Kemal Okuyan, arabesk, Gülcan Altan (4)
- Ömer Savaşkan
- 12 May
- 12 dakikada okunur

ÖMER SAVAŞKAN
Kemal Okuyan’ın yazısının ilgili bölümünü yeniden anımsatalım:
“Geride bıraktığımız yüzyıl, sosyalizmin kapitalizme karşı üstünlük kuramadığı bir yüzyıldır. Mirasa bakarken bu “yetersizliği” hesaba katmak ve ortaya çıkan evrensel çelişkilerin, zaafların, hatta bize toplumsal açıdan anomali gelen bir dizi etmenin müzik adına ürettiklerini daha sevecen bir tutumla karşılamak gerekmektedir… Dolayısıyla, müzik alanındaki mücadelede ne kadar fazla kaynaktan su içilirse, o kadar isabetli bir iş yapılacağını iddia ediyorum…”
Demek istiyor ki, madem Sovyetler Birliği artık yok, onun kültürel mirasına da gerek yok. Zaten yetersizdi. Her tür müzik, “bize toplumsal açıdan anomali gelen bir dizi etmenin”kiler bile artık meşrudur, sepetimizde yer alabilir.
Buraya kadar örneklediklerimizden anlaşılacağı üzere, Gülcan Altan bu liberal yaklaşıma uygun olarak (“ne kadar fazla kaynaktan su içilirse, o kadar isabetli bir iş yapılacağı”) alaturka, caz, türkü, pop, fado, etnik vb. her tür müziği söylüyor ve bu karışıma “dünya müziği”, kendisine de “dünya müzikçisi” diyor.
Peki, Kemal Okuyan’ın, büyük olasılıkla, “anomali”den kastettiği arabeskin bu tabloda yeri yok mu?
Olmaz olur mu;
Öncelikle, Gülcan Altan’ın arabeske uzak olmadığını belirtelim:
“Bizim evde [arabesk] dinlenirdi. Taverna müziği çok dinlenirdi. Arif Susam’lar falan.” (Boyun Eğmeyen Şarkılar: Arabesk müziğin tarihi ve toplum üzerindeki etkileri III, soL TV, YouTube, 6 Ağustos 2021)
“Bu programda net oturuşlarla anlatıyoruz ama sonuçta bizim her tarz müziği icra ettiğimiz konserlerimiz de oldu. Yani, ben Devran Çağlar’ı bilirim, İbrahim Erkal’ları bilirim. Rahmetli oldu İbrahim Erkal. Devran Çağlar da rahmetli oldu galiba. Olmadıysa, iyi olur. Olduysa da, nurlar içinde yatsın ikisi de. Oralardan geldik yani.” (Boyun Eğmeyen Şarkılar: Arabesk müziğin tarihi ve toplum üzerindeki etkileri, soL TV, YouTube, 16 Nisan 2021)
Boyun Eğmeyen Şarkılar, Gülcan Altan’ın soL TV’deki programının adı. 2021 yılında, bu programda, dört bölümlü olduğu söylenen ancak dördüncüsünün çekilmemiş olduğunu sandığımız bir “arabesk müzik” dizisi yapılıyor. Maddi bilgi yanlışları, yöntemsizlik ve inanılması güç düzey düşüklüğü bir kenara konursa, geriye iki net veri kaldığı söylenebilir:
1) Ekrandaki iki isim, Gülcan Altan ve Murat Güner, arabesk konusuna yaklaşımlarında, Kemal Okuyan’ın 19 Temmuz 2010’da, soL Haber’de çıkmış olan “Arabesk müzik üzerine” başlıklı yazısının kendileri için belirleyici olduğunu söylüyorlar:
G.A.: “Kemal Okuyan’ın, Kemal’imizin bir yazısı var, biliyorsun, 10 Temmuz 2010 tarihli; Arabesk müzik üzerine. Çok incelikli bir yazı.”
M.G.: “Evet, ben sunum yaparken onu okuyorum.” (Boyun Eğmeyen Şarkılar: Arabesk müziğin tarihi ve toplum üzerindeki etkileri III, soL TV, YouTube, 6 Ağustos 2021)
2) Her iki isim de alaturka kökenli; İTÜ-TMDK mezunu. Oradaki liberal/gerici ideoloji ve müzikal yaklaşımı bütünüyle sindirmiş, değil Sovyet mirası falan, Laik Cumhuriyet’in “Müzik Devrimi”ne bile şaşı bakan kişiler.
Nitekim arabeskin ortaya çıkışını, Laik Cumhuriyet’in alaturkayı dışlayarak, “tek taraflı bakış ve yasaklar” getirmiş olmasına bağlıyorlar. Ardından, hocalarından öğrendikleri “takiyyecilikle”, adını vermedikleri bir başka gerici, Vasfi Rıza Zobu’ya yaslanarak, Atatürk’ün, “beni yanlış anladınız; ben onu yasaklayın, bunu yasaklayın demedim” dediğini ileri sürüyorlar.
Bu konuya girmeyelim; Melis Gönenç’in yazılarında ayrıntıları yer alıyor.
Burada önemli olan, iki İTÜ-TMDK’lı liberal ile Kemal Okuyan’ın görüşlerinin, söz konusu arabesk yazısı bağlamında nasıl örtüştüğü.
Okuyan’ın 1998’de, Gelenek dergisinde yayımlanan baskın liberal içerikli yazısında, arabeski de meşrulaştırdığı tartışmasızdır. Eğer tersi olsaydı, mutlaka “istisna” ayracı açardı. 12 yıl sonra, durup dururken, arabesk konusunda bir şeyler söylemek gereğini neden duymuş olabilir?
Görünen neden şu:
2010 Temmuz’unda, Fazıl Say, sosyal medyasında arabeske yüklenir. Beklenen tepkiler gecikmez. Okuyan da kervana katılıp, Say’dan yana tutum belirlemek ister.
Ancak, ondan, yıllardır benimsetmek için uğraştığı, ama ideolojik kökeni ve formasyonu nedeniyle, meşrulaşma olasılığı hiç de yüksek olmayan “ortodoks komünist” imgesine uygun bir değerlendirme beklenirken, her zamanki utangaç liberalliğini zor gizleyen, muğlak ifadelerle örülü bir yazı gelir. O kadar ucuz bir taktik gütmüştür ki:
“Fazıl Say "saray müzisyeni", Nihat Doğan "halkın sanatçısı"ysa yaşasın monarşi!”
Bu cümleyi okuduğunuzda, arabesk müzik sorunu ve tartışmasının iki kutbunda Fazıl Say ile Nihat Doğan’ın bulunduğu zannıyla, elbette Fazıl Say dersiniz. Oysa her sanatsal ürün kendi türü içinde değerlendirilir. Nihat Doğan klasik müzikçi mi, ya da Fazıl Say popüler müzikçi mi ki, Okuyan böyle bir karşılaştırmayı ciddi bulup, tarafını belirtiyor? Bu türden magazin konularının müzikal bir nitelik veya derinlik tartışmasına yönelik olmadığını anlayamıyor mu? Dahası, Say’ın bu çıkışının, 2010 AKB için verdiği proje bedelinin astronomik bulunup kabul edilmemesine, Tarkan’ın ise çok daha büyük bedelli projesinin geçmesi sonucu, “popülerlik” kavramına duyduğu anlık tepkinin duygusal bir yansısı olduğunu, en azından Say’ın anlatım biçiminden çıkarması gerekmez miydi? Dolayısıyla, konunun ideolojik, tarihsel ya da müzikal açıdan ciddi denebilecek bir niyetle gündeme getirildiğini söylemek gerçekçi mi?
Zaten ortodoks açıdan bakıldığında, sorun burada değil, şurada:
Nihat Doğan’ın kim olduğu, müzikal kalitesinin ne olduğu ortada. Peki, Okuyan’ın karşı kutba yerleştirdiği “ilerici/solcu” Fazıl Say’ın, egemenliğini bütünüyle ilan etmiş neoliberal dönemde yaptığı müzik, kendi bulunduğu alanda, neoliberal estetik normlara uygun mu, değil mi? O normlar ile uyum içinde mi, çatışmalı durumda mı?
