Özer Sezgin: “27 Mayıs’ı yapanlardanız…”

MELİS GÖNENÇ
Özer Sezgin 25 Eylül 2026’da yaşamdan ayrıldı. 1960 sonrası çoksesli müzik yaşamı için önemli bir isimdir. Viyola sanatçısı olmasının yanı sıra, CSO’da yöneticilik, İDSO’da kuruculuk ve yöneticilik, Konservatuar müdürlüğü, Vakıf üniversitesinde konservatuar kuruculuğu, Filarmoni Derneği ve Vakıf yöneticiliği, TRT’de program yapımcılığı, eğitmenlik gibi birden çok şapka taşımış biriydi. Çalkantılı yılların önemli tanıklarındandır. Üst düzey siyasal ve bürokrat kadrolar ile yakın ilişkileri olmuş, konservatuarların üniversitelere bağlanma sürecinin birinci elden tanıklığını yapmıştı. 2011 yılında, Artes Yayınları’ndan çıkan, Müzikli Yaşam Anılarım (1960-2010) başlıklı nehir söyleşisinde, Vural Yıldırım ve Mehmet Bilget’in sorularını yanıtlarken, çoksesli müzik tarihimizle ilgili, kurumsal ve siyasal açıdan da oldukça önemli, anlamlı veriler sunmuştu. Kitapta yer almamış, ya da biraz daha ayrıntılandırılabilecek konuları konuşmak üzere, uzunca bir süredir üzerinde çalıştığım CSO tarihi çerçevesinde, kendisiyle, 6, 7, 8 ve 15 Mart 2021 günlerinde, kayda da aldığım uzun görüşmeler yaptım. Konuşma ilerledikçe, tam bir ufuk turuna dönüştü.
Aşağıda yer alan söyleşi, bu görüşmelerin ürünüdür. Sabırla, nazikçe, her sorduğum soruyu yanıtladı. Ancak, bir rica ve bir koşul ile; anlatacağı bazı şeylerin, birileri tarafından kendisine eleştiri biçiminde geri dönmesini istemiyordu. Anlamı açıktı; o, yaşamı terk etmeden, bunları yayımlamamam gerekiyordu. Bunların neler olduğunu konuşma sırasında belirtmesi kaydıyla, kabul ettim. Bugün, bu ricasını yerine getirmiş oluyorum. Bir de, hiçbir zaman yayımlanmaması gerektiğini düşündüğü şeyler vardı. Bu koşulu da kabul ettim. Anlattı. Verdiğim sözü tutup, yayımlamıyorum.
İlginç ve tartışmalı sayılabilecek değerlendirmeler ve değişik maddi bilgiler içeren bu metnin, Özer Sezgin’in yayımlanmış olan anılarını tamamlayıcı nitelikte olduğu rahatlıkla söylenebilir. Çoksesli müzik tarihimizin farklı yönleriyle ilgilenen herkesin, içinde dişine uygun bir şeyler bulabileceği bu söyleşinin, geniş bir yelpazeyi içerdiğini belirtmeliyim. Pavarotti’den Chick Corea’ya, Kenan Evren’den İhsan Doğramacı’ya, Cemal Reşit Rey’den Saygun’a, Muammer Sun'a, onlarca kişi, olay…
Anı kitabında daha ayrıntılı olarak anlattığı bölümleri, anlatının zorunlu kıldığı birkaç yer dışında, tekrardan kaçınmak için, metne almadım. Köşeli ayraçlar, anlaşılabilirliği arttırmak için tarafımdan konmuştur. Bunlar dışında, metne hiçbir müdahalede bulunmadım.
SÖYLEŞİ
Soru: Özer Bey, CSO tarihiyle ilgili hazırladığım çalışma, ister istemez İstanbul’a, İDSO’ya da sarkıyor. Nehir söyleşinizi okudum. İzin verirseniz, biraz daha ayrıntıya girerek, bazı şeyler sormak istiyorum.
Yanıt: Buyurun.
S: Teşekkür ederim. Gerçi 1950'lerde Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nda (CSO) değildiniz ama, Mükerrem Berk ile olan yakınlığınızı dikkate alarak şunu sormak istiyorum: O dönemde, CSO yönetimi için yapılan seçimlerde iki grup var: Mükerrem Berk ile Cahit Kılıçarı grupları. Bunların karşıtlıkları arasında siyasal nedenlere dayalı bir şeyler de var mıydı?
Y: Ben önce Opera Orkestrası’ndaydım. 1965 ile 1973 arasında, 8 sene CSO’da bulundum. Biliyorsunuz, CSO’nun bir yönetim kurulu vardır. Senede bir defa seçimle belirlenir. Seçimlerde çeşitli gruplar oluşur, yönetime gelmek için. Böyle bir şey vardır, ancak ayrı uçlar diye politik bakımdan değil de, dediğim gibi yönetime gelmek için bunlar olmuştur, klikler olur.
S: Cahit Kılıçarı'yı tanımışsınızdır, sanıyorum.
Y: Evet, onun zamanında ben de çaldım ama çok fazla samimiyetim yoktu. Bizler çok gençtik. Onlar da artık orkestradan yavaş yavaş emekli olacaklardı. Çünkü benim de Cahit Bey'le bir sene belki oldu olmadı yani beraberliğim. Pek fazla yakınlığım olmadı, yakından tanımıyorum. Ama biz, Mükerrem Bey'le birlikteydik. 1973 seçimini bizim grup kaybetti. Ben ondaki önceki dönemde müdür yardımcısıydım. Mükerrem Bey ile beraber çalışmıştım. O sırada, 1972'de Personel Kanunu çıkmıştı. CSO Personel Kanunu'na girdi. Opera Orkestrası’ndakiler, Tiyatro, sözleşmeli sanatçı sıfatında. Bundan dolayı da maaşlarında bir fark oldu. İstanbul'da zaman zaman belediyeye, zaman zaman vilayete bağlı olan İstanbul Şehir Orkestrası bu kanuna giremedi. Onun üzerine onlar da girmek istediler. Zamanın kültür işlerine bakan Devlet Bakanı rahmetli İsmail Arar, “ister misiniz gitmeyi?” diye sordu. Biz de zaten Mükerrem Bey'le CSO’daki seçimi kaybetmiştik; kabul ettik. Bizi İstanbul’a tayin etti. Mükerrem Bey ile beraber İstanbul'a geldik ve Personel Kanunu’na koyarak, İstanbul'da İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası'nı (İDSO) kurduk. Öyle diyeyim çünkü biz geldiğimizde 17 kişi kalmıştı. Bunların çoğu Opera orkestrasına geçmişti. Sözleşmeli olduğu için bir kısmı da emekli olmuştu. Biz 17 kişilik bir topluluğu aldık. 1 Temmuz maaşlarımızı 1973'te İstanbul'dan aldık.
S: 1960'lı yıllarda, CSO’da, bu kez de Mükerrem Berk ile Ulvi Yücelen ayrışması var.
Y: Evet, yani Ulvi yücelen bizden evvelki ve bizim seçimlerde de kazandı. Yanılmıyorsam öyle oldu. Onlar kazandılar. Bu ilelebet kalan bir şey değil. Bir de üstelik ekstra bir maaşı da yok yöneticiliğin. Yani yoruluyorsanız, bırakıyorsunuz. İsterseniz tekrar giriyorsunuz. Ben mesela okulda öğrencilerle il başkanıydım. Arkadaşlar orada tanıyorlardı. Oradan oylarını verdiler.
S: Mükerrem Berk ile Ulvi Yücelen ayrışmasının nedeni yönetimsel midir, kişisel midir, ya da siyasal…
Y: Yönetim... Çünkü o flütçü, o kemancı. O anlamda kişisel bir şey söz konusu değil. Ama artık gayet tabii, yani, muhalefet ediyorsunuz. Muhalefet ettiğiniz zaman da bugünkü muhalefet gibi…
S: 1968 ve 1971 yılları arasında Ulvi Yücelen müdür oluyor. Mükerrem Bey bu yıllarda adaylığını koymadı mı? 1968-71 yılları arasında.
