Müzik eleştirisinde ataerkil, antisovyetik tutum
- Melis Gönenç
- 7 Tem
- 8 dakikada okunur
Müzik eleştirmeni, Nazi sempatizanı Faruk Yener, kadınların orkestra şefi, besteci, haber spikeri gibi “ciddiyet” çağrışımı yapan “erkek” işlerinde varlık gösteremeyeceklerini ileri sürerken, antisovyetik damarını da işler tutmaya özen göstermiştir.

MELİS GÖNENÇ
Bizim ülkemizde klasik müzik eleştirmenliği her zaman “sorunlu” bir alan olmuştur. Birçok nedeni var. Bunlar arasında üzerinde en az durulanı “siyasal” olanıdır; tedirgin eder, sinirlendirir. Oysa müzik eleştirisi “siyasal” ile o denli içli dışlıdır ki.
1953-1980 yılları arasında, İstanbul’un eleştiri tekelini elinde tutan kişi Faruk Yener (1923-2001) idi. Tam bir piyasacı, müthiş oportünist, siyasal rüzgârlara çok hassas biriydi. Bu yönüyle, ardılları üzerinde kalıcı etki bırakmıştır. Müzik yazarlığından nasıl para kazanılabileceğini, müzik yazarının elinin nerelere kadar uzanabileceğini, özellikle radyo programcılığı sırasında, büyük plak firmalarıyla kurduğu “verimli” ilişkiler örneğinde herkese, öncelikle de genç kuşağa göstermişti.
Daha az bilinen bir özelliğiyse Nazi sempatizanlığıdır. İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman Lisesi’nde okumuş, 1943’te mezun olmuştur. Bu yıllarda, Türkiye’deki Alman yandaşlığı bir yana, Alman Lisesi’nin müfredatı doğrudan Nazi Eğitim Bakanlığı’nın denetimindedir. Aynı dönemde, aynı lisede okumakta olan öykücü, çevirmen Zeyyat Selimoğlu bakın ne diyor:
“Nazilerin, kitapları, yazarları sınır dışı ettikleri sıralarda Alman Lisesi’nde okumaktaydım. Ders programlarından çıkarıldığı, yasaklandığı için, Almanca dersinde çağdaş Alman yazarlarını tanıtmazlardı bize. Hemen hemen bütün bu yazarlar Nazi rejimine karşı olduklarından, “tabu” idiler, rejimce kara çalınmış yazarlardı. Almanca öğretmenimiz… “Biz” dedi “derste okutamayız, siz kendiniz bulup okuyun…” (Z. Selimoğlu, Ya İnsan Kaça?, Milliyet Sanat Dergisi, 13 Eylül 1974, sayı 97, s. 18)
Naziler savaşı kaybedince, Faruk Yener, 1945’te, girmiş olduğu İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okumanın pek de sevimli görünmeyip, getirisinin de fazla olmayacağını öngörerek, okulu bırakıp radyoya girer. Soğuk Savaş’ın en yoğun döneminde, 1952 ile 1958 arasında birçok kez ABD ve Almanya’ya “mesleki” ziyaretlerde bulunur. Savaşın bitiminden kısa bir süre sonra, kapitalist kamp, Nazilerin Sovyetler Birliği’ne karşı ne derece işlevsel olduklarını anlamış olduğundan, Almanların yıldızı tekrar parlatılmaya başlanmıştır. ABD-Almanya hattı, artık antisovyetizmin ana karargâhıdır.
Faruk Yener’in yükselişi hızlanır, meşruluk alanı genişler. İstanbul’un klasik müzik dünyası ondan sorulur hale gelir. Sanat dergiciliği tarihimizde özel bir yere sahip, ilk kez büyük sermayenin çıkardığı, tipik bir 12 Mart ürünü olan haftalık Milliyet Sanat’ın (1972) demirbaşı, İstanbul’un tartışılmaz müzik otoritesidir. Dergide, müzik sayfasının yanı sıra, 1974 sonundan itibaren, TRT programlarını değerlendirdiği ayrı bir “Radyo-TV” sayfası da hazırlamaya başlar.
Nazi kültüründe kadın: “Kinder, Küche, Kirche”
Naziler için ideal kadın, o üçgeni, “Çocuk, Mutfak, Kilise”yi var eden canlı türüdür. Kadın ile “yöneticilik”, “ciddiyet” ve “sorumluluk” gibi kavramlar arasındaki ilişkinin sınırlarını bu üçgen belirler. Üçgenin ötesi, erkek işidir.
Genç yaşlarında Nazi kültürünün etkisinde kalmış Faruk Yener için, doğal olarak, “kadın orkestra yöneticisi/şefi” bütünüyle algı dışı, sanat dışı bir kavramdır.
1974 yılının Ekim ayında İstanbul’a gelen, ekimin son haftası ile kasımın ilk haftasındaki iki konserde, İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nı (İDSO) yöneten Amerikalı kadın şef Tamara Brooks’u (1941-2012) yadırgamakla kalmaz, tiye de alır:
“Konserde kadın orkestra yöneticisi dinlemek de varmış. Bir zamanlar Fransız müzikçisi Nadia Boulanger denemişti de pek sürdürememişti bu geleneksel erkek işini. Meğer yıllardır Amerikalı genç bir kadın atılmış bu alana, hem de ilgi derlemiş oldukça. Tamara Brooks canlı, sevimli bir sanatçı. İDSO ile görevini yaparken titrek kol ve elleri, kıvrak yapısıyla bir yöneticiden çok, Martha Graham Topluluğu’nun koreografik devinmelerle dans eden bir üyesi izlenimi bırakıyor. Ve böylece vücudun bel ve kalça bölümlerinin de ritmi belirtmek bakımından yararlı olabileceği gerçeği (!) çıkıyor ortaya. Özetle kadın yöneticinin estetik bir öge olarak yalnız kulağı değil gözü de etkileyebileceği görüşü güç kazanıyor.” (F. Yener, Bir erkek kemancı-Bir kadın yönetici, Milliyet Sanat Dergisi, 1 Kasım 1974, Sayı: 104, s. 26)
Kadın orkestra şefinin “otorite” oluşturamayacağı düşüncesinin yanına, algılama kısıtlılığı yüzünden “yorum” zafiyetiyle de malul olacağı inancını ekler:
“Amerikalı konuk kadın yönetici Bn. Tamara Brooks’u İDSO’nın başında ikinci kez gözlemek ilki kadar ilginç olmadı benim için. Ne geleneklere aşırı saygılı, ne alışkanlıklarına çok bağlı, ne de tutucu sayılırım. Ama gelin görün ki, “meslek” olarak “orkestra yöneticiliği”inde güven vermiyor kadın bana genellikle. Hadi klasiklerin “ikili” çalgı topluluğuna dek kabul edelim kadını elinde değnekle, ya sonra? Doğrusu ya örneğin Mahler’in sololu, korolu dev bileşimlerinde, Bruckner’in derin mistisizmini buhurdan gibi tüttüren koca gruplarında “otorite” ve “yorum” boşluklarını örtmeye yeter mi diye düşünüyorum “tuvalet”li bir yeteneği ve cevabını kestiremiyorum doğrusu.” (F. Yener, Bayan Brooks-Bay Petrossian, Milliyet Sanat Dergisi, 8 Kasım 1974, sayı: 105, s. 26)
Kadından TV haber spikeri olmaz
Öte yandan, F. Yener, TRT’de “Haberler”i, Jülide Gülizar, Ülkü Kuranel, Aytaç Kardüz, Ülkü İmset gibi kadın spikerlerin sunmasına da karşı çıkarak, kadın imgesinin “ciddiyet” ile bağdaşmadığını ileri sürer:
“[Avrupa’da] “Haberler”i ya bir, ya iki “erkek” spiker okur. Bu konuda tutucudur batı. “Kadın-erkek eşitliği”ni umursamaz. Haklıdır da; “erkek”, görüntüsü ve sesiyle ciddiyet’in simgesidir. Müzikte her insan sesi türünün hatta her çalgı sesinin ayrı karakter ve duyguların simgesi sayılışı gibi. Hadi sesini kabul edelim fakat berber ve makyajcı elinden yeni çıkmış bir kadın görüntüsü “haber” programı kavramıyla bağdaştırılamıyor o iklimlerde.” (F. Yener, Bonanza ve haberlerin görüntüsü, Milliyet Sanat Dergisi, 27 Aralık 1974, sayı: 112, s. 29)
Yener, Nazi sempatizanlığını gizlemek için, konuyu “Batı”ya ihale etmeyi uygun görmüştür; “o iklimlerde”ki haber bültenlerini yalnız erkek spikerlerin sunduğunu savlar. Oysa sık sık Avrupa’ya giden, Alman ve Avusturya diplomatik misyonuyla yakın ilişkileri olan müzik eleştirmenimiz, bilinçli ve kasıtlı olarak yalan söylemektedir:
Ölümüne kadar hayranı kaldığı Batı Almanya’da, 1971’den itibaren ZDF kanalının haber programı Heute’yi Wibke Bruhns adlı kadın spiker sunmaktadır. Aktifinde, 1971-1973 arasında yaklaşık 380 program vardır. Doğu Almanya’da ise Anne-Rose Neumann, 1963’ten beri, devletin resmi kanalı Deutscher Fernsehfunk'ta yayınlanan Aktuelle Kamera adlı ana haber bülteninin sunumunu üstlenmiştir.
İsveç’te, Gun Hägglund, 1958’den itibaren, İsveç ulusal televizyonunda, Aktuellt adlı haber programının kadın spikeri olarak yer almış, 1970’lere gelindiğinde, ülkede kadın haber spikeri imgesi son derece olağan bir görünüm kazanmıştır.
İtalya’da ise RAI'nin ana kanalı olan Canale Nazionale bünyesinde yayınlanan Telegiornale del pomeriggio adlı haber bültenini, 1960’dan başlayarak uzun yıllar Bianca Maria Piccinino sunmuştur.
Mette Janson, Norveç devlet televizyonu NRK’nın Dagsrevyen (Günlük inceleme) adlı haber bültenini 1959’dan başlamak üzere yıllarca sunacaktır.
Polonya'nın resmi devlet kanalı olan Telewizja Polska (TVP) bünyesinde yer alan ana haber bülteni Dziennik Telewizyjny (Televizyon Günlüğü), 1965 ile birlikte Irena Dziedzic'i sunucu olarak ekrana taşımıştır.
Kamila Moučková, 1957 yılından itibaren Çekoslovakya'nın efsanevi ana haber bülteni Televizní noviny'yi (Televizyon Haberleri) sunmaya başlamıştır.
Sovyet televizyonunda, Nonna Bodrova 1958’den, Aza Lihitçenko 1960’dan, Anna Şatilova 1962’den, Vera Şebekoise 1971’den başlayarak haberleri sunan kadın spikerlerdir.
Kadından besteci olur mu?
Birleşmiş Milletler 1975’i “Kadın Yılı” ilan edince, bizde de, değişik sanat dallarında kadının varlığını konu alan yazılar çıkmakta gecikmez. Bunlardan biri, Faruk Yener imzasını taşıyan, Müzikte Kadın’dır. Müzikte neden doğru dürüst kadın besteci çıkmaz, sorusuna yanıt ararken, görüşlerine başvurduğu isimler arasında öyleleri, öyle şeyler söyler ki…
Okuyun:
Nevzat Atlığ: “Besteciliğin baş özelliği olan yaratıcılık da kuşaklara genler ve kromozomlar yoluyla geçtiğine göre acaba bu sorunun sırrı biyolojik bir nedene mi bağlı? Uzun süredir düşündüğüm bu problemin cevabını günümüze dek kesinleştirmiş değilim.” (F. Yener, Müzikte Kadın, Milliyet Sanat Dergisi, 11 Nisan 1975, sayı: 127, s. 16)
Alaturkacı, Osmanlı hayranı, üstelik tıp doktoru olan Nevzat Atlığ, kadınların “yaratıcı”, dolayısıyla da besteci olamamalarını biyolojik düzleme taşıma eğilimindedir. Bu zihniyet için şaşırtıcı sayılmaz.
Bir başka Osmanlı hayranı, tutucu Cemal Reşit Rey’in, kolayca öngörülebileceği üzere, konuyu Cenab-ı Hakka havalesi ise hiç mi hiç şaşırtmaz:
“İnsan zekâsını aşan bir gerçeğin belirtisidir bu durum.” (a.g.y.)
Tıp doktoru, besteci Bülent Tarcan da panayıra kendi “akıllı” kuramıyla katılır:
“Kadın hassas oluşu nedeniyle türlü tepkilerde erkeğe kıyasla daha seri ve şiddetlidir. Ancak bu tepkiler süreksiz kalır. Zaman şiddet ve coşkuyu azaltır. Esinlerin kompozisyon haline gelebilmesi için gerekli sentez, kadının bu kısa süreli heyecan ve coşkusuyla gücünü yitirir. Ortaya kompozisyon çıksa bile anıtsal ölçüye ulaşamaz. Örneğin şimdiye dek büyük boyutlu bir senfoni, bir konçerto, bir oratoryo yok elimizde. Bu gerçeğin tek istisnası Nadia Boulanger’nin kız kardeşi Lili Boulanger’dir. Onun da yaşamı kısa sürdü. Kadın bestecilerden elimizde kalan eserler küçük porsiyonlu hafif tatlılara benzerler. Gene bir başka örnek Cécile Chaminade’ın “Flüt Konçertosu” ve Germain Tailleferre’in bazı yapıtları” (a.g.y.)
Ya tasavvuf mecnunu, besteci Ekrem Zeki Ün? En iyisi yorumsuz vermek:
“Besteciyi doğuran kadından üstelik beste doğurmasını da beklemek haksızlık olmaz mı?” (a.g.y.)
İdeolojik kökenine sadık Faruk Yener’in çıkarsamasıysa son derece tutarlıdır:
“Kadın müzik yazsın, müzik yorumlasın, beri yanda hiç kimsenin yadsıyamayacağı bir gerçek daha var; onun müziğin baş esin kaynağı oluşu. Yalnız bu özelliği bile kadının müzikle ne denli bağdaşıp kaynaşmış olduğunu belirlemeye yetmez mi?” (a.g.y.)
Demek istiyor ki, kadın-müzik ilişkisinin özünü bestecilik falan oluşturmaz. Zaten oluşturmamalı da. Erkeklerin kadınlara âşık olup, beste yapmaları, kadına müzikte “baş esin” olma işlevi yüklemiş ya, daha ne olsun?!
Kadın şef üzerinden antisovyetizm
Klasik müzikte “kadın orkestra şefi”nin faşist tutuculuğu gıdıklaması yanında, antisovyetizme açılan kapı olabileceği, siyasal mantığın doğal sonucudur:
“İDSO’nın başında Amerikalı Tamara Brooks’dan sonra bir diğer kadın yer aldı geçtiğimiz hafta. Bn. Veronika Dudarova. Daha görür görmez edindiğimiz izlenimi, ilk eser R. Wagner’in “Nürnberg’li Usta Şarkıcılar” operası ön müziği ile pekiştirdi konuğumuz: Dış görüntüsüyle olduğu kadar ruhsal ve duygusal açıdan da ideal bir polis bandosu yöneticisi olabilirdi Bn. Dudarova… P. Çaykovski “Fa minör Dördüncü Senfoni” yorumuyla tamamladı İstanbul görevini. Konuk sanatçı işinin tekniğini biliyordu, saymasını da biliyordu. Ne var ki yorumun yalnız teknik ve sayı olmadığını anlayamamış, partisyonlar onun için birer fizik veya matematik kitabı olmaktan öteye gidememişti. O canım senfoni, bestecisinin nasıl ruhsal coşkular, türlü bunalımlarla doğduğunu üstelik herkesçe bilinen bir mektupta açıkladığı o güzel eser sanki bilinçli ve kasıtlı bir güdümle duygusal ayrıntılarından sıyrılmış, Rusya Ana’nın bozkırlarında kuru bir ağaç oluvermişti… Eser hırçın, sert, anlamsız bir metronom inancının kurbanı olma yolundaydı… Kadın Hakları Haftası’na ters düşecek bir öneriden ötürü hoşgörün; kadın orkestra yöneticileri dizisine son versek nasıl olur acaba?” (F. Yener, Kadın Hakları Haftası’nda kadın müzikçiler, Milliyet Sanat Dergisi, 13 Aralık 1974, sayı: 110, s. 26)
“Sovyet Müzik Okulu”na hastalıklı yaklaşımını gemleyemeyen, Soğuk Savaş’ın kapitalist kamptaki imge deposunun vazgeçilmezlerinden olan, “sert, duygusuz, otomat Sovyet tipi”ni Dudarova’ya kolayca giydiren Yener, o derece alerjik ki, daha müzik başlamadan, Dudarova’nın görüntüsünün bile o imge için yeterli kanıt olduğunu dile getirebiliyor. Böylece, birbirinden olumsuz iki niteliği, hem “kadın şef”, hem “Sovyet ürünü” olma özelliklerini kendinde toplayan Dudarova’nın, Yener’in gözüne girebilme olasılığı bütünüyle kayboluyor.
İş bu kadarla kalsa yine iyi…
Ankara’da Daniyal Eriç (1926) adında bir müzik eleştirmeni var. Faruk Güvenç’in varlığı nedeniyle, Faruk Yener örneği “eleştiri tekeli”ni elinde tutamıyor. Ancak, Milliyet Sanat’ın 1 Kasım 1974 tarihli 104. sayısından itibaren, Yener ile aynı sayfayı paylaşarak, Ankara’da, başta CSO ve Ankara Devlet Opera ve Balesi’ndekileri olmak üzere, çoksesli müzik etkinliklerini değerlendiriyor. O kadar antisovyetik ki, Dudarova eleştirisinde, F. Yener’i bile geride bırakıyor:
“O gece dünyadaki sayılı piyanistlerden biri CSO ile, Çaykovski’nin iyi bilinen “Birinci Si Bemol Majör Konçertosu”nu seslendiriyordu. Piyanist Polonya asıllı Witold Malcuzynski’ydi, orkestra şefi kürsüsünü bir bayan sanatçı, Sovyet vatandaşı Veronika Dudarova “işgal” ediyordu. Değerli piyano virtüözü çaldığı müziği yorumlamak için ne denli duygulu, ılımlı ve renkli cümleler kullanmaya çalışıyorsa bayan yönetmen de ona tam karşı, basmakalıp, sanki piyaniste eşlik eden bir müzik topluluğu yönettiğini unuturcasına büyük ölçülerle çok abartmalı el kol hareketleriyle orkestrayı yönetmeye uğraşıyordu…
Dinletinin son bölümünde, Sovyet çağdaş bestecilerinden Dimitri Şostakoviç’in, en çok tanınan senfonisi olan “Opus 47 Beşinci Senfoni”si çalındı… Dudarova, simgelediği sanat çevresinin, seçkin bir örneğini sunmakta başarılı olmuş bir müzikçi olarak gözükmedi bize. Gereksiz yere “ataklar” vermeye özenmesi, sağ elinin sol elinden bağımsız olamaması, çoğunlukla ölçülerinin aksaması…
Bütün bunlar herhangi bir genç delikanlıda görülse, zavallıyı orkestra şefliği sınıfından mezun bile etmezler ama galiba “bizde kadın orkestra şefleri de yetişir…” gayretkeşliği, böyle garip sanatçıların dış ülkelerde bile sahneye çıkarılmasına yol açıyor.” (Daniyal Eriç, Malcuzynski ile Dudarova, Milliyet Sanat Dergisi, 27 Aralık 1974, sayı: 112, s. 28)
Antisovyetizmde ulaşılan patolojik düzeyin, müzikal hiçbir karşılığı bulunmadığını söylemeye gerek yok. Bu türden değerlendirmeler yalnızca müzik-siyaset arasındaki yakın ilişkiyi göstermesi açısından işlevsel ve güvenilirdir. Sanatsal açıdan değil.
Dudarova’ya gelince;
1916-2009 tarihleri arasında yaşamış, Sovyet müzik okulunun tipik bir temsilcisi olan Sovyet şef, yalnız Sovyet müzik tarihinde değil, dünya müzik tarihinde de önemli bir yere sahiptir. Sovyetler’in ilk kadın şefi olması bir yana, kendisinden önce podyuma çıkan Antonia Brico (1902 – 1989), Nadia Boulanger (1887-1979) gibi isimlerin tersine, evrensel düzeyde ilk kez, çok saygın bir kurumun, Moskova Devlet Senfoni Orkestrası’nın, kesintisiz 30 yıl boyunca (1960-1989), genel müzik direktörlüğü ve birinci şeflik konumunu korumuştur.
1939-1947 yılları arasında, Moskova Konservatuvarı Şeflik Bölümü’nde, efsanevi L. M. Ginzburg ve N. P. Anosov'un öğrencisidir. Henüz öğrenciyken Moskova'daki Merkez Çocuk Tiyatrosu'nda şef (1944) ve Moskova Konservatuvarı bünyesindeki Opera Stüdyosu'nda yardımcı şef (1945-1946) olarak çalışır. Konservatuvardan mezun olduktan sonra, 1947'den itibaren, Moskova Devlet Senfoni Orkestrası'nda önce şef, 1960'tan itibaren ise, yukarıda belirtildiği gibi, birinci şef ve sanat yönetmeni olarak görev yapacaktır. 1959-1960 yıllarında, Kültür Enstitüsü'nde Orkestra Şefliği Bölüm Başkanı ve Moskova'daki Ekim Devrimi Müzik Okulu'nda şeflik sınıfı öğretmeni olarak da çalışmıştır.
1989-1991 arasında İstanbul’dadır; 1991’de ülkesine dönüp, aynı yıl Rusya Senfoni Orkestrası’nı kurar ve ölümüne (2009) kadar yönetir.
1960 yılında, Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti (RSFSR) Halk Sanatçısı, 1977’de ise en büyük sanatsal unvan olan SSCB Halk Sanatçılığını edinmiştir.
4 kıtada 18 ülkeyi kapsayan büyük turneler yapmış, Soğuk Savaş döneminin siyasal koşulları, ABD’ye ve İspanya hariç, Avrupa ülkelerinin önemli bölümüne gitmesine engel olmakla beraber, Sovyet kayıt/plak firması Melodiya için yaptığı, başta Çaykovski ve Rahmaninov kayıtları, Batılı eleştirmenlerin hayranlığını kazanmıştır.
1986’da, Sovyet kadın astronom Lyudmila Karachkina, Mars ile Jüpiter arasında keşfettiği asteroide (küçük gezegen) Dudarova adının verilmesini önermiş, 1999’da, öneri, dünya genelinde tüm gök cisimlerinin isimlendirilmesini denetleyen tek resmi merci olan Uluslararası Astronomi Birliği (IAU) tarafından uygun bulunarak, literatüre "9737 Dudarova" adıyla kaydedilmiştir.



Yorumlar