Bu konuda Okuyan’ın düşüncesi çok açık:
“Say, eğitimini alıp yetilerini büyük bir ustalıkla yansıttığı müziğin klasik kulvarında, bugünün Türkiyesi'nde "halka inmek" için, bayağılığa yuvarlanmadan yapılacak neredeyse her şeyi yapmaktadır. Bu yeterince etkili olmuyorsa, sorun Fazıl Say'dan çok, memleketin kültürel dokusunu da etkileyen ideolojik dengelerindedir. Ve biraz da bu dengelere yeterince güçlü bir biçimde müdahale edemeyen Türkiye solundadır.”
Yani, Say’ın üretiminde, müzikal estetik açısından hiçbir sorun yok; neoliberal kültür/estetik normlarına kafa tutan veriminin halkla yeterince buluşamamasının sorumlusu, ülkedeki ideolojik dengeler ve sol. Solun hatırı sayılır oranda bir ideolojik ağırlığı olsa, Fazıl Say’ın besteleri “halka inmiş” olacak. Kısacası, Say’ın besteleri neoliberal estetik ölçütlerin dışında, “sol”daki ürünler.
Acaba mı?
Tarihselci bakışa, doğal olarak da ortodoks değerler alanına uzak olan Okuyan’dan böyle bir değerlendirme gelmesi sürpriz değil. Özellikle, Say’ın caz sevgisi, yorumculuğu, alaturka dahil, postmodern “füzyon”lara merakı dikkate alındığında.
Okuyan’ın 1998’deki liberal yaklaşımını koruduğu görülüyor.
Ancak, 1998’dekinden farklı olarak, arabeske şöyle bir eleştiri getiriyor:
“Arabesk, müzikal yapısı ve sözel karakteri ile mutlak bir bütünlük oluşturmakta ve bölge halklarının yüzyıllardır taşıdığı bazı özellikleri son derece yıkıcı bir biçimde istismar etmektedir… Örnek olsun, bizim yeterince gelişmediğini düşündüğümüz isyan kültürünün arabesk müzikte aldığı biçim "isyan"dan başka her şeye benzemektedir. Arabeske bol bol yerleşen "isyan" mutlak bir teslimiyetten başka anlam taşımamaktadır.”
2010’daki arabesk, 1998’deki arabeskten daha mı “olumsuz” da, böyle bir yargının konusu oluyor?
Buradaki yakın amaç, Fazıl Say’ın tanım ve anlatımıyla koşutluk sağlamak, onun yardımıyla da daha görünür olup, içinde bulunduğu çevrenin etki alanını genişletebilmektir. Bir de siyasal itim var: Tarihsel bir kırılma anında (Ergenekon/Balyoz), simgesel değeri yüksek arabesk karşıtlığı üzerinden, laik cumhuriyetçi tutumu güçlendirmek. Ancak bu zorunlu siyasal örtünün, yazının diğer paragraflarıyla organik bir bütünlük gösterdiğini söylemek kolay değil.
Daha yolun başında, Okuyan’ın, Laik Cumhuriyet’in “Müzik Devrimi”nin tarihsel özünü anlamadığı, ya da benimsemediği görülüyor:
“[Liberallere göre], Mustafa Kemal kendi tercihleri öyle olmamakla birlikte, batılılaşma fetişi nedeniyle klasik müziği son derece elitist bir yaklaşımla bu topluma dayattı.
Klasik müziğin, bir sanat müziği olarak, müziğin diğer türlerinin sağlıklı bir biçimde gelişmesi için zorunlu olduğu oranda, öğretilmesi ve sunulması gereken bir birikimi temsil ettiği açık. Buna dayatma demek, ilköğretimi zorunlu hale getirmeye itiraz etmekten farksız. Cumhuriyetin belli bir döneminde klasik müzik için bazı "emir"lerin verilmesi, bu emirlerin kimi örneklerde olumsuz sonuçlar doğurmasına karşın, anlaşılır bir uygulamadır.”
Örgün ve yaygın eğitimde yer alan klasik müzik, “diğer türlerin sağlıklı gelişimi için zorunlu” bulunduğundan benimsenmemiştir. Böyle bir “oran” algısı, Arel’in yaklaşımıdır ve somutlaşmış biçimi İTÜ-TMDK’dır. Klasik müzik seçimi, alaturkanın tasfiye edilmesine yönelik tarihsel bir dönemeçtir. Osmanlı kültüründen kopuş anlamına gelir. O nedenle, “uygarlık” bağlamında ele alınmış ve programlanmıştır. Yani, Okuyan’ın düşündüğü gibi, başta alaturka olmak üzere, diğer türlerin daha sağlıklı gelişebilmesi için resmileştirilmiş değildir. Tersini düşünmek, Divan Edebiyatı dilini daha iyi anlayabilmek için, öz Türkçe öğrenmenin zorunlu olduğunu savlamaya benzer.
Öte yandan, klasik müzik ile ilgili bazı “emir”ler ve “olumsuz” sonuçlarına işaret ediyor. Utangaç liberalliği yüzünden açıkça yazamıyor. Söylemek istediği, alaturkanın yasaklanışı ve bunun, kendince “olumsuz” sonuçlarıdır. “Olumsuz sonuç” söylemi on yılların klasik liberal söylemidir: “Devlet tercihini Batı müziğinden yana yaptı, alaturkayı dışladı, o nedenle “milli musikimiz” gelişemedi. Eğer böyle olmasaydı, bugün müzikal düzeyimiz çok daha farklı olurdu.” Nitekim soL TV’deki iki İTÜ-TMDK’lı liberalin arabeski bu bağlamda ele almaları aynı yaklaşımın sonucudur. Bu savın hiçbir tarihsel ve müzikal gerçekliği yoktur.
Yanı sıra, Okuyan, 2010’un siyasal atmosferi gereği, örtülü biçimde işaret ettiği “alaturka yasağı/olumsuzluk” anlam alanının liberal görünürlüğünden ürküp, farklı bir saptamayla durumu dengelemeye çalışıyor:
“Kaldı ki, Türkiye'de klasik müzik ekolünün iyi-kötü desteklenmesinin halk müziğine ya da Osmanlı'dan gelen sanat müziğine köstek olduğu iddiası fazlasıyla abartılıdır.”
Akım derken… bu kez de halk müziğiyle alaturkayı aynı teraziye koyarak, “köstek”lik ölçütünde değerlendiriyor. Bu, Laik Cumhuriyet’in bütünüyle reddettiği, liberal/alaturkacı kesimin tereke ürünü bakış açısıdır. Halk müziği ve alaturka asla aynı terazide tartılamaz. Biri “ulusal” kaynak niteliğine sahiptir, diğeri değildir.
Bu kadarla kalmıyor; klasik müziğin diğer müziklerin “sağlıklı” gelişimine kaynaklık edeceğini ileri sürerek, neoliberal estetiğin ana gövdesi olan türlerin geçişkenliğine kapı aralıyor. Oysa cazın, popun, alaturkanın, halk müziğinin vb. “sağlıklı” gelişebilmesinin yolunun klasik müzik eğitiminden geçtiğini ileri sürmek, öncelikle, müzik konusuna uzak olmak demektir. Böyle bir doğrusal orantı olmadığı gibi, tam tersi olan örnek sayısı, diğerininkinden çok daha fazladır. 60’lardan bu yana, pop müzikte yer alan besteci, düzenlemeci, yorumculardan bir dizi isim klasik konservatuar mezunudur. Pop müzik kalitemiz hangi düzeyde? Caz ile klasik müziğin geçişkenliğine gelince; füzyoncular dışında, ortodoks cazcıların hiç de kucak açtıkları bir önerme sayılmaz. Tıpkı modern dans okulunun, klasik baleden gelmenin sanıldığı gibi avantajlı bir durum yaratmadığını artık kabul ettirmiş olması gibi. Cazın ciddiye alınıp, meşruluk alanının genişletilebilmesi için, “klasik müziğin yavrusu” tanımıyla pazarlamaya çalışan Cüneyt Sermet gibi Amerikan kültürü fedailerinin etkisinde kalmak hiç de akılcı değildir.
Her müzik türünün kendi ses, çalgı, öğrenim biçimi, duyarlılık dünyası vardır. Klasik müziği bunların altyapısı olarak düşünmek, bu müziği “yüksek sanat” niteliğinden soymak anlamına gelir. Okuyan’ın örneğinden yola çıkarsak, klasik müzik “ilkokul”, diğerleri o temel formasyon üzerine bina edilen katlar oluyor. Böyle bir düşüncenin hiçbir ciddiyeti olamaz. Ama “melez”leşmeyi temellendireceği kesindir.