Y: Belki de koydu. Yeterli oy alamadı. Ben çünkü senfoniye girdiğim zaman müdür, yani benim giriş sınavımda müdür Ulvi'ydi. Daha sonra Ulvi'yle beraber uzun yıllar, on seneye yakın oda müziği, kuartet yaptık.
S: Evet. 1971 yılında da Mükerrem Bey yeniden aday oluyor. Kazanıyor. Bu seçimde Ulvi Yücelen aday olmadı mı? Hatırlıyor musunuz acaba?
Y: Vallahi hatırlamıyorum. Ama biz de daha çok şeye yönelmiştik. Oda müziğine. Yani birçok konserler verdik. Televizyon yeni kurulmuştu. Televizyon programları yaptık, radyo programları yaptık. Anadolu seyahatleri, konserleri yaptık oda müziğiyle. Yani büyük hizmetleri oldu o kuartetin. Ulvi Bey daha fazla buna yöneldi. Dediğim gibi. Daha sonra da Opera müdürlüğü yaptı. Sonra da, Kültür Bakanlığı Müsteşar Yardımcılığı.
S: Peki 1971'de Mükerrem Bey'in kazandığı seçimler 12 Mart'tan sonra mı yapılmıştı, önce mi?
Y: Bir dakika... Tamam, 12 Mart'tan önce. Evet, önceydi. O zaman beraber çalıştık. Ben Mükerrem Bey'in yardımcısıydım.
S: 1973'te, CSO seçimlerinde, bu kez Erol Küyel'in listesi kazanıyor. Mükerrem Berk kaybediyor. Mükerrem Bey’e yapılan temel eleştiriler nelerdi?
Y: Aslında, yani Mükerrem Bey'in de büyük hizmetleri oldu. Ankara’da, Sergi Sarayı olan binayı konser salonuna çevirdi. Rahmetli Ertuğrul Özakdemir vardı. Onunla beraber orayı konser salonu yaptılar. Bu binada güreş falan yapılıyordu. Öyle bir salondu. Tabii bu arada yurt dışından solistler, şefler geliyordu. Elçilikler çok yardımcı oluyordu. Yani hemen hemen her ülkeden sanatçı geliyordu. Fransa'dan, Almanya'dan, Avusturya'dan, İngiltere'den. Filarmoni Derneği vardı. Ben Filarmoni Derneği genel sekreterliği de yapıyordum. Çok güzel resitaller, konserler oluyordu. Rahmetli İnönü de her konsere gelirdi, aşağı yukarı.
S: Ama Müzikli Yaşam Anılarım adlı nehir söyleşi kitabınızda, CSO’daki seçimi kaybetme nedeninizi, Mükerrem Bey yönetiminin yaptığı kapsamlı değişikliklerin tepki toplamış olmasına bağlıyorsunuz.
Y: Evet, evet. Şöyle; çünkü şeflerle de ilgili orkestranın kadrosuna göre eserler programa konuyor. O dönemde de Lessing vardı. Gotthold Ephraim Lessing. O büyük eserler çaldırdı. O zamana kadar pek o kadar Mahler’ler falan çalınmazdı yani. Büyük kadrolu eserler çalındı. Yurtdışı turnesi yapıldı. Ben onlara katılamadım. Benden önceydi onlar. Doğu’ya da, Beyrut'a kadar gittiler. Bir seyahat daha olmuştu. O birincisinde ben yoktum fakat ikincisinde vardım. Kiev'e kadar gidildi. Ayrıca Bükreş'te, Macaristan'da, Avusturya'da ve Almanya'da bir ay süren bir turne olmuştu. O zaman da müdür Mükerrem Bey'di. Sonra İstanbul'a geldik. İstanbul'da da, yani yine Lessing; orkestradan ayrılmıştı. Onu İstanbul'a getirdik.
Sorunuzu şöyle cevaplayayım: Biz bunu İstanbul'da da yaşadık. Bir şef getiriyorsunuz. Mesela, İDSO’da, Lessing’ten sonra [Tadeusz] Strugala vardı. Ankara'da da şeflik yaptı. Kendisi gelmek istedi. “Ben bir sezon Beethoven'ın sirkülasyonunu yapayım, dokuz tane senfoniyi çaldırayım.” dedi. Orkestra Beethoven senfonilerini zaten ezbere biliyor. Prova 10.00’da başlar, 13.00'de biter. O, 12.00'de “tamam” diyor. Herkes memnun. Ama [Alexander] Schwinck geldi. Her partiyi ayrı ayrı, her grubu ayrı ayrı çalıştırdı. Sabah başka grubu, öğleden sonra başka grubu. Ve tabii,bu arada, arkadaşlar arasında, İstanbul'un şartlarında, plak işine gidenler, film müziği kayıtları yapanlar var. Ve hemen bir grup oluşturuyorlar. Öylece seçimleri kaydediyorsunuz. Yani olaylar böyle. (Gülüyor)
S: Lessing CSO'dan neden ayrıldı?
Y: Bir rahatsızlığı oldu onun. Bir kanser olayı oldu. Biz Ankara'daki kadar onu fazla zorlamadık. Zorlamadık ama Mükerrem Bey flütçü, ben viyolacı... Dedik ki biz bu sorumluluğu almayalım, bir şef getirelim. Ve aklımıza da Lessing geldi. Çünkü Ankara'dan ayrılmıştı. Almanya'ya gitmek üzereydi. Vazgeçirdik, İstanbul'a geldi. Yani sezonda beraber çalıştık.
S: Peki, 1970 yılında hazırlanan CSO yönetmeliğini kim ya da kimler hazırladı?
Y: O yönetmelik… Biliyorsunuz hem yönetim kurulu var, hem de teknik kurul var. Her dönemde teknik kurul var. O yönetmelik bir defa, sonradan bir iki ilave oldu ama, kanun çıktığı zaman yapılmıştı. Bu çalışmalar galiba Ulvi Bey’in zamanında daha ağırlıklıydı.
S: Orkestra üyeleriyle konuşuldu mu? Hatırlıyor musunuz?
Y: Tabii. Yani o teknik kurul deyince onların hepsi ile. Tabii, 80 kişiyle olmaz da, grupları temsil eden grup şefleri var. Onlar da teknik kurula girerler. Yönetim kurulu ve teknik kurul aşağı yukarı 20 kişiden oluşan sorumlu kişiler topluluğu.
S: Peki, 1961'deki yönetmeliği kim hazırlamış?
Y: O, işte dediğim gibi, kanun çıktığı zaman, Mükerrem Bey'in daha ağırlıklı olduğu sırada, o binada yapılıyordu. Evet, aşağı yukarı öyle. Ben 60'ta mezun oldum ve hemen Opera Orkestrası’na girdim. 5 yıl Opera Orkestrası'nda çaldım. Daha sonra 1963'te askere gittim ve 1965'te döndükten sonra da sınavla CSO’ya geçtim.
S: Erol Küyel, Hüseyin Kurt, Halil Ekseriyet, Nejat Başeğmezler, Ancan Özasker… Mükerrem Bey'in listesine karşı kazanan bu ekip, farklı kuşaktaki kişilerden oluşuyor.
Y: Evet, okuduğunuz öyle. Halil ağabey bizden büyüktür. Ancan bizim jenerasyondur. Başka kim? Erol da, evet. Hüseyin Kurt tubacıydı.
S: Erol Küyel’in siyasal bir duruşu var mıydı?
Y: Yok. Zaten bu gibi şeyler olmadı. Yani o zamanlar öyleydi. İşte Evren de geldi, bütün kanunları değiştirdi, bizim kanunumuza el sürmedi. “Siz burada özerk bir şey yapıyorsunuz, bu olamaz” falan filan diye. Böyle bir şey yapmadı, yapamadı yani.
S: Diğer isimlerin siyasal bir yönü var mıdır? Hüseyin Kurt, Halil Ekseriyet, Nejat Başeğmezler?
Y: Yok, yok, yok. O tür bir şey olmadı yani.
S: Anladım. Mükerrem Berk ile Hikmet Şimşek'in arası nasıldı?
Y: (Gülüyor.) Rahmetli Hikmet Şimşek, rahmetli ağabeyimiz. Ben İstanbul'da müdür muaviniyim. Lessing şef. İlk sorumlu o. İkinci sorumlu Mükerrem Bey, üçüncü sorumlu benim. Bir ağabey gibi, ailemden daha fazla ağabey, kardeş olduk Hikmet Bey'le. “Bana konser vermedin” dedi. “Ne diyorsun Hikmet ağabey!” dedim, “Ben tek başıma program yapmıyorum ki.” Hep beraber yapılıyor o, teknik kurulda. Oysa Lessing’e söylemiştik, yeni kuruluyordu İDSO. “Bu orkestranın, orkestrayı yetiştirecek şefe ihtiyacı var. Şef yetiştirecek bir orkestra değil” demişti. Böylece kapıyı kapattı. Hikmet de bana çok yakın olduğu için, ağabeyim olduğu için benimle arası açıldı. Kapıyı çalıyor, eve geliyordu. “Sana gelmedik, Sevgi'ye geldik” diyordu, eşimi kastederek. Mektup yazardı. Bana yazdığı mektubun kopyasını Mükerrem Bey’e, Mükerrem Bey'e yazdığı mektubun bir kopyasını bana gönderirdi.
Sanatçılar arasında böyle şeyler olur. Normaldir. Yani şahısların arasındaki şeyler. Mesela, Gürer [Aykal] benim iki sınıf küçüğümdü. Ailesi de ağabey olarak bana emanet etmişti. Babası Diyarbakır'daydı. Bir orkestra kurarak İstanbul'a geleceğiz. Mimar Sinan, o zaman Mimar Sinan değildi. Güzel Sanatlar Akademisi'ydi. Orada konser vereceğiz. Filarmoni Derneği de finansman yapacak. Ben Gürer’i önerdim. Tabii, buradan Hikmet taktı. Ben varken niye Gürer, diye. Yani bunlar maalesef olağan şeyler.
S: 60'larda Mükerrem Berk ABD'ye gidiyor ve siz vekâlet ediyorsunuz. Neden gitmişti?
Y: Amerikan Hükümeti'nin davetlisi olarak. Yani incelemelerde bulunmak üzere, temaslarda bulunmak üzere gitti. Ben öyle hatırlıyorum. Bir ay kaldı.
S: İDSO’da, 70'lerde Ferit Alnar konseri düzenliyorsunuz. Nusret Kayar neden çalmaktan son anda vazgeçti?
Y: Onun sorunu... Yani kendisi kendisinden memnun olmadı. O nedenle de son dakikada vazgeçti. Kolay değil. Yani bu işi yapmak için her gün çalışmak lazım. Bir gün çalışmazsanız siz fark edersiniz. İkinci gün çalışmazsanız kritikerler anlarlar. Üçüncü günü halk anlar. Bu iş öyle. Kolay değil.
S: Peki, Mükerrem Bey'in İDSO'ya müdür olarak atanması, orkestrada rahatsızlık doğurdu mu?
Y: Beraber geldik. Kurucu olarak geldik. Başka bir statüyle geldik. Çünkü Ankara, yani bakanlık, orkestrayı tanımıyor. Kim bu işleri yapar, bilmiyor. Hatta Genel Müdür rahmetli Mehmet Özel'in büyük ısrarı oldu; illa Özer, illa Özer. Niye? “Ben oraya şu kadar para vereceğim. Bunun hesabını Özer’den isterim. Başkasını tanımıyorum”, diyor. Biz geldik. Öyle hemen şak diye seçim yapmadık. Orkestra oturdu. Sayı 17'den 97'ye çıktı, yavaş yavaş. O dönemde, dediğim gibi, Schwinck vardı, çalışmaları orkestrayı rahatsız etti. Hemen bir şey, grup oluşturdular. Seçimi yaptık. Hatta ben de o zaman oradaydım. Bu iş bitti. Artık bugün böyle gidiyorlar. Kolay oturmuyor ki, kuruculuk var işin başında.
S: Siz gelmeden önce, İstanbul'dakiler kendi aralarında bir yönetim kurulu düşünmüşler miydi?
Y: Vardı, evet. Erdoğan Saydam vardı. Buradaki orkestra üyeleri içinde o zaman tüccarlar var, işadamları var. Eli enstrüman tutanlar orkestrada çalıyorlar. İlk kuruluşundan itibaren de öyle. Dediğim gibi, bir belediyeye bağlanıyor, bir devlete bağlanıyor, valiliğe bağlanıyor. Yani bir oturmuşluğu yok. Üyeler arasında gayrimüslimler çok; Ermeniler var, Rumlar var. Aşağı yukarı ilk başlarda Rumlar ve Ermeniler daha fazlaydı orkestrada. Orkestra tam oluşmamıştı. Lessing illa tutturdu, nefesli sazlar, tuba istiyor, trombon istiyor. Askeri Mızıka Okulu’nda ben askerlik yapmıştım, hocalık yapmıştım. Oradan tanıdığım çocuklar vardı. Onları ordudan attırdık. Öyle aldık orkestraya. Müsteşar, ordunun attıklarını nasıl alıyorsunuz, diye bizimle uzun süre şey yaptı. Zorla onları kabul ettirdik. Kolay olmadı ama bugüne kadar geldiler. Onların çok yararları oldu orkestraya. Böyle oluştu bu orkestra.
S: Peki, Semih Argeşo’nun tavrı ne olmuştu?
Y: Çok memnun oldu Semih Bey. Çok olgun, tam bir İstanbul efendisiydi Semih Bey. Bir de onun oda orkestrası vardı radyoda. Orada da beraber çalıştık. Mesela, radyo kayıtları yapacağız. Bu hafta cuma, cumartesi konser verdiniz. Bu verdiğiniz konserin bir listesi var; Cuma, cumartesi kimler çalmış, hangi eserler çalınmış. Radyo hangi eseri almak istiyorsa, o eserde kimler çaldıysa, oraya öyle gidiyor. Ama radyoya dediler ki, “Hayır efendim, hepimizin üstüne yazılacak, hepimiz imzalayacağız, hepimiz radyodan ücret alacağız. Çalalım çalmayalım.” Öyle şey olur mu? Ankara'da biz öyle yapmadık ki. Kim çalıyorsa, o gitti o hafta oraya. Çalan gitti. Efendim, Cemal [Reşit Rey] Bey demiş ki, “Orkestra piyano gibi bir enstrümandır. Her tuşu o günkü müzikte kullanılmaz ama yarınkinde kullanılır.”
Neyse, biz bunu ortaya getirince, kıyamet koptu. Kötü olduk. Yani, çalmamış, o hafta çalmamış, etmemiş. Biz orada 3 saat oturup kayıt yapıyoruz. O beş dakika geliyor, dışarıda liste var, imzalıyor, gidiyor. Olur mu? Yaptılar. Ondan sonra da grup oldu, şöyle oldu, böyle oldu…
S: Mükerrem Berk’in, Aydın Gün ile ilişkisi nasıldı?
Y: Şöyle; biz Atatürk Kültür Merkezi’ne geldiğimizde Opera her yeri işgal etmişti. Atölyeler, dekorcusu, kostümcüsü, marangozhanesi falan. Biz gelince biraz rahatsız oldular. Çünkü biz de burada yapacağız. Yönetim için sekreterlik lazım, muhasebe lazım, müdür yardımcısı, müdür odası lazım. Ama anlaştık. Mesela, saatler; biz, cumartesi günü 10.00’da konsere başlıyorduk. 13.00'de bitiriyorduk. 15.00’te de opera başlıyordu. Uçan Hollanda'yı oynayacaklar. Biz 13.00'de bıraktık. 15.00’e kadar yetiştirememişler. Emre Kongar da müsteşar. Gelmiş, “bu niye gecikti?" demiş. Operayı yetiştiremeyince, dekorları hazırlayamayınca, belki başka şeyler de vardı, “Efendim, senfoni geç bıraktı, o nedenle” diyorlar. Halbuki ben o zaman TRT'de de çalışıyordum, danışmanlık yapıyordum. Ve bizim o günkü konser canlı olarak yayımlandı. Yayım saati var, bant elinde. Kaç dakika sürdüğü belli. Müsteşar bana yazmış; böyle, böyle uzatmışsınız, temsil aksıyor diye. Ben de bandı gönderdim. “Bakın” dedim, “bu eserin süresi bu, konserin süresi bu, alkış da dahil de böyle.” Bu gibi şeyler oluyor yani. Ama kendi içinde halloluyor. Bunları dışarıya açıklamaya gerek yok.
S: Lessing'ten sonra İDSO’nun başına [Mircea] Basarab geliyor. Onu kim getirmişti?
Y: Biz getirdik. Basarab’ı da biz getirdik.
S: Sonra [Ilarion Ionescu] Galati geliyor. Onu kim getirdi?
Y: Onu da biz getirdik. Onlar benim dönemimde…
S: İDSO'da bir Romen ekolü var mıdır?
Y: Yok. Yok... Mesela, o arada [Jean] Périsson var. Daha evvel Ankara'da tanımıştım ben kendisini. Daha sonra da İstanbul'a getirdik. Çok güzel konserler oldu. Sonra, bir sezon, İngiliz, Beyaz Rus şef, bir dakika, neydi adı? Tamam, Anatole Fistoulari. İngiltere'den ben onu getirdim. Kolay olmadı şefleri getirmek. Evet, İngiltere'ye davet etmişti. Kendisini ziyaret ettim, evinde ve teklifte bulundum, kabul etti. İstanbul'da kalışını Marmara Oteli karşıladı. Filarmoni Derneği, istediği aylık ücretin eksiğini tamamladı. Yani üç dört kuruluş çalıştı sırf onu İstanbul'a getirebilmek için. Ama bu arada, Atatürk Kültür Merkezi'nin camları kırıldı kalabalıktan. La Scala Operası’nın iyi şeflerinden de iyiydi. Rusya'dan Amerika'ya, İngiltere'ye geçmişti. Rus asıllı. Müthiş bir şefti. Çaykovskiciydi. Onun gibi Çaykovski çaldıran olmamıştı.
S: İDSO’nun sanatsal düzeyinin zirve noktası hangi yıllardır?
Y: Fistoulari, Basarab, Périsson ve Fistoulari diyebilirim.
S: Schwinck dönemi?
Y: Schwinck de evet. Ama öbürleri daha tecrübeliydi. Daha geniş yelpazede repertuarları vardı.
S: 1994-95'te ilk kez seçim yapılıyor İDSO’da. O zamana kadar, yönetim için seçim yok.
Y: Dedim ya, orkestrayı fazla çalıştırmak tepkiye neden olur. Kiminin dışarıda, dediğim gibi işleri var. Konservatuvarda falan dersleri var. O nedenden dolayı da böyle bir şeye geçtiler. Hatta o dönemde Kültür Bakanı Fikri Sağlar’dı. Ben, mesela, 1992'de Orkestra’yı Amerika'ya götürdüm. Ve ilk kez bir Türk orkestrası Amerika'ya gitti. Osmanlı Sultanlarının İhtişamı sergisine katıldık. Serginin açılışını yaptık. Konser canlı olarak yayımlandı. Birinci konserde Suna Kan solist. İkinci konserde solist Güher-Süher Pekinel’di. Pekinel’leri İDSO’nun solist kadrosuna ben aldım. Normal, bizim gibi maaşlı eleman oldular. Turneye gidilecek, “bizim emprezaryo para istiyor” dediler. Dedim ki, verin maaşınızdan, gelin. “Hayır siz vereceksiniz” diyorlar. “Bakın” dedim, “ben gidiyorum şimdi Ankara'ya. Bakanla da konuşacağım. Böyle böyle bir sorun çıkardılar diyeceğim” dedim. Gittim. Bakan da dedi ki “Bırak o zaman. Dördüncü’ler var, iki kardeş. Onları götürelim.” dedi. Bahar, Ufuk Dördüncü. Ondan sonra geldim İstanbul'a. Bakan, “gelmesinler, değiştirelim solistleri diyor” dedim. “Yok, yok geliyoruz” dediler. Yani nelerle uğraştık biliyor musunuz? Tıkır tıkır maaşını alıyor. Zaten senede bir, iki konser veriyor. İki piyano bulamıyorsunuz, her yerde çalamıyor. Ve Amerika'ya getiriyorsunuz. Orada da bu taleplerde bulunuyorlar. Ama bunları yazmıyorum. Benim onlarla aram çok iyidir. Üzülüyorum. Çünkü onlar profesyonel, Avrupa'da böyle. Onlar niye yabancı emprezaryo ile çalıştılar? Çünkü büyük emprezaryolar. Mesela Adnan Saygun niye eserlerini yurtdışında bastırdı? Yurtdışında katologlara girdi, dünyaya açılmak için. Adnan Bey'den sonra bütün besteciler, rahmetli Cemal Bey Fransa'da, Ferit Tüzün… Boosey & Hawkes var Amerika'da. Niye Beethoven çalıyoruz? Çünkü bizim Beethoven yorumumuz hakkında fikirleri oluyor. Halbuki bir Türk bestecisinin eserini çalarsak, yorum yapamıyorlar. Tanımadıkları için. O nedenden dolayı, onların emprezaryosunun bunu teklif etmesi normal olabilir. Ama o zaman kendin vereceksin o parayı.
S: Araya sıkıştırayım; anı kitabınızda, 60’ların ilk yarısında Ankara Operası’na bir tür staj için gelen Pavarotti'nin, bir gönül ilişkisi nedeniyle geri gönderildiğini söylüyorsunuz. Bu olay nedir?
Y: (Gülüyor.) O zaman Cüneyt Gökçer'in zamanıydı. Benim çocukluk arkadaşımdır Ayten. Ayten Gökçer. Biliyorsunuz, Cüneyt Bey'in ikinci eşi oldu. Biz aynı apartmanda yan yana dairelerde otururduk çocukken. Birbirimizin elinden tutar, okula giderdik. Ayten'in Cüneyt Bey ile ilişkisinin başlaması dönemiydi o. Pavorotti de Ayten'e yaklaşınca, olay onun gönderilmesiyle bitti. Yani olay bu. Yoksa Pavorotti gibi birisi gönderilir mi? O zamanlar Pavarotti’nin etrafında Ertuğrul İlgin, Hüsamettin Ünder falan vardı. O Hüsamettin müthişti; İtalyancayı çok iyi bilirdi. Bu Ertuğrul Nice’te, Cannes’da kumar oynar, kaybeder, ondan sonra yol kesip, 35, 34 plakalı araçlardan, işte böyleydi de, şöyleydi de, dönemiyorum da, diyerek para isterdi. O zamanlar Türkiye'de casinolar yoktu. Parasız kalınca yol kesiyordu. Ve İtalyanca teşekkür ediyordu.
Mediha Hanım'la [Cüneyt Gökçer’in ilk eşi], Deniz'le [Cüneyt Gökçer’in Mediha Hanım’dan olan kızı], Deniz'in kocası, bir piyanistimiz vardı Banu, onun ağabeyi, çok yakın arkadaştık biz. Hafta sonları, Ankara'dan atlar arabaya Akçakoca’ya, denize filan giderdik. Yani o olayın nasıl geçtiğini çok yakından gördüm, gözümle gördüm. Mediha Hanım da o zamanlar işte, Ayten'in Cüneyt Bey'le olan ilişkisinden dolayı gelir bize ağlardı. Evet, öyle.
S: Ayten Gökçer’in Pavarotti’de gönlü var mıydı?
Sanmıyorum. Çünkü onlar artık Cüneyt Bey ile gayet iyi gidiyorlardı. Mediha Hanım’ı da Cüneyt Bey’in yanına sokmuyordu Ayten. O derece yakınlaşmışlardı. Sonra, Ayten, Hırçın Kız’da, Damdaki Kemancı’da bayağı ün yapmıştı. Onun için, zannetmiyorum.
S: Mükerrem Bey 1977-78'de 10 ay kadar konservatuar müdürlüğüne vekâlet ediyor. Devam etmek istemedi mi?
Y: Bir dakika. Mükerrem Bey Konservatuar Müdürlüğü'nü niye bıraktı? Emekli olmuştu o. Emekli olduktan sonra. Acaba, o nedenle mi...Şöyle bir şey oldu: Mükerrem Bey, Hikmet Şimşek, Cüneyt Gökçer, Nevzat Atlığ, biri daha vardı, bu beş kişi emekli oldular. Emekli olduktan sonra 4-5 yerde çalışmaya başladılar. Ben de İDSO müdürlüğüne ikinci defa gelmiştim. Mükerrem Bey bakan danışmanı olarak Atatürk Kültür Merkezi'nde bir odada oturuyor. Gelen, giden, gelen, giden… Ve ücret de alıyor. 2b maddesi, 4b maddesi, Personel Kanunu’ndaki bir maddeden yola çıkarak. Ve dediğim gibi, o zaman Mükerrem Bey konservatuardan bir defa emekli olmuş. Emekli maaşı alıyor. Konservatuar müdürlüğü maaşı alıyor. Bakan danışmanı ücreti alıyor. Ve bir de TRT Kurulu’nda, oradan maaş alıyor. Ben dedim ki, “Mükerrem Bey, ben sana bu ücreti ödeyemem. Maaşını ödeyemem. Çünkü böyle dört yerde çalışamazsın.” Bana, “Nasıl olur, sen bakana karşı mı çıkıyorsun? Ben bakanlık kararıyla danışmanlık yapıyorum ve burada çalışıyorum.” dedi. Biz aynı apartmanda oturuyoruz, Kabataş Setüstü’nde ve Ankara'dan da beraber gelmişiz bu iş için. Bunlar, beşi birleştiler bana karşı. Hikmet Şimşek, Nevzat Atlığ, Mükerrem Bey, Cüneyt Gökçer ve birisi daha. Genel Müdür’e telefon etti. Genel Müdür de, “ben bir araştırayım”, dedi. Benim dediğim doğru çıktı, Özer haklı, dediler. Bunlar da çalıştıkları yerlerden feragat ettiler. Hatta Nevzat Atlığ aldığı paraları tıkır tıkır geri ödedi. Ekstra nerede çalışıyorsa onu ödedi.
Bu beş kişi Ankara'ya gittiler. Devlet sanatçısı statüsünde 100 barem vardı. Ve katsayı 100 ile çarpılıyordu. En yüksek ücreti onlar alıyordu. Ayrıca, şefler alıyordu, devlet sanatçısı olmayanlardan. Bunlar, uzun yıllar yöneticilik yaptıkları için, Maliye Bakanını tanıyorlardı tabii. Gittiler, kendilerini 100’er puan yaptılar. Ben televizyonda program yapıyordum. Bana ekran yasağı koydular. Metnini ben yazıyordum, Faruk Yener okuyordu, program yapıyordu. Beş altı ay böyle devam etti. Beni de dediğim gibi aforoz ettiler. (Gülüyor.) Ama haklıydım. Yani yasalar ne diyorsa, ben onu yapıyordum. Böyle hatırla gönülle, bakan dedi diye… Bize vaktiyle, mesela, Sayıştay’dan denetçiler geliyordu. Bir defasında, “Biz ne yaptık” diye gittik Mükerrem Bey'le denetçilerin karşısına. “Biz ne yaptık da bizi buraya çağırdınız? Biz ne yaptıysak, bakan imzalattı, yapacaksınız dedi, biz de yaptık” dedik. Adam da dedi ki, “görüyorsunuz, karşımda bakan yok, siz varsınız. Yapan sizsiniz.” Bunları da yaşadık. Hatta resmi gazetede adresleri bulunamamıştır, diye yayınlattık. Öyle kurtulduk. Yani neler oluyor.
Ulus Lokantası vardı, biliyor musunuz? Japon Konsolosluğu'nun karşısında, Gümüşsuyu Hastanesi'nin ara sokağı. Konservatuar Müdürlüğü oradaydı, Kamarot Apartmanı’nda . İlk müdür olduğum dönemde, orayı Libya'ya sattılar. Bize de dediler ki, çıkacaksınız. Nereye çıkacağız? Nereye gideceğiz? O sırada, bu Kadıköy dolmuşlarının kalktığı sokak var ya, AKM’nin yanında, orada Seyran Apartmanı vardı. O apartmanı Opera’ya Okan Demiriş zamanında kiralamışlardı. Biz de oraya taşınacaktık. Yani öyle bir anlaşma olmuştu. Bir müfettiş vardı, sınıf arkadaşıydı eşimin, Dil Tarih’ten. “Özer” dedi, “sen oraya taşınmadan önce, git bir Ankara'da görüş”, dedi. Ben de Ankara'ya gittim. Müsteşar Emin Bilgiç vardı, Saadettin Bilgiç'in kardeşi, profesör. “Hocam” dedim, böyle böyle, “biz buraya geçeceğiz.” “Sen saat 14.00’de gel, ben seni Bakan’a çıkarayım” dedi. Bakana çıktık, “Efendim, siz bizim Seyran Apartmanı’na taşınmamızı istememişsiniz. Nereye gideceğiz?” dedim. O sırada, Sıraselviler’de bir bina daha vardı, Opera’nın binası. “O binaya taşının” dedi. “Efendim, o bina kiralık, bizim kiralık paramız yok.” deyince, “Ben oraya para koydururum. dedi. Sen evine yakın yer mi arıyorsun?” dedi. Bunun üzerine, “Sayın Bakanım, siz benim nerede oturduğumu biliyor musunuz?” dedim. Ben bunu böyle dedim diye, “bana kafa tutan o müdürü oradan alacağım.” demiş. Bunu duyar duymaz, Mükerrem Bey doğru Ankara'ya gitti, Turgut Özal’a kendisini tekrar müdür yaptırdı. Çünkü Semra Hanım'ın dayısıydı Mükerrem Bey. Hemen o işi halletti. Pazartesi günü geldi, “Özer ben hallettim. Burayı kimseye bırakmayalım. Sen biraz dinlen, ben buraya geliyorum” dedi. Yani bu gibi şeyler oldu. Yaşadık. Çoluğumuzla çocuğumuzla uğraşmadık, bunlarla uğraştık.
S: Mükerrem Berk’in, Faruk Güvenç ile arası nasıldı?
Y: Onunla da bir sorunu yoktu, Suna [Kan] falan hep beraber. Suna'larla yakınlığı vardı Mükerrem Bey’in. Faruk'la da ayrıca görüşüyorlardı. Herhangi bir sorun olmadı onların arasında. Hatta İstanbul’a gitmemizi hanım pek istemiyordu da, beni ikna etmek için, Mükerrem Bey, Faruk ve Suna’yı da yanına alıp, bir akşam yemeğinde beni ikna ettiler. Gitmem için.
S: İstanbul’da, İDSO’da, Fethi Kopuz sizin müdürlüğünüze neden karşı çıktı? Sert yazıları var.
Y: Evet, Fethi Kopuz. Fethi yazıyordu, benim için de tepeden inme falan diye. Yazılar yazdı. Hiç cevap bile vermedim, muhatap bile olmadım. Ondan dolayı bana taktı. Gazetedeki yazılar durur hep. Tepeden inme müdür diye.
S: Kendisi mi müdür olmak istiyordu?
Y: Öyle bir niyeti olduğunu duymadım. Yalnız, belki Ankara'da bir şey olmuş olabilir, bir iz kalmış olabilir. Ben Ulvi ile uzun süre kuartet yaptım. Fethi Kopuz ile hiçbir yakınlığım, hiçbir samimiyetim olmadı. Karşı karşıya çay bile içmiş değilizdir. Ama onun bana karşı böyle bir tavrı oldu. Mesela, Dışbank diye bir banka vardı. O bankanın müdürü arkadaşımdı. Atatürk Kültür Merkezi'ndeki İDSO’nun müdür, müdür sekreteri gibi beş yönetim odasının bütün mobilyalarını onlar yaptı. Sahnenin dekorunu onlar yaptı. Orkestra için özel dekor yaptırdık. Rahmetli Acar Başkut yaptı. Dekoratör. Onların ücretini banka karşıladı. Ama işte, Fethi Kopuz…
S: Fethi Kopuz, Mükerrem Berk’e de mesafeli miydi?
Y: Vallahi onu pek bilmiyorum. Fethi Kopuz’un benden bir isteği falan da olmadı. Hatta o, Ankara’da bizden evvel emekli oldu geldi. Bilmiyorum. Niye benimle uğraştı? Anlayamadım. Onu yönlendiren mi vardı? Onu da bilemiyorum. Onlar üç konzertmeister idiler. Ulvi, Fethi… Belki, İstanbul'da ona konser teklif etmedik. Arayıp da, “Ağabey, ne yapıyorsun, ne ediyorsun, gel çal” falan mı demedik.? Öyle bir şeye mi gocundu? Bilemiyorum.
S: Zengin ipuçları olan bir anı kitabınız var. Keşke biraz daha ayrıntılı olsaymış, diyor insan.
Y: Evet. O gün için öyle bir şey oldu. (Gülüyor.)
S: Siz 1960-1963 arasında Opera’dasınız. Opera’nın Vatan Cephesi ile olan yakınlığı, 27 Mayıs'tan sonra askerlerin mesafeli tavrına neden oldu mu?
Y: Yok. Hiç alakası yok. Yok. Askerlerle en yakın olan bendim. Çünkü biz, birçok müzisyen arkadaş Askeri Mızıka Okulu’ndaydık. Orada bir orkestra kurduk kendi aramızda ve konserler verdik. O zaman Okullar Daire Başkanı Kenan Evren okula geldi. Hepimizle teker teker tokalaştı, tanıştı. O sırada bizim okul komutanı albay, benim için de “Efendim, bu da Opera’da çalışıyor” dedi. Hakikaten akşamları frağımı giyip operada çalıyordum. Kenan Evren elimi tuttu, “opera hakkında bilgi sahibi olmak istiyorum, yardımcı olur musunuz?” dedi. Ben de hay hay deyip, ertesi gün, operayla ilgili ne kadar kitap falan varsa hepsini aldım götürdüm. Davetiye de götürdüm. Daha sonra beni çağırdı, birkaç ay sonra. Kitaplarımı iade etti. Ben yine davetiye falan götürdüm. Epey zaman geçti. İstanbul'a geldikten sonra bir gün, Ankara'dan köşkten telefon ettiler. “Sizi arıyor” dediler. Evren bana, “Ben yazın Hidiv Köşkü'ne geliyorum. Torunuma piyano dersi aldırmak istiyorum. Bana bir hoca bulur musunuz?" dedi. Randevulaştık. Tuana Alton Hanım vardı, onu götürdüm Hidiv Köşkü'ne. Tuana Hanım, “çocuğun kulağına bir bakayım” dedi. Orduevine geçtiler. Epey uzun sürdü onların geri dönüşü. Biz baş başa kaldık. Uzun uzun konuştuk. “Burada piyano yoksa, ben bir tane gönderebilirim. Okulda 39 tane piyano var. Hiç sorun değil. Direktöre söylerim, bir piyano göndereyim” dedim. “Peki” dedi, piyano gönderdim. Hatta nakliye parasını da istedim. Yani sonra da bunu nasıl istedim diye düşündüm ama oldu işte. Çünkü bir emir varsa, orduyu getirirdik yani nakletmek için. Daha sonra da ben okula davet ettim, okula da geldi. Bir de konser hazırladım ona çocuklardan. Yani en yakın ilişkisi ben oldum. Yani o da konservatuvara yardım etmesi için falan. Yani bir başka şey olmadı.
S: Peki, siz girdiğinizde Opera’daki maaşlar, CSO’dakilere göre daha mı yüksekti?
Y: Evet. O zaman o orkestradakiler 180-190 lira alıyorlardı. Ben haziranda mezun oldum. Temmuzda maaşımı Opera’dan aldım. Ve benim maaşım 630 liraydı.
S: Bu arada bir grup, 1962 yılında, Opera Orkestrası’ndan CSO’ya geçiyor. Erol Gömürgen, Ermukan Saydam, Aziz Gürerk, Orhan Nuri Göktürk. Siz askere gitmeseydiniz, bu grupla CSO’ya geçer miydiniz?
Y: Daha sonra, askerlikten gelince geçmek istedim, senfoni orkestrasına. Maaş farkını dikkate almadım. Bana, Ferit Alnar, Opera müdürüydü o zaman, “niye gidiyorsun?” deyince, “Efendim, biri sahnenin altı, biri sahnenin üstü” dedim de onun üzerine iznimi alarak geçtim ve mecburi hizmet ödemedim. Orhan Nuri, Aziz Gürerk, İmer Saraçoğlu’nun mecburi hizmetleri Filarmoni Derneği tarafından karşılandı. Benimki için, Adnan Ötüken vardı, uzun yıllar Milli Kütüphane Müdürlüğü yapmıştı, sonra müsteşar oldu. Onun müsteşarlığı döneminde, bir sene beraber gittik Mükerrem Bey’le ona. Mükerrem Bey o zaman CSO müdürüydü. Gittik, anlattık. O da onayladı. Ben böylece CSO’ya geçtim. Mecburi hizmeti ödemedim.
S: Peki siz Ankara'da Filarmoni Derneği’nde de görev alıyorsunuz. Ankara'daki derneğin arkasında güçlü maddi destekte bulunan kurum, aile ya da kişiler var mıydı? Örneğin, Doğramacı'nın ya da Sevda Cenap And Vakfı'nın?
Y: Yok. Onlar hepsi 70'ten sonra, İstanbul Festivali olduktan sonra. Öncesinde, İstanbul’daki Afif Tektaş gibi biri yoktu Ankara’da.
S: Mükerrem Berk de Filarmoni Derneği ile yakın ilişkide miydi?
Y: Zaten müzikle ilgili herkes otomatik olarak Filarmoni Derneği ile ilgileniyordu. Çünkü bu gelen giden şeflere, solistlere para yardımı, orkestranın ikinci kasası gibi olan oradan yapılıyordu.
S: Şunun için soruyorum; 1968'de, Mükerrem Berk ile ilgili olarak, dernekteki bazı harcamaların usulsüz olduğuna dair iddialar ortaya atılmış. Hatta bu yüzden 1968 seçimlerine katılmamış. Bu doğru mudur?
Y: Olabilir. Ben o kadarını bilmiyorum. Öyle bir şey duymadım. Olsa olsa, maddi bakımdan anlaşamamazlık olmuş olabilir.
S: Yabancı daimi şeflerle yapılan sözleşmeler yıllık mı oluyordu?
Y: Genel müzik direktörü olarak kalacak olanlarla bir sezon için şu kadar konser üzerinden anlaşma yapılıyordu. Konser tarihlerini belirlerdik. Bakanlık da bunları kabul ederdi. Ama arada gelen giden şeflerin konserleri için ayrıca onay alınıyordu. Zaten bir liste yapıyorsunuz. Onu bakanlığa gönderiyorsunuz yıllık olarak. Önceden program haftalık yapılıyordu. Bu haftaki konserde gelecek haftaki konser ilan ediliyordu. Genelde öyle gidiyordu. İlk defa biz yıllık program bastık ve bütün sene o program uygulandı. İstanbul'da da onu yaptık.
S: Rahbari, Pijarowski, Krimetz, Altschuler, Nozy ile çalıştınız mı?
Y: Hayır. Onlar sonradır.
S: Strugala nasıldı?
Strugala, o da haftalık gelip gidiyordu. Zaten fazla kalmadı. Yani biz de zaten düşmedik üstüne. 12.00’de provayı bitirip, kapıyı çeker giderlerdi. Pasif eserler koyuyordu. İyi bir şefti ama dediğim gibi bu zaaflar oluyor.
S: Ya Carmen Moral?
Y: Carmen Moral aslında opera şefiydi. Ben konservatuvarda hoca iken, konservatuvar orkestrası için davet ettim. Daha sonra da, 1985'te, Almanya'da, Avrupa Müzik Okulları Birliği'nin organize ettiği büyük bir şenlik yapıldı. 10.000 çocuk katıldı. Bize de, konservatuara davet geldi. Dediler ki, “buraya gelirken sadece yol parasını vereceksiniz. Gerisini biz burada karşılayacağız. Yani, yemek, içmek, yatmak, kalkmak, her şey, organizasyon bizim.” Biz de, o sırada, konservatuar olarak üniversiteye yeni bağlanmıştık. Üniversiteden çocuklara beş lira veriyorlar harcırah. Onun için de birçok yerden para topladık; bunun içinde Pera Palas var, Ziraat Bankası var, Koç Holding var, diğer, ne bileyim, Lyons kulüpler var falan filan. Çocukları öyle götürdüm. Carmen Moral ile gittik. Büyük sükse yaptılar çocuklar da. Dışişleri Bakanlığı’ndan da yardım aldık, destek aldık. Böyle gittik.
S: Konservatuarda yarışmalar düzenleniyor muydu?
Y: Atatürk’ün yüzüncü doğum yılı için, 1981'de, her kurumun bir etkinlik yapması lazımdı. Biz, keman ile başlayarak müzik yarışması yaptık. Daha sonra rahmetli Nuri [İyicil] Bey, o götürdü. Ama daha sonra, o vefat edince kaldı. Konservatuvarlar arası yarışma yapıyorduk İstanbul'da. Onun için de rahmetli Eczacıbaşı'nın, Nejat Bey'in ve Ankara’daki vakfın, ondan sonra bazı bankaların, Okul Aile Birliği'nin büyük desteğini gördüm. Lyons kulüplerinin falan.
S: Howard Griffiths ile ilgili ne söylersiniz?
Y: Howard Griffiths ile, Türkiye'de ilk defa bir CD çalışması yaptık; İDSO olarak ilk CD dolduran orkestra olduk. Bir CD firması, kendi repertuarında eksik olan Şostakoviç’in Gadfly’ı ile bir piyano konçertosu teklifinde bulundu. Bunları çalarsanız yaparız, diye. Biz de o şeyi çaldık. Ve solist olarak da Meral Güneyman, Şostakoviç’in 2. Piyano Konçertosu’nu çaldı.
S: 1970'lerde ve sizin ikinci müdürlüğünüz döneminde İDSO’da yerli şef yardımcısı var mıydı?
Y: Erol Erdinç vardı. Erol Erdinç iki yıl sonra konservatuara geçti. Oradan da Ankara'ya gitti. Bir konserde, arkada bando gibi ufak bir nefesli grubu vardı. Yan, arkadan geliyor ses. Onu yönetmesini istedik. Pek fazla yanaşmadı o işe. Onun üzerinde de orkestradan ayrıldı. Hoşuna gitmedi o.
S: Peki Erol Erdinç'in şef olması nasıl oldu?
Y: Tayinle oldu.
S: Kim istedi?
Y: Bakanlık yaptı. Bir dayanağı vardı. Şimdi hatırlayamadım ama, onun bir dayanağı vardı. O sayede oldu. Kadro boştu çünkü. Orkestra kadrosu boştu. Oraya daha sonra Güher, Süher Pekinel’i tayin etti. Onları mesela, isteyip de almadık. Bakanlık böyle bir şey yaptı. O da öyle. Orkestra’ya gelmiş. Ama fazla kalmadı.
S: Bir ara İnce Özdil Şef yardımcısı oluyor. Nasıldır?
Y: Ben beğenirim ama maalesef fazla şey yapamadı. Yani imkân verilmedi. O nedenden dolayı da pek bir şey yapamadık aslında. İyi bir şefti. Onun kardeşinin Balkan Müzik Toplantıları vardı. Yunanistan Avrupa Birliği’ne girinceye kadar devam eden 6-7 yıl içerisinde yaptıkları Avrupa Müzik Okulları Birliği toplantılarından birini Yunanistan'a götürmüştüm. Ben iki kardeşi de çok beğenirim. Başarılı oldular. Ama imkân verilmedi.
S: Ender Sakpınar da var. Sizin döneminizden sonra sanırım.
Y: Şu anda, Ender Eskişehir'e gitti. Eskişehirli. Eskişehir'i toparladı. Derneği toparladı. Başarılı işler yaptı. Halen de orada galiba. Öyle zannediyorum.
S: İDSO’da daimi yabancı şef sayfası ne zaman kapandı?
Y: Onu ben kapatmadım. Bütçe meselesi olmuştu. Sorun oradan kaynaklanmıştı. Bizdekiler de çoğalınca, bizimkilerle yetinme konusu ortaya çıktı. Ama ben rahat çalıştım. İstediğim şefi getirdim. Mükerrem Bey zamanında da öyle.
S: Uzun ve aktif bir çalışma hayatınız var. Gerçekten.
Y: Evet. Öyle oldu. Memnunum ve mutluyum. Bu arada, Anadolu Güzel Sanatlar Liseleri’nin kurucusuyum. Yani o da çok önemli bir olay. Rahmetli Avni Akyol ile yaptık o işi. Yaptırdım yani, kabul ettirdim.
S: Siz İstanbul Filarmoni Derneği ile de yakından ilgileniyorsunuz. Az önce de bahsetmiştiniz, esas maddi destekçisi Afif Tektaş. Peki, Panayot Abacı’nın bütün işi sırtladığı doğru mudur?
Y: Evet, evet. O doğru. O orayı kendine ofis yapmıştı. Yani, şimdi biz İstanbul'a geldiğimiz zaman, Mükerrem Bey ile bu Filarmoni Derneği çalışmıyordu. Vaktiyle, Cemal [Reşit Rey] Bey'in isteği doğrultusunda, kendisinin de yöneticiliğinde kurulmuştu. Biz geldiğimizde hiçbir aktivitesi yoktu. Biz, Afif Bey'le beraber, Park Otel’de, bu yıkılan Park Otel’de büyük bir kokteyl yaptık. İstanbul'un ne kadar zengini falan varsa, Nadir Nadi de dahil, bu kokteyle geldi. Anlattık ve derneği tekrar hayata geçirdik. Çünkü ekonomik bakımdan bize destek olması gerekiyordu. İstanbul'un şartları daha zordu. Sonra, gelen giden şefleri misafir etmek için, Nişantaşı'nda, Taksim dolmuşlarının durağı vardı, o sokağın adını hatırlayamadım şimdi [Atiye Sokak]. Orada, bir matematikçi profesörün köşkü vardı. O köşkü tuttuk, kiraladık. Orada da toplantılar yaptık. Çocuk korosu yaptık. Resitaller yaptık. Ufak ufak oda müziği konserleri yaptık. Etkinlikler sürdü. Birçok katılım oldu. Panayot çok yardımcı oldu. Devamlı kaldı.
S: Sizin ve Mükerrem Berk’in Panayot Abacı ile aranız nasıldı?
Y: Bir ara Aydın Gün şeye geçmişti, Cemal Reşit Rey Konser Salonu’na. Orada konserleri organize ediyordu. Bana teklifte bulundu. Ben de bir araştırayım, bakayım neyin nesi falan derken, bir de baktım, Panayot orada oturuyor. Dedim ki, burada iki kişi fazla. Ben gelmem. Teşekkür ederim, dedim. Ama Panayot'un bana yaptığı bir olay var. 1959’da. İstanbul'da Şan Sineması'nda, Belediye Orkestrası zamanında, hocam Necdet Remzi Atak'la beraber, Belediye Orkestrası eşliğinde çalacağız, solist olarak. Mozart Senfoni Konsertantı. Tren ile geldik. Ağabeyim İstanbul'daydı. Arkadaşıyla beraber Haydarpaşa’ya gelmişlerdi. Beni bir afişle karşıladılar. Konserin afişinde, Necdet Remzi Atak keman, yabancı bir isim de viyola, diye yazılmış. Panayot orkestrada. Yabancı isim, konsere daha çok kişi çekecek. Panayot böyle şeylerle uğraşıyor. Ama biz işlerimizi yürüttük. Sorun olmadı. Zaten işlerim ağırlaşınca ayrıldım. Çünkü televizyon programı da yapıyordum. Danışmanlık da yapıyorum. Kim gelecek, kim gidecek. Ne çalınacak, ne çalınmayacak. Yani montajına varıncaya kadar, gece yarıları eve geliyordum. Şimdi mesela TRT2'de izliyorum da, pazar günleri konser var. Sabah konseri. Ne bölüm yazıyor, ne bestecinin adı yazıyor. İki kişi çıkıyor, konuşuyor. Onu yapmak için, onun başında oturmak lazım. Nerede birinci bölüm bitti, nerede ikinci bölüm başlıyor? İkinci bölüm nedir? Hangi tempoda gidiyor? Yazmıyorlar. Onlarla uğraşacak insan yok.
S: Panayot Abacı orkestra dergisinin sahibi. 1974 ile 82 yılları arasında çıkmıyor. Sizden maddi destek talebinde bulundu mu?
Y: Hayır, hiç öyle bir istekte bulunmadı. Yani o hakikaten takdir edilecek bir olay; aşağı yukarı 400'ün üstündedir o derginin sayısı. Çok uzun yıllar çıkardı. Ankara'da orkestra vardı. Filarmoni Derneği’nin finanse ettiği Filarmoni dergisi çıkıyordu. Dernek tarafından çıkarılıyordu. İstanbul'dakinde Panayot kendi çıkardı. Takdir edilecek bir olay; İstanbul gibi bir yerde.
S: 1978 yılında, Gürer Aykal Devlet Opera ve Balesi (DOB) Genel Müdürü oluyor. Mükerrem Berk de İstanbul Devlet Opera ve Balesi (İDOB) Müdürü oluyor. Yaş ve deneyim açısından, tersi olması gerekmez miydi?
Y: Bu işler politikayla ilgili, politik oluyor. Yavaş yavaş, politika bu işin içine girdi. Siyasi partiler falan bunun içine girdi. Gürer Ankara'dan ayrılmak istemedi. Genel Müdürlük oradaydı. Mükerrem Bey’in de tekrar Ankara'ya dönmesi gerekirdi. Zaten Ankara’dan gelmişti. Tekrar oraya dönmek, kızı, oğlu…Ayrıca, Ankara’da kadro dolu. Oysa hanımı burada çalıyor, oğlu Murat viyolonsel çalıyor, Leyla keman çalıyor. Kadrodalar. Onların sınavlarını ben yapıp, o iki kardeşi orkestraya ben aldım. Birisi ta Adana'daydı. Leyla 1-2 sene Adana'ya gitti. Her şeyi bırakıp Ankara’ya gitmesi zordu.
S: İDSO’nun başına gelen yerli şefler, yabancı şeflerin mirasına bir şeyler kattılar mı? Yoksa o miras mı yendi?
Y: Cevaplamak zor. Her gelen şef, genel müzik direktörleri, orkestrayı tanıdıkça ona göre eserler koyuyor, ona göre provalar gelişiyor. Ve kaliteleri yükseliyor, repertuar oluşuyor. Ama benim en çok üstünde durduğum olay, eğer 30 konser varsa, bunun en azından 15’inde Türk eseri çalınmasıydı. Benim dönemimde oldu. Hatta hiç unutmuyorum, Okan [Demiriş] bir toplantıda, konser salonunda yapılan bir müzik toplantısında bunu açık açık söyledi. “En fazla Türk eseri çalınan dönem, Özer Bey’in dönemidir” dedi. Ve hakikaten, hiç duyulmamış birçok besteci, Kemal Sünder, Ali Doğan Sinangil, başka genç besteciler, bunların eserleri ilk defa benim dönemimde çalındı ve radyoda da kayıtları yapıldı. Bugün o gelenek devam etmiyor. Bütçe sorunu çıkıyor. Çünkü telif hakkı meselesi çıktı. Telif hakkı meselesi çıkınca, Bakanlık, “Adnan Bey’e de para mı vereceğiz?” diyor. Oysa Türk eseri çalmak çok önemlidir. Ruşen Güneş benim arkadaşımdı, çok yakın. Biz onunla beraber sınava girmiştik, 1951'de. O sınavda bir şey yapmış, kazanamadı. Ben kazandım. Bir sene sonra bir daha girdi, geldi. O 39'lu, ben 38'liyim. Beraber, aynı sınıfta, aynı hocanın öğrencisiydik, Necdet [Remzi Atak] Bey’in. Mesela, Ruşen, Cengiz Tanç'a para verdi. Bir viyola konçertosu yazsın diye. O konçerto öyle doğdu. Adnan Saygun’un viyola konçertosunu da çalmıştı Ruşen. Benim önerimle, Sevda Cenap And Müzik Vakfı’na, Gürer’le [Aykal] beraber plak yapmayı teklif etti. Kabul edildi. Londra Filarmoni çaldı, Gürer idare etti ve Ruşen'le o plağı yaptılar. Daha sonra LP’ye de çevrildi. Adnan Bey'in Viyolonsel Konçertosu’nda da tuzum vardır. Onun viyola konçertosunu öğrencilerime çaldırdım. Sınavda çaldılar. Şimdi bizim bestecilerin bu konçertoları yazdıktan sonra, bir de piyano redaksiyonu yapmaları lazım. Piyano eşlikli çalmaları lazım. Öğrenciler sınava girecek. Bu büyük partisyonu önlerine koyarak, o partisyondan konçertoyu çaldılar sınavda. Partisyon da bende kalmıştı. Bir gün Adnan Bey geldi. “Özer partisyon sende mi?” dedi. Bende. “Verir misin, eşlik, viyolonsele adapte etmemi istiyor” dedi. Öyle deyince, “vermiyorum” dedim. Aynen bu ifadeler. “Otur bir de viyolonsel konçertosu yaz.” Adnan Bey'in sondan ikinci eseridir Viyolonsel Konçertosu. Vermedim partisyonu. Böylelikle bir viyolonsel konçertosu kazandırmış oldum.
S: 1971 yılında CSO Salonu'nda Itri konseri için Kültür Bakanı Talat Halman izin veriyor. Suna Kan sert tepki gösteriyor. Bu olay CSO’da tartışma yarattı mı? Hatırlıyor musunuz?
Y: Evet, hatırlıyorum. O salonda o etkinliğin olmasına reaksiyon gösterildi. Çünkü arkası gelir dendi, o bakımdan. Yani orası Orkestra’nın salonu. O tür konserler başka yerlerde de yapılıyor.
S: Peki, Mükerrem Berk’in konuya yaklaşımı nasıldı?
Y: Ondan ziyade eşi Sevin Hanım, o konuda daha çok itirazda bulunmuştu. Hatta ben [Ahmet Taner] Kışlalı zamanıydı, Kışlalı'yı Divan Otel’de bir yemeğe davet etmiştim. Mükerrem Bey vardı, Afif Bey vardı. Afif Bey'in eşi Refika Hanım, benim eşim Sevgi Hanım vardı. Kışlalı’nın eşi de vardı. 8 kişilik bir gruptuk. Orada bu konu açılınca, Sevin Hanım çok itiraz etmişti. Hatta biz, fazla yaptın falan dedik, daha sonra aramızda konuştuğumuz zaman. Yani bu gibi şeyler, AKM'de de olmuyordu. Opera oynuyor, operet oynuyor, konserler veriliyor, tiyatro oynanıyor. Bu tür bir şey yok AKM’de, dedik.
S: Peki, Gürer Aykal-Hikmet Şimşek gerginliği ki, 1986'da Hikmet Şimşek'in CSO’dan istifası ile sonuçlanıyor, