Bir Pop-Kültür İkonu Olarak İlber Ortaylı
- Melis Gönenç
- 15 Mar
- 10 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 1 saat önce
Neoliberal/İslamcı yıllarda yaşanan kurumsal ve bireysel çöküşü simgeleyen en önemli isimlerden biri olan İlber Ortaylı, çok cılız bir etik ve ideolojik, hayli okkalı bir parasal miras bırakarak gitti.

MELİS GÖNENÇ
İlber Ortaylı’nın ölümü, beklenebileceği üzere, geniş bir medyatik pompalama ile servis edilmiş durumda. Siyasetçisinden mankenine, topçusundan popçusuna, iş insanından solcu (!) şairine, gazetecisinden televizyoncusuna… Neler neler denmedi ki; büyük tarihçiliği, akademik dehası, engin kültür ve görgüsü, dünyaca tanınırlığı, muhteşem entelektüelliği vs. vs. Şark şakşak mekaniği hemen devreye girdi. Oysa bir, iki hafta sonra her şey unutulacak. Çünkü Ortaylı’nın, tanınan, başarılı bir olan medyatik figür oluşu dışında, ülkenin kültür yaşamına ne akademik, ne de entelektüel düzlemde ciddi bir katkısı söz konusudur. Öyle bir formasyona sahip olmadığı gibi, isteğe ve amaca da sahip değildi. Sabırlı, yönteme dayalı, derinlikli aydın işçiliği onu hiç cezbetmedi. Fransızların deyişiyle yalnızca “mondain” olmak peşindeydi. Şovu, medyatik olmayı, oportünizmi yaşam felsefesi seçti. Doğal olarak, hep sığ kaldı. Osmanlı döneminde böylelerine malumatfuruş denirdi. Yaygın ama sığ bilgiyi, fikir kırıntıları, tarih artıklarından oluşturulmuş bir kolajı, güçlü bir sahne yardımıyla, okkalı ürün olarak pazarlayabilmek. Bu da bir yetenektir. Türk usulü tarihçi ya da entelektüel diyebilirsiniz. Akademik kültür standartlarında ise yalnızca başarılı bir illüzyonisttir. Bizim toplumsal kültürümüzde zaten kronik sorun olan “bilgi” ve “akademi” kavramları, son 25 yılda bütünüyle sıfırı tükettiği için, akademik kültür ile popüler kültür ve bunların dayandıkları “bilgi”nin nitelik ve sunumu arasındaki doğal ayrım hepten kayboldu. İlber Ortaylı, bu kaybın ortaya çıkardığı başarılı bir üründür.

En azından yaşamının son yirmi yılında “medyatik, piyasa ünlüsü” olma amacına ulaştığı söylenebilir.
Ne pahasına?
Hiçbir şey; zaten varlık nedeni buydu. 50 yaşına kadar, zoraki, tıknaz, suyuna tirit dikkate alınacak bir yaşam sürdü.
Kumaşına yakından bakalım.
Nazi işbirlikçisi bir ailenin omurgasız çocuğu
Kırımlı bir ailenin çocuğu. 2. Dünya Savaşı’na kadar aile Kırım’da ve Stalingrad'da yaşıyor. Baba Kemal de, anne Şefika da antikomünist. Sovyet rejimini hiç sevmiyorlar ama, seslerini çıkarmayı da göze alamıyorlar. Naziler Kırım’ı işgal edince, derhal onlarla işbirliği yapıp, kendi vatanlarına, Sovyetler Birliği’ne ihanet ediyorlar. Nazilerin iki buçuk yıllık Kırım işgalinde ve Stalingrad cephesinde işledikleri savaş suçlarında, Ortaylı ailesi gibi, onlar ile işbirliği yapan bir dizi Kırımlının parmak izi var. Naziler Sovyet topraklarında ezilince, bunların en sivrileri, vatana ihanet suçundan yargılanacaklarını bildiklerinden, onların kamyonlarına doluşup, kaçıyorlar. Naziler Sovyet ülkesini yıkamamış, dolayısıyla, bunların da koruyucuları kalmamıştır. Artık tek umutları Sovyetler’e iade edilmemektir. Bir süre Avusturya’da kamplarda bekletiliyorlar. Amerikalıların iade etme eğilimini İngilizler önlüyor; öngördükleri Soğuk Savaş’ta, antisovyetik aparat olarak işe yarayacaklarını bilebilecek devlet aklına sahipler. Oğul İlber, bu sırada, Avusturya’da doğuyor (1947). Türkiye, 2. Dünya Savaşı’nda izlediği Nazi yanlısı politikanın hesabını verme zamanı geldiğini anlayınca, panik halinde, İngilizlerden yardım istiyor. Onlar Amerika’yı devreye sokuyorlar ve Cumhuriyet tarihinin en yanlış dış politika kararı alınıyor: Batı Bloku izinde Sovyet düşmanlığı. Oysa Laik Cumhuriyet, geleneksel Sovyet dostluğu siyaseti üzerinde filizlenmiştir.
İşte, işbirlikçi Kırımlıların Türkiye’ye kabul edilmeleri bu sürecin doğal bir parçası oluyor ve Ortaylı ailesi, bebek İlber ile Ankara’ya getiriliyor.
Kısa süre sonra yapılan seçimler Demokrat Parti (DP)’yi iktidara taşıyor (Mayıs 1950). Liberal DP, Türkiye’yi NATO’ya sokup, hızla antikomünizm/antisovyetizmin kanat ülkesi haline getiriyor. Soğuk Savaş’ın en koyu yılları başlamıştır. Naziler ve onlar ile işbirliği yapmış olanlar değere binmeye başlıyor. Çünkü en sağlam, en güvenilir antikomünist/antisovyetik damar onlarınki.
Ortaylı’nın anne ve babasının Nazi işbirlikçisi geçmişi, derin Alman/Almanya sevgileri ve mükemmel Rusça bilgileri, 50’li yıllardan itibaren bizim ülkenin hangi kesim ve kurumlarıyla ilişkide olduklarını öngörmekte hiç zorluk çıkarmıyor. Anne Şefika DTCF’ye, Rus Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne öğretim üyesi olarak yerleştiriliyor. Baba Kemal ise sivil havacılık alanında işe sokuluyor. Her ikisinin de, antikomünizm/antisovyetizm histerisi içindeki ilgili güvenlik birimleriyle ilişkileri biliniyor.
İlber Ortaylı, ailenin ve 50’lerin muhafazakâr, sağ kültür yatağında biçimleniyor:
“Biz ateist bir ortamda yetişmedik. Babam oruç tutardı. Annem de Kur’an okur… Kimse bana “Böyle oku, böyle namaz kıl” demedi ama biz öğrendik… Bizde ordu ve polise laf edilmez, bu konu hassastır.”(Zaman Tüneli, Star, 2 Aralık 2012)
27 Mayıs suyun yatağını değiştiriyor
60’lı yıllarda sorunlar başlıyor. Uluslararası siyasal dengeler ve 61 Anayasası’nın önünü açtığı gençlik ve işçi hareketleri sol dalgaları güçlendirdikçe, genç İlber iki arada bir derede kalıyor. Muhacirlik kültürünün getirdiği sürekli “güvenilir liman arama” refleksi onu yükselen sol dalgaya yakınlaşmaya itiyor. Elbette, ailenin bilgi ve onayıyla. Çünkü yükselen siyasal güç iktidar adayıdır. Güvenilir tek liman da iktidar olduğuna göre. Ama iktidar hiçbir zaman sonsuz olmadığı gibi, kazanılması da garanti sayılmaz. Ortaylı ailesi hem Naziler, hem de DP’nin sonunu gördüğünden, çocuklarını döktükleri kalıba dikkat edeceklerdir. O nedenle, İlber Ortaylı bütün yaşamı boyunca hep aynı refleksi gösterecek, yeri geldiğinde, turnaya martı, bayrama yortu demekten kaçınmayacak, angajman duygusunu hep karşıt kamplara eşit olarak dağıtmayı, yerine göre birini, yerine göre diğerini daha görünür kılmayı saygınlık ve beceri göstergesi sayacaktır:
“Kişilik olarak toplumda bir Müslüman olduğum bellidir ama belli değildir.” (a.g.y.)
Sol ile arasında doku uyuşmazlığı açıktır. Gel gör ki, 60’larda, dağ da, taş da sola kesmiştir. Ailesinin Nazi işbirlikçiliğini özenle gizleyecek, annesinin DTCF’de Rus Dili ve Edebiyatı hocası olmasını “sol” parfüm olarak pazarlamaya çalışacaktır. Arkası sağlam annenin kanatları altında, önce DTCF’ye girer, başta tiyatro olmak üzere, oradaki öğretim kadrosu üzerinden, o yıllarda etkin konuma sahip, Ankara’nın ilerici aydın çevresiyle ilişki arar. Sonra Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne yerleşir. Hem Siyasal, hem ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü üyelerine yanaşmaya çalışsa da, ideolojik formasyonu ve kişiliğinin güven vermeyişi, kendisine hep mesafeli durulmasıyla sonuçlanır.
12 Mart’tan aile boyu çıkardıkları ders şu olacaktır: Sol, artık iktidar seçeneği olmaktan çıkmıştır. Rahatlarlar. Okul bitmiştir ama, oğul İlber’in ne iş yapacağı belli olmamıştır. Bürokraside görev alabilecek niteliklere sahip değildir. Salonları, dikkat çekmeyi, görünür olmayı seviyordur. Yazınsal, sanatsal yeteneğinden de söz edilemez. Yine en uygunu, “entel” ortam sayılabilecek üniversitedir. O dönem, yükseköğretim kurumları hâlâ saygın yerlerdir ve her türlü kültür ortamına doğal geçiş köprüleridir.
70’lerde, Ankara’nın ilerici, aydın çevresiyle bağını sürdürmekle beraber, daha liberal/sağ bir çizgiye yatırım yapması, başta anne, ailesince uygun görülür. ABD’ye, bir başka Kırımlının, Osmanlı tarihçisi Halil İnalcık’ın meşruluk ve desteğinden nasiplenmesi için yollanır. Ancak umulan olmaz. Bizimkinin akademik kumaşı göz doldurur nitelikte değildir. Aklı fikri hep az zahmetli, bol gösterişli işlerdedir. Sonunda, Ankara’da, Siyasal Bilgiler’de doktora yapmasının kişiliğine daha uygun düşeceği anlaşılır.
12 Eylül; zemberek boşalıyor
Ankara Siyasal’ın sol gelenek ve imgesi, “zorunlu” akademisyenlik ve Ankara’nın kamusal ortodoksluğu üçgeninde bunalmış olan Ortaylı, 12 Eylül ile derin bir nefes alır. Solun bu kez bütünüyle biteceğinden emindir. Her zamanki rüyasını gerçekleştirmek, “medyatik, piyasa ünlüsü” olabilmek için, şansını denemek ister ve sözde protesto ediyormuş izlenimi vererek akademik yaşamdan ayrılır (1982).
12 Eylül ve Özal’lı liberal yıllar hızla ilerler ve Türk-İslam Sentezi resmileşir. Muhafazakârlık ve Osmanlı modası artık başat konumdadır ve solu da etki altına almaya başlamıştır. Sovyetler’in geri çekilme süreci tamamlanmak üzeredir.
İşte bu, Ortaylı’nın tam kırk yıldır beklediği andır.
Fakat 1982’deki ayrılığından sonra, umduğunu yine bulamayacak, “medyatik, piyasa ünlüsü” olma yolunu yine açamamış olarak, istemeyerek de olsa, kürkçü dükkânına, Ankara Siyasal’a geri dönmek durumunda kalacaktır (1989).
Siyasal Bilgiler Fakültesi yılları (1989-2002), ne “akademisyen”, ne de “öğretmen” olarak parlak bir dönem olacaktır. Yöntemsiz, eğreti kurgulu, ekran muhabbeti tarzında, bol ama işlevsiz “malumat” yığını biçimindeki dersleri renkli, eğlenceli geçer ancak, akademik nitelik taşımaz.
Akademik çalışmalarına gelince; yalnızca şu kadarını anımsatalım: 1993 yılında Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) kuruldu. 7 Ocak 1994’te üye seçimi başladı. Alanında ciddi akademik araştırmalara imza atmış olan ve/veya gelecek vadedenlerin, asli, asosye ve şeref üyesi olarak tanımlanacakları karara bağlandı. İlber Ortaylı’nın, bu tarihten itibaren 18 yıl boyunca, üye olabilmek için yaptığı bütün başvurular, çalışmaları “yeterli akademik düzeyi” içermediği için reddedildi. Yani, ne 47 yaşına kadarkilerin, ne de 47-65 yaş arasında kaleme aldıklarının akademik düzeyi tatminkârdı. Sonra birdenbire, İslamcıların 2010’da TÜBA’yı ele geçirme operasyonuna başlamaları ve 2012’de Ergenekon sürecini tamamlamaları üzerine, 2012’de şeref üyeliğine kabul edildi. FETÖ olmasaydı, yine de kolay olmayabilirdi. Eski TÜBA’nın seçici kurulları, akademik düzey ile popüler düzey arasındaki ayrımı gayet iyi biliyordu.
FETÖ, Ortaylı’ya yatırım yapıyor
90’lı yıllar, neoliberal dönemin bayır turpu olan İslamcıları hızla yükseltti. Üniversitelerde türban sorunu, imam-hatiplerin statüsü konuları ortalığı kasıp kavurmakta, laiklik, Cumhuriyet dönemi siyaset, kültür ve uygulamaları ateş altına alınmaktadır. Solun önemli bir bölümü “liberal/sivil toplumcu” sıfatıyla, zaten bu dalganın içindedir.
Ortaylı havayı koklar ve artık geri dönüş olmayacağını anlar. Bu kez, hayaline çok daha yakın olduğunu düşünmektedir: “Medyatik, piyasa ünlüsü” olabilmek. Bunun için desteğe gereksinimi vardır; önceki denemesi başarılı olmamıştır. Öyle birini bulmalıdır ki, doğuştan Rus/Sovyet düşmanı olup, bizimkinin Kırım kökeni ve Nazi işbirlikçisi muhafazakâr aile kültürünü teminat kabul etsin, ancak aynı zamanda, yükselen siyasal, mali gücün de temsilcisi olsun.
Bu kişi Fethullah Gülen’dir. Ortaylı’nın kökeni, pragmatik zihniyet ve sonsuz esnekliğine hayran kalmış, müritlerine öğrettiği takıyeciliğin çok parlak bir örneği olarak onun önünü açmaya karar vermiştir.
Oysa FETÖ, aynı zamanda İsrail demektir. Peki, Siyonizm göz önünde dururken, 90’ların ortasından itibaren dillendirilen “dinlerarası diyalog” nasıl pazarlanabilir?
Ortaylı’ya ilk ödev verilir:
FETÖ, kendi ürünü olan Kutlu Doğum Haftası’nın 1996 yılki versiyonunda, ondan, bu konuya açıklık getirip, Yahudiliği aklamasını, Siyonizm ile bizim “laiklerin” ortak kafa yapısına işaret etmesini ister.
Ortaylı gereğini yapacaktır:
Toplantının diğer bir FETÖsever Kırımlısının, 1957’den beri ABD’de ders veren Kemal Karpat olduğunu anımsatalım.
Ortaylı fitili almış, bunun, hayatının fırsatı olduğunu anlamıştır. Siyasal Bilgiler Fakültesi’yle kan uyuşmazlığı her geçen gün artar; imam-hatip mezunu asistan alınmasında ısrarcı oluşu, türbanı desteklemesi vb. huzursuzluğa yol açar. Özellikle, Kamu Yönetimi Bölümü’nde ortam gerilir. Okulda ciddi bir akademik ağırlığının olmayışı, kişisel denge sorunu doğurmakta, gerçek kimliğini ve yeni ilişkilerini bilmeyenler şaşkınlığa düşmektedir.
Artık, hiç de mutlu olmadığı Mülkiye’yi terk edip, İstanbul pazarına açılmanın zamanı gelmiştir. Nasıl olsa güvence sağlam yerden, FETÖ’dendir.
Bu arada, Moskova’ya kültür ataşesi olarak atanma talebinde bulunur. O vitrin çok çekicidir. Ancak henüz ne FETÖ devlete egemen olabilmiştir, ne de dönemin Dışişleri üst düzeyi, henüz bu türden garibelere vize verebilecek siyasal acze düşmüştür. Ayrıca, devleti temsil edecek olan kişilerin özel yaşamlarındaki bazı tercihlerin, temsile gölge düşürecek nitelikte olmaması gerektiği ilkesi hâlâ geçerliliğini korumaktadır.
2001 yılında, FETÖ’nün yayınevlerinden biri olan Ufuk Yayınları’nın çıkaracağı, Laik Cumhuriyet ve Mustafa Kemal düşmanı Mustafa Armağan ile yaptığı söyleşiden oluşan, İlber Ortaylı ile Tarihin Sınırlarına Yolculuk ile 2002’de, bu kez Taha Akyol’un sorularını yanıtladığı, aynı yayınevinden, Osmanlı Mirasından Cumhuriyet Türkiye’sine- İlber Ortaylı ile Konuşmalar başlıklı kitaplar, hem Siyasal Bilgiler’den, hem Ankara’dan, hem de akademik dünyadan kopuşunu simgeleyecektir.
Liberal İstanbul pazarı, ona, bütün yaşamında peşinden koştuğu, varlık amacına dönüşmüş, “medyatik, piyasa ünlüsü olma” ve getireceği “bol paraya kavuşma” olanağı sağlayacaktır.
Bunu, özel olarak FETÖ’ye, genel olarak İslamcılara borçludur.
Galatasaray Üniversitesi’ne yerleştirilir. Vitrin ve maaş öncelikli bir işlemdir. Bu üniversite için hiç de iç açıcı bir öykü olmadığından, burayı geçelim. Zaten 2002’den, yani, İslamcıların iktidara gelişinden sonra, Ortaylı’nın akademik alan ile ilgisi yalnızca PR, aksesuar niteliğindedir.
FETÖ ile yakınlaşması, önünde engin bir medya/piyasa denizi açacaktır. Yıllar içinde gerçek bir televizyon aygırı olacak, adım adım bir “pop” ikonu yaratılacaktır.
İslamcı yıllar, şımarık haller, sığlaşan kelleler
2002’den sonraki dönem, ne akademik, ne de entelektüel açıdan heyecan verici, ilginç bir konudur. Bir pop ikonunun nasıl yaratıldığı, elbette magazinel açıdan incelenebilir, medya odaklı ilgi alanını ateşleyebilir. Popüler kültürün egemenliğinin tartışılmaz olduğu günümüzde, bu türden çalışmaların belirli bir anlam veya işlevi de olabilir. Ancak bunların hiçbiri, İlber Ortaylı’dan ciddi bir akademisyen, hele entelektüel yontamaz.
Son 25 yıla sığanı alt alta koyduğunuzda, çok bildik bir tablo ile karşılaşırsınız:
Başından sonuna FETÖ’nün desteğiyle örülmüş bir medyatik ün; doğru orantılı “biat-ün-gelir” üçgeni:
2005 yılında, FETÖ’nün okullarını öven Barış Köprüleri adlı, yine Ufuk Yayını, ilk baskısı 500 000 bin olan kitabın yazarlarından. Yine 2005’te, FETÖ’nün İBB Başkanı Kadir Topbaş’a bağlı Kültür A.Ş’nin düzenlediği bir sempozyum: Türk Tarihçiliğinde Dört Sima: Halil İnalcık, Halil Sahillioğlu, Mehmet Genç, İlber Ortaylı. İlk üç arşiv kurduyla asla yan yana gelemeyecek kalibredeki Ortaylı’yı, onlar düzeyinde “tarihçi” kılabilme operasyonu. 2006’da, kitap olarak yayımlanışı.

2005-2012 arasında, Laik Cumhuriyet’e İslamcı saldırının silahlı hal aldığı Ergenekon döneminde, Topkapı Sarayı Müdürlüğü. Ardından bir dizi arpalık gelir kaynağı; Milli Saraylar İdaresi Bilim Kurulu’ndan, Bakanlık danışmanlığına, sayısız kurul, jüri, hazırlık komitesi üyeliğinden, belediye danışmanlığına…
2006’da, Zaman Kaybolmaz adlı anı-nehir söyleşisi. Yaşamında hiçbir toplumsal ya da bireysel ciddi konum veya olayın ne öznesi, ne de nesnesi olabilmiş bir kişinin anıları. Yaşam kalınlığı izlenimi doğurmak için hazırlanmış medyatik düzenleme. Tabii, bütün hassas ayrıntılardan arındırılmış biçimde. Yıllar sonra, yaşam “coach”luğu içeren Bir Ömür Nasıl Yaşanır? (2019) başlıklı kitaba hazırlık çalışması.
Binlerce basılan, çoğu birbirinin tekrarı onlarca popüler kitap, sayısız TV programı, imza günü, pop konferans, toplantı… Biriken paralar, paralar…
Şu sorulabilir:
Böyle bir portre, ciddi akademik çevrelerde tepki doğurmadı mı?
Elbette doğurdu. Ama o çevrelerde hiçbir zaman ciddiye alınmış biri olmadığı için, açık tepki de gösterilmedi. Üstelik, başta FETÖ, İslamcı koruma kalkanı gerekli mesajı vermişti. Ciddi bir opera sanatçısının popçu Tarkan’a göstereceği tepki neyse, o oldu. Tek ciddiye alıp, eleştiren, Y. Hakan Erdem adlı liberal tarihçidir, denebilir (Tarih-Lenk, Doğan Kitap, 2008). Kırka yakın ciddi yanlışını ortaya koyunca, Ortaylı çılgına dönüp, mahkemeye vermekle tehdit etmişti.
İslamcı koruma kalkanı zaman içinde Ortaylı’nın hepten şımarmasına, kişisel denge sorunlarının artmasına yol açtı. Saray nezdinde bile, “Seni uzaktan sevmek…” dedirtecek noktaya ulaşan özel yaşam ayrıntılarına girmeyeceğimiz için, bu bölümü geçip, siyasal olana gelelim.
İdeolojik mayasından söz ettik. Kökeni belli, İslamcılarınkiyle son derece uyumlu, liberal/sağcı bir dünya görüşü. Neoliberal kültürün her evrede yaratmaya çalıştığı, çelişik tarihsel konumları barıştırma, tarihsel kırılma anlarını yapıştırma yaklaşımı, Ortaylı’nın muhacir aile kültüründen gelen ürkek refleksiyle, bütün yumurtaları aynı sepete koymama güdüsüyle birebir örtüşünce, İslamcıların elinde bir “Akil” adam modeli doğdu: Osmanlı hanedanını överken, Atatürk’e de methiyeler düzme; Osmanlı kültürünü parlatırken, Cumhuriyet kültürünü de galvanizleme vb. Yerine, siyasal dengelere göre.
Hep eklektik, hep sentetik; kat yerleri beceriksizce teyellenmiş, hiçbir özgünlüğü bulunmayan, yığma, ham bilgi şovu.
Değirmenin suyu, son 25 yılda, Laik Cumhuriyet tarihinin en zor dönemlerinde, yalnızca İslamcılara sırnaşmaktan geçiyordu:
2011’in Aralık ayında, Başbakan Erdoğan grip olmuş, evinde dinleniyor. İslamcıların Ergenekon zaferini kutlamalarına çok az bir süre kalmış. Evin önüne “geçmiş olsun” defteri konmuş, gelip, geçen imzalıyor. Ortaylı fırsatı kaçırır mı? Basında bile “sürpriz” kabul edilecek bir davranışla koşa koşa gelip, duygularını yazıyor. Malum, Topkapı Sarayı Müdürlüğü görevinin bitmesine az kaldı. Sonrasını garantiye almak gerek.

FETÖ, 15 Temmuz 2016’da partiyi kaybedince, FETÖ’cülüğüyle tanınan Ortaylı, ister istemez bazı soruların muhatabı oluyor. Sinirleri fena bozuluyor:
2019’da yerel seçimler yapılacak. Binali Yıldırım’a karşı Ekrem İmamoğlu. Ortaylı tarafını hemen belli ediyor. İslamcıların kazanacağından emin:
Yine 2019. Şeriatçı, Halvetiye tarikatının Cerrahiye şubesinin 21. Postnişini, tasavvuf musikisi bendesi, 2013 yılı Temmuz’unda, TRT 1’deki Ramazan Sevinci programında, “hamile kadınların sokakta gezmesi terbiyesizliktir” buyuran Şeyh Ömer Tuğrul İnançer’in elini öpüyor:
Ortaylı’nın rezillikleri o kadar çok ki, hangi birini söylemeli!
Bizi birinci derecede ilgilendiren biriyle bitirelim.
Bir vakıf var: Semiha Berksoy Opera Vakfı. Tam bir teneke. Nazi hayranı, Türk operasında hiçbir izi olmayan Semiha Berksoy adına, kızı solcu (!) Zeliha Berksoy tarafından kurulmuş bir vakıf. İşte, o sözde solcu kız, bu İlber Ortaylı’yı vakfın mütevelli heyetine aldığı gibi, ödül törenlerinde, “teganni” falan gibi sözcüklerle bol bol konuşturuyor. Ortaylı operadan hiç anlamaz. Yalnızca ünlü olduğu ve her türden İslamcı desteğe ulaşabileceği için mi seçilmiştir, yoksa anne Semiha ile Ortaylı ailesinin Nazi sempatizanlığı, işbirlikçiliği de bu tuhaf seçimde rol oynamış mıdır?

Neyse ne…
Bitirelim.
İlber Ortaylı önemli biri miydi?
Tarihçilik, akademik düzey ve saygınlık, entelektüellik açılarından önemli biri değildi. Hiçbir iz bırakmadı. İslamcıların kullanımına çok elverişli, bol kişisel zaaflı, frensiz, tartışmalı özel yaşam tercihlerinin girdabındaki kişiliğiyle de önemli ve sıra dışı sayılmazdı.
Ama bir yönü kolay aşılamayacaktır; sahne karizması. Yanlış olanı bile, sahne duruşu, ses tonu, “gestus”u ve akıcı konuşmasıyla rahatlıkla okutabiliyordu. Bu özellik pop-ikonluğun olmazsa olmazıdır.
Onun için önemli olan zaten buydu. Bireysel başarısı, ülkenin toplumsal çöküşüyle eşzamanlı oldu. Tarihe kalacak olan tek şey bu gerçektir.




Bu adama aldanıp arkadaşlarımla sürtüştüğüm için utanıyorum
Gerçeklerin er veya geç ortaya çıkma gibi kötü bir huyu var maalesef... FETÖ İle ilişkileri ve bu sorulduğunda da aşırı tepkisi çok ilginç...
13 yıl aynı kürsüde çalışmış bir akademisyen olarak her cümlesine katılıyorum. Yazmadıklarınızı da iyi ki yazmamışsınız. Okurun midesi kaldırmayabilirdi!