi, askerlikten çıkarılmıştı.


“Belki üçüncü sınıf şefim ama, benim yaptıklarımı da kimse yapamaz” sözü ona ait.


Bunu, söylese söylese hasta yatağında söylemiştir. Koro öğretmenimizdi, unuturdu, yanlışlar yapardı, sonra yanlışını da bizim üzerimize atardı.


Müzikal açıdan, Selman Ada?


Onun için hiçbir şey söylemeyeyim. Boş ver.


Neden?


Benim için çok önemli değil. Küçücüktü geldiğinde, çok iyi tanıyorum. Olmadık çok şeyler yaptı. Onun için, boş ver. Bir şey söylemek istemiyorum aslında. Piyanosu çok iyidir ama harika çocukluk kavramında büyük sorun var. Çocuğa “harika” sıfatını verdikten sonra artık ondan hayır beklemek zor. Kişiliğinde sıkıntılar baş gösteriyor. İdil Biret istisnadır. O, yolunda devam etti. Ben de harika çocuk kategorisindeydim, yurtdışına gidebilirdim.


Fazıl Say?


Onu kişi olarak tanımıyorum. Babasını tanıyorum.


Besteleri?


Üstüne yok. Üstelik de şöyle üstüne yok: Müziği o kadar iyi içine almış ki, başkalarının çaldığı gibi çalmıyor. Bazen öyle bir şey yapıyor ki, bak diyorum tam bu. İşte Mozart tam da bunu istemiş, diyorsun. Onun için dünyada az bulunur bir kişi. Güzel de besteler yapıyor. Yani helal olsun. Bizimkiler bir türlü hazmedemiyorlar.


Peki, Pekinel Kardeşler? Bach’dan caz yapılması? Fazıl Say da Mozart’tan yapıyor. Olumlu buluyor musunuz?


Klasik olanı doğru dürüst yapamayıp, başka türlü yapmaya geçiliyorsa, bu olmaz. Ama hepsini iyi yapıyorlarsa olur. Pekineller iki kişi. Dünyayı gezdiler. Kötü bir şey yapmazlar. Piyanonun o noktaya getirilebilmesi müthiş. Bunlar zaman, yetenek ve ciddi çalışma yapılmadan olmaz. Sabahtan akşama kadar çalışacaksın.


Tuna Ötenel anılarında 1959’da ADK’da caz müziğin yasak olduğundan, ailelerden imza alındığından bahsediyor…


Benim zamanımda da yasaktı. 70’lerde, İstanbul’da da öyle bir yasak var mıydı? Evet. Ne olursa olsun biz klasik müzik çalışıyorduk. Başka bir türe yönelince, “senfonide çalmayacak, caz çalacak” deniyordu. Bunu önlemek için yapılmış bir şeydi. Caz cezbediyor. Ama asıl ödevini yapacaksın. Gerçekten iyi bileceksin. Sonra caza bakacaksın. Yoksa sınıfı da geçemezdin.


Gültekin Oransay’ı tanıdınız mı?


ADK’nın kompozisyon bölümünde ders vermiyordu. Sonraları, İstanbul Devlet Konservatuarı’nda tanıştım. Beni çok severdi. Çok ciddi, çalışkan bir insandı. Kendi müziğimizi isterdi. Atonale karşı değildi. Siyasi işlere girmezdi. Orta Asya’dan geliyor, diye, müziğe “küğ” derdi. Küğ dergisi için benden yazı istemişti. Yazdığımda çok hoşuna gitmişti.


Bizim öğretmenlerimiz onu ekarte ettiler. ADK’da barındırmadıkları için İlahiyat Fakültesi’ne gitti. Ancak öyle bir yönü yoktu.


İlk besteniz Ankara Deneme Sahnesi’nin Bozkır Dirliği oyunu için olan mı?


İlk bestem 4. sınıfta, mandolin kursuna gittiğimde yaptığım, 1. mandolin, 2. mandolin, keman ve piyano içindi. Şimdi gördüğümde gülüyorum. Yanlışları var, sonradan düzelttim. Ne keman, ne piyano biliyordum. Güzel sayılabilecek bir vals yapmışım. Üstelik aynı şeyleri de çalmıyorlardı, orada başlamışım demek ki.


Bozkır Dirliği, Asiye Nasıl Kurtulur’un müziklerini metni okuyarak mı bestelediniz, yoksa provaları da izleme olanağınız oldu mu?


Provalara gitmeyi istiyordum ama her zaman olmuyordu. Neleri yapacağımızı konuştuysak, evde yapıyordum. İlk başta rejisörle konuşuyoruz. İstanbul’daysa artistleri de ben çalıştırırdım. Bir şey için gittiysem, izlemişimdir. Zaten küçücük bir yeri tekrar tekrar çalışıyorlar. Öyle baştan sona izlenmiyor.


Dostlar Korosu’nu müzikal açıdan nasıl bulursunuz?