Dikkat edilirse, Okuyan, “emir” ile kastettiği alaturka yasağının “anlaşılabilir” olduğunu da belirtiyor. Buradaki tutumu da aynı utangaç kıvranma hali; “anlaşılabilir ama…” demek istiyor. Oysa “anlaşılabilir” ile “doğru” arasında çok önemli bir fark vardır. İma ettiği, “bu yasak doğru değildi ama anlaşılabilir”dir. Fakat böyle söylese, liberal damgası yiyecek, “yasak, doğru karardır” dese, ortodoks olacak. İkisi arasında bir yere sığınarak, durumu geçiştirmeye çalışıyor.
Nasıl mı?
Her zamanki gibi, bağlaç işlevine soktuğu büyük “devrimci” laflar ederek:
“Burada yanlışlık "klasik müzik"in devlet korumasına alınması değil, devletin sınıf karakterindedir… İşin halktan uzaklaşma kısmı, bugün liberallerin pek beğendiği sermaye sınıfımızın tarihsel misyonları ile ilgilidir…”
Nedense bu “devrimci” çıkarsamaları açıp, neye karşılık geldiklerini belirtmeyi gerekli görmüyor.
İzleyen paragrafta kıvranma yine başlıyor. Tabii, yine klasik müzik ve cazı eşitleme fırsatını kaçırmadan:
“[Arabesk kötü ama] sonuçta, Türkiye solunun devrimci bir çıkış yapabilmesi işçi sınıfı merkezli ve mutlaka halkçı bir kimlikle mümkünse, kültür-sanat alanında toplumun tercih ve alışkanlıklarını büsbütün bir kenara atma şansı da yok… Bu bağlamda klasik müziğin ya da cazın bugün Türkiye'de geniş bir kitleyle temas etmesini beklemek büyük aptallık olur.”
Bu durumda, “toplumun tercih ve alışkanlıkları” bağlamında, arabeskin de hesaba katılması gerekeceği mantıksal açıdan doğrulanmıyor mu?:
“Bunu kabullenmek, bundan yararlanmak ya da "devrimci arabesk" arayışlarına girmek beyhude bir uğraştır.”
Hayır, doğrulanmıyor. İyi de, neden?
Okuyan’ın yine açıklaması yok. Çünkü tarihselci bir yaklaşımı yok. Açıklama yerine, yine konunun arkasından dolaşıyor ve faturayı sola çıkarıyor:
“Arabesk müzik, Türkiye'de ilerici hareketin kentlerde ideolojik-kültürel mücadele alanındaki denemelerinin etkisizliğinin bedelidir ve bu düzenin bu etkisizlikten yararlanarak Türkiye'nin yoksullarının başına sardığı bir beladır.”
Pes doğrusu!
Eğer “ilerici hareket” kentlerde “ideolojik-kültürel” alanda etkili olsaymış, arabesk diye bir tür olmazmış. Okuyan Marksizm-Leninizmin tarihselci bakış açısına yabancı olduğu için, yazıda, böyle bir hegemonik alanın oluşmasının nesnel ve öznel koşullarına yönelik en küçük bir tarihsel ipucu veremiyor. Oluşmadığını söylemekle yetiniyor. Dolayısıyla, ortaya, böyle bir olasılık vardı da, ıskalandı gibi bir sonuç çıkıyor.
Bir an için, sözünü ettiği türden etki alanının oluşmadığını veya oluşabilecekken torpillendiğini kabul edelim. Bunun sorumlusu ya da sorumluları kimler olabilir?
Elbette, öncelik egemen sınıflarda.
Tamam da, solun zaten verili bu engele rağmen, özellikle 60’lı, 70’li yıllardaki yükselişi dikkate alındığında, yine de “bağımsız” bir alan yaratması söz konusu olamaz mıydı? Bunun önünde başka bir engel mi vardı? Soldan gelen bir engel?
Yanıtı, 18 Ocak 2005 tarihinde, Kanal 7 televizyonunda, bu çevrenin önde gelen isimlerinden Mehmet Kuzulugil vermişti. Tarihsel TKP’yi kastederek, Sovyetler Birliği’nin Türkiye’de devrim istemediği için, bu “asalaklara” devrim yapmamaları koşuluyla para verdiğini söylemişti. Liberal TKP’nin, Sovyetler Birliği ve tarihsel TKP’ye bakışının çok özlü bir ifadesi olan bu değerlendirme, ülkede, ciddi bir devrimci eylem derinliğiyle, uzantısı alternatif, bağımsız bir sol/devrimci kültür ve hatırı sayılır etki alanı oluşmasının önündeki engellerden biri olarak Sovyetler Birliği’ni işaret etmektedir. Bu çevrenin, Yalçın Küçük mirası bastırılmış antisovyetizminden söz etmiştik.
Ayrıca, oluşmakta olan yeni siyasal topografyada meşru bir yer tutabilmek için gerekli “temiz kâğıdı”nı alabilmenin en önemli koşulu da budur.
Kuzulugil’in bu çıkışından 6 gün önce, 12 Ocak 2005’te, TBMM başkanı, AKP’nin ağır topu Bülent Arınç’ın, Meclis’e TKP’nin de girmesi gerektiğini belirten demecini anımsatalım.
Okuyan’ın esas sorunu arabesk olmadığı için, işi, antisovyetizm üzerinden sola faturalandırıp, gerçek amacına, cazı, devrimci kültürün meşru bileşeni yapma çabasına yöneldiği görülüyor:
“Muazzam bir birikimi temsil eden [klasik müzik ve cazın] burjuvazinin insafına terk edilmemesi için önlem almak, "ilerisi" için öncü girişimlerde bulunmak da gerçek sanatçıların ve Türkiye solunun görevlerindendir.”
Uzatmayalım; çözüm nedir? İlerici/solcu kesimin “ideolojik-kültürel” etki alanı yaratması.
Yine de insanın aklına takılmıyor değil; 60’lı, 70’li yıllarda, dünya çapındaki hareketlenmeye koşut olarak yükselen ilerici/sol dalganın yaratamadığı “ideolojik-kültürel” etki alanı, neoliberal koşullarda bütünüyle geri çekilmiş, seyrekleşmiş ilerici/sol unsurlarca nasıl yaratılacak?
Yoksa Sovyetler Birliği’nin olmayışı, liberal Okuyan için, bu olasılığı daha mı elle tutulur kılıyor?
Ayrıca, mademki arabesk, solun 60’larda, 70’lerde yaratamadığı “ideolojik-kültürel” etki alanının sonucudur. O halde, 90’lar ve daha güçlü olarak 2000’lerde böyle bir etki alanı yarattı da, bu nedenle mi arabeskin ateşi düştü?
Elbette, yanıt verecek durumda değil. Zaten, belirttiğimiz gibi, Okuyan’ın derdi de bu değil. Verili koşullarda, böyle bir alanın yaratılabilir oluşunun a priori kabulünü istiyor. O kadar:
“Farklı olan yaratılır, ağırlık konur, bu sonuçta herkesi ve bu arada arabesk müziği de etkiler, arada farklı mesajlar veren arabeskimsi örnekler ortaya çıkar.
Güzel… Ama buradan başlayamayız.”
Peki, nereden başlanacak?:
“Bizim gereksindiğimiz, mücadele etmeye, verili olanı kabullenmemeye dayalı bir müziktir. Ölüme değil, yaşama övgüler düzen sevgiyi kötürümleştirmeyen kente boyun eğmeyen, ona kafa tutarak sahip çıkan bir müzik.
Bu müziğin yaratılmasında arabeske çalan "devrimci" örneklerin şu an için bir yararı olmadığı açık.”
Yani, şu an için yararı yok. Sonra mı var?
Okuyan yine ucunu açık bırakıyor. Elleri ayakları birbirine karışmış bu kararsız anlatıyı örtülü liberallik temellendirdiği için, bir türlü köşeli, yere sağlam basan, özgüvenli bir yaklaşım geliştiremiyor. 2010’da, liberal-İslamcı saldırı altında keskin, kaynar laflar edip, aynı anda soğutmak zorunda kalmak; ideolojik omurgasızlık böyle bir şey.
Sonuçta, 2010 koşullarının dayattığı, arabesk simgesi üzerinden gerçekleşen ufak bir vitrin düzenlemesi dışında, 1998 metnindeki liberal yaklaşımı bütünüyle koruyor. Bu açıdan tutarlı sayılmalıdır.
Hadi, Okuyan’ı haklı bulalım. Bu durumda, önerdiği, “mücadele etmeye, verili olanı kabullenmemeye dayalı, ölüme değil, yaşama övgüler düzen müzik” tam olarak neye benziyor olabilir?
Kuşkusuz, Gülcan Altan’ın yaptığına.
TKP televizyonunda arabesk şov
Gülcan Altan’ın arabesk geçmişine değindik. Buna, TKP’yi saran liberal atmosferin kültürel esnekliği eklendiğinde, aynı Altan’ın, arabeski “olumsuz” anlam alanından çıkartıp, sempatiyle karşılayan (1991), liberal sol kökenli Meral Özbek’in arabesk tanımını ilginç bulması şaşırtıcı sayılmaz:
“Arabesk, yukarıdan aşağıya empoze edilen bir kitle kültürü değil, halka ait direnme ve kabullenmelerin, isyan ve boyun eğmelerin ideolojik ifadesini bulduğu, hâkim sınıfların hegemonik projesine eklemleneceği gibi, alternatif bir hegemonik projeye de eklemlenebilecek çelişkili, popüler çağrışımlar taşıyan bir popüler kültürdür.” (Boyun Eğmeyen Şarkılar: Arabesk müziğin tarihi ve toplum üzerindeki etkileri, soL TV, YouTube, 16 Nisan 2021)
Altan’ın, arabeske hiç de soğuk olmayan tutumunun en güzel kanıtı, ilgili programın, 23 Nisan 2021 tarihli bölümünde, hiçbir gereklilik yokken, baştan sona iştahla ve renk katarak yorumladığı, Orhan Gencebay’ın Batsın Bu Dünya’sı.
İzleyin:
Bunun bir yol kazası olduğunu düşünüyorsanız, yanılgı içindesiniz. Aynı videoyu, Ferdi Tayfur’un ölümü üzerine, sosyal medyasında yeniden paylaştı (Instagram-4 Ocak 2025). Üstelik “Ferdi Tayfur’un vefatı…” falan diyerek.
Altan’ın bu sıcaklığıyla, programda dile getirilen, “arabeskin olumsuz yönü, hep acıdan beslenip, kaderci oluşudur. Gerçi o insanların yaşam koşulları dikkate alındığında, nasıl olmasın ki…” biçiminde özetlenebilecek sözel ifade bölümü arasındaki ilişki son derece yapay, hatta şizofrenik duruyor. Tıpkı Kemal Okuyan’ın yazısındaki gibi.
Dizinin 6 Ağustos 2021 tarihli üçüncü programında, bu kez Gülcan Altan, Müslüm Gürses, Ferdi Tayfur, İbrahim Tatlıses müziklerinin yalnızca sözlerini okur. Bunlardan da birer şarkı söylemesinin fazla “radikal” görünebileceği endişesi doğmuş olmalı. Şarkı sözlerini okumakla yetiniyor ama ne okuma! Gerçekten “arabesk” okuyor. Kültürel kan çekiyor. Ne yapsın!
Bu arada, Gülcan Altan da, Murat Güner de, aralara, ilgili ilgisiz, “emperyalizm”, “sınıfsal”, “sömürü”, “faşist” vb. sözcükler sokuşturarak, sol bir platformda bulunduğunuzu hissettirmeye çalışıyorlar. Sol siyasal kültür ve bilinç düzeyleri o kadar düşük, İTÜ-TMDK’nın gerici tornasından geçtikleri o kadar belli ki, ortaya komik görüntüler de çıkıyor:
G.A.: [Türkiye’yi kastederek] “1950’lerde ABD, “bu ülke dünyaya hükmedecek; kökleri çok sağlam, medeniyeti çok büyük bir halk. Benim kontrol edemeyeceğim hiçbir halk olamaz” deyip, müdahale etti.” (a.g.y., 16 Nisan 2021)
Altan’ın, rüyalarında şanlı Osmanlı zaferleriyle mışıldayan İTÜ-TMDK’daki hocalarının çokça etkisinde kaldığı belli oluyor.
Komik, çocuksu renklerin gerçekten de ufku geniş; doğrudan Okuyan’ın yazısından alarak, Murat Güner, 12 Eylül’ün sol müziği de biçtiğini, 1980 sonrasında gelişebilmiş sol bir müzik olsaymış, bugün arabeskten konuşulmuyor olacağını söylüyor (a.g.y., 6 Ağustos 2021).
“Arabesk olumsuzdur” yargısını zoraki de olsa dile getirirken, orasından, burasından budaya budaya, sonunda Nâzım Hikmet’e geliyorlar; Sadettin Kaynak arabeske giden yolda önemli bir kilometre taşı olduğuna, Kahveci Güzeli filminin (1941) müziklerini yaptığına, senaryo ise Nâzım Hikmet’in öyküsünden alındığına göre… (a.g.y., 16 Nisan 2021)
Üç programı da dinlediğinizde, şu sonuca varıyorsunuz: Arabeskin sorunu müzikal biçim ve estetikte değil, sözlerindeki kadercilikte. O kadar. Hani araya birkaç “devrimci” laf sokulabilse… Gülcan Altan bu konuda çok açık:
“Gerçi biz de kula kulluk edene yazıklar olsun, diyoruz ama… kadercilik nedeniyle [arabesk] söylemek istemiyorum.” (a.g.y., 23 Nisan 2021)
Murat Güner daha da açık:
“Sınıflı toplumda çözüm yok arabeske” (a.g.y.)
Sonuç
Gülcan Altan, Kemal Okuyan’ın önerdiği, “mücadele etmeye, verili olanı kabullenmemeye dayalı müzik” mi yapıyor? Daha doğrusu, böyle bir formasyon ve duyarlılıkla, öyle bir müzik yapılabilir mi?
Sertap Erener vari Boyun Eğme’den, pop-izci marşı-sirtaki bulamacı Omuz Ver’e, Altan’ın yeteneği de duyarlılığı kadar. Bu konuya girmeye hiç gerek yok. Çünkü ciddiye alınabilecek nitelikte, özgün bir yaratı yok. Zaten ortada TKP adı olmasa, bu zavallılık ancak kendi dar çevrelerini ilgilendirecek bir konu.
Kemal Okuyan’ın hiç hazzetmediği Sovyet Kültür Bakanı Jdanov’un, devrimci ad takmakla, bir yapıtın devrimci olamayacağına yönelik zamanlar ötesi uyarısını belirtmekle yetinelim.
Şu soru daha anlamlı?:
Bu çevre ne yapmak istiyor?
TKP liberal bir sol parti; örtülü. Neoliberal dönemin tipik bir ürünü. En önemli işlevi, Marksizm-Leninizmin ortodoks mirasını toplumsal bellekten silmek. Bu miras Sovyetler Birliği’nin mirasıdır. Türkiye’deki meşru taşıyıcısı da tarihsel TKP’dir. Tarihsel TKP ile ne ideolojik, ne tarihsel, ne siyasal, ne de kültürel hiçbir meşru devamlılığı bulunmayan bu çevrenin, TKP adını almasının tek nedeni, söz konusu mirası görünür olmaktan çıkararak, çok dar bir alana sıkışmış olan komünist hareketi, tarihsel yatağından başka bir mecraya yönlendirebilmektir. Varlık nedeni budur. İçinden geçilen koşulların bu işlem için uygun olduğunu düşünüyorlar.
Gülcan Altan gibilerin bu çevre ile doğal uyum sağlamalarının altında yatan gerçek budur.
Başarabilirler mi?
Kuramsal, siyasal, kültürel, hatta etik düzlemde her yolu deniyorlar; deneyecekler. Asla başarılamayacağını yaşayarak görecekler. Ne Türkiye solunun, ne de siyasal yelpazenin herhangi bir yerinde, örtülü ya da açık liberal bir TKP’nin karşılığı bulunmadığını, bulunamayacağını keşke daha çabuk anlayabilseler.
Her şey tarihsel TKP’nin öyküsünde yazılı. Yeter ki ortodoks gözlükle okunabilsin…




Yorumlar