Amatör bir koroydu. Ruhi Su’nun kendisi de koronun amatör olduğunu söylüyordu zaten. “Ben bu koroyu çalıştırıyorum ama bu kadar olabiliyor” diyebilen dobra bir insandı. Ruhi Su’yu kaybettikten sonra, koroyu Timur Selçuk çalıştırdı. Sonra da ben.

Aydınlık korosu da amatördü. İçinde işçiler ve öğrenciler vardı. İstediğim düzeye getiremiyordum. Bağırmaktan sesim kısılıyordu artık. Aydınlık korosunda başkalarına ait besteler de vardı. 9 Şehit İçin, Filistin Üstünden…, Bir Mermi de Benden Aslanım”. Bunların besteleri bana ait.


Timur Selçuk için neler söylersiniz?


Piyasa insanı. Pop yaptığı yıllar en iyi zamanlarıydı. Saadet İkesus Altan’dan ders aldı. Ama o tarzına da ne diyeyim… Senfoni önünde Münir Nurettin şarkıları söyledi. Orkestra düzenlemesini kendisi yapmıştır. Biraz gösteriş bunlar. Şimdi karşılaşsak, oturur konuşuruz ama hiçbir zaman çok yakın arkadaş olmadık.


12 Eylül’den sonra, aslında her zaman inançlı bir Müslüman olduğunu, iki Mustafa’nın yolundan ayrılmamamız gerektiğini söyler oldu.


İki Mustafa mı?


Mustafa Kemal ve Muhammed Mustafa.


Amaan! Bırak bunları. Şaşırmam. Bir aralar Aydınlık’a yanaştığını da duymuştum.


Cem Karaca için neler söylersiniz?


1 Mayıs ve Durduramayacaklar Halkın Coşkun Akan Selini bestelerimi birlikte söyledik. Sadece iki bestemi söyledi. Tiyatral ve farklı söylüyordu. Annesi de tiyatrocuydu. Müzik eğitimi yoktu ama çok iyiydi. Çok da iyi dosttuk. Sabahlara kadar konuşurduk. Çok güzel anlatırdı içinden geleni.


Ben TRT’deyken solcular tarafından dövüldüğümde, eve ziyarete gelmişti. Burnumdaki tamponun kenarından kan sızıyordu. “Bu böyle olmaz” deyip 23.30’da arabasına bindirip, kendi doktoruna götürdü. İki gün yatırdı doktor. Meğer burnum kırıkmış.


Korkup Almanya’ya gitmesi çok kötü oldu. Oradan bana telefon edip, “Seni almadılar mı hâlâ içeri?” diyordu. Almanya’da dilediği olmadı. Bir şeyler yaptı herhalde ama tutmadı. Dönmek istiyordu. Özal, “Solu bırak, gel” dedi. O da öyle yaptı. Döndüğünde ne o bana geldi, ne ben ona gittim. Bir iki yerde karşılaştık ama sıradan bir konuşmaydı. Yüz yüze oturup konuşmadık. Ona kızmıyorum. “Allah belanı versin!” demiyorum. Onu, yaşadıkları o noktaya getirdi. Ben her olayın altındaki nedeni ararım. Cem iyi bir insandı. Ona, “Solcu arkadaşlarınla konuşma” dediler. Ölmeden önce benim için mektup yazdırmış karısına. Öldükten sonra verdi karısı. Çok güzel şeyler söylemiş benim için. Anlamlıydı. Cenazesine gidip ben de toprak atmıştım…


1 Mayıs’ın stüdyo kaydında ben de söyledim. Önce, Cem’in söylemesine izin vermedim. Hızlı söylüyordu; rock havalıydı. Oysa marşın temposu öyle olmaz. Sonra Doğu araya girdi. İzin verdim.


O yılların Şanar Yurdatapan’ını nasıl değerlendirirsiniz?


Biraz solcu nitelikliydi diye hatırlıyorum. Gene de bir şeyler yaptılar. Ama şunu söylemeliyim ki, soldaki pop müzikçiler, genelde, çok kaliteli işler yapmadılar.


Selda Bağcan?


İlk başlarda güzel şeyler yaptı. Türküler söylerdi. Artık sesi eskisi gibi değil.


Sadık Gürbüz?


Arkadaşımdır. Benim ona yaptığım bir CD var.


Zülfü Livaneli?


Hep yükseklere özeniyor. İlk plakları güzeldi. Sonra para işleri falan, ticarileşti.


Tülay German-Erdem Buri?


Onları pek hatırlamıyorum. Türkiye’de değillerdi.


Solda, o yıllardaki halk ozanlarını müzikal açıdan nasıl bulurdunuz?


Halk müziğinde, müzikten değil de şiirden daha çok etkilenmişimdir. Müzik şiire göredir. Saz çaldıklarında hepsi birbirine benziyor ama söz konusunda kimileri çok iyidir.


Alaturka ile halk müziği ilişkisini nasıl görüyorsunuz?


Bambaşka müzikler. Ben kendi halk müziğimle ilgili işler yapıyorum. Türk sanat müziği Türk değil, Osmanlı. Onların müzikleri ayrı, dilleri ayrı; Osmanlıca. Arapça, Farsça karışımı. Bir yanda Osmanlı, diğerinde halk. Halkçı olmayanlar duysa beni keser! Bir tek ortak olan makamlar olabiliyor. Kulaktan, halk müzikçileri de aynı makamlarla yapabiliyorlar. Halka o müzikle gidilmez. Olmaz. O dönemlerde saraylarda çalınıyordu. Ama sadece saray müziği değil. İstanbul ile ilişkisi olan bazı yerlerde de var. Mesela, Maraş’ta. Erzincan’da da söyleniyor ama ona halk müziği diyorlar. İstanbul ile ilişki kurabilmişler. Dede Efendi, Itri güzel şeyler yapmış. Kemal İlerici bana güzel anlattı. Ama bugünü temsil eden şeyler değil.


Şunu da söyleyeyim: Aleviler’in yaptığı müzikler akıl almaz derecede iyidir.


Suna Kan’ın Itri konusunda Bakan Talat Halman’a verdiği tepki?


O konuda Suna Kan çok haklıydı.


Ahmet Say, Ruhi Su’nun söyleyişini “lied” biçemine benzetiyor. Doğru mu?


Benim görüşüm öyle değil. Bizim müziklerle onlarınki arasında dağlar kadar fark var. Operacı olduğuna göre, ister istemez o sesle yapıyor ama gene de operadaki gibi olmuyor. Arada farklar var. Ben öyle görmüyorum.


Ruhi Su müziği çok iyi bilirdi. Plağın ön yüzünü doldurduğunda mutlaka biterdi. Bu çok önemlidir. Bunu herkes yapamaz. Ruhi Su’nun sesi köylü sesi değil, opera sesi de değil. Anadolu’da sevilen biri oldu. Kulağa yanlış gelmiyordu, elinde çalgı var. Tutuklandı, çıktı… Politik müzik yapamazdı. Güzel bulduğu şeyleri kendince yaptı.


Akses ile Ruhi Su hakkında konuştunuz mu?


Hayır, konuşmadık.


Rahmi Saltuk?


Ankara’da, Pir Sultan Abdal oyununda, üç kişi saz çalıyorlardı. Hukuktan mezundu. İyi bir arkadaştı. Sesi hoştu. 2002’de, bana, “plak yapalım” dedi. İki tane yaptık. “Ankara radyosunda çok güzel şeyler yapmışsın” demişti. Rahmi kendini geriye çekti. Oğlu öldü. Sonradan farklılaştı. Sahneye çıkarmıyorlardı onu, içine atıyordu.


1 Mayıs’ın öyküsünü sormayacağım. Siz de, başkaları da defalarca anlattınız. Ancak dikkatimi çeken bir nokta var. Ahmet Say’ın hazırladığı Müzik Ansiklopedisi’nin, size ayrılmış maddesinde, 1 Mayıs Marşı’ndan söz edilmiyor. Nasıl olur da, bu ülkede, İstiklal Marşı’ndan sonra, belki de en çok bilinen ikinci marş olan 1 Mayıs’ın sizin besteniz olduğu yazılmaz?


Haklısın ama Ahmet Say’ın bu işte günahı yok. Arkadaşımdır. Benden ansiklopedi için kendimle ilgili bilgi istedi. Yazdım, gönderdim. Hatta kimse bir şey yollamamış. En düzgün bilgileri ben göndermişim. Çok teşekkür etti. Biliyorsun, 1 Mayıs Marşı, AST’ın oynadığı Ana oyunu için yapılmıştı. Bir tiyatro oyununun parçasıydı. O yüzden, yazmadım.


O ezginin çok başka alanlarda kullanıldığına tanık oldunuz mu?


Kıraç, Fenerbahçe Marşı yapmış. 1 Mayıs’a çok benzediğini söylediler. Mahkemeye ver dediler. Böyle işlerle uğraşmam ben.


Aydınlık hareketi ile 1 Mayıs’ın özel bir ilişkisi oldu mu?


İşçi Partisi ve Vatan Partisi marşları bana ait değil. Sosyalist Parti şeklindeyken, 1 Mayıs Marşı’nı parti marşı olarak düşündüklerini bana söylemişlerdi.


Peki, son olarak, bugünkü halimiz?


Türkiye şu an her açıdan çok zor bir durumda. Bu, 16-17 yıllık bir şey. Büyük yıkıma mal oldu. Daha öncekilerde de çok hatalar vardı ama bu seferki başka. Fakat şunu çok iyi biliyorum. Hiçbir şey sürekli kötüye gitmez.


 

Yorumlar


bottom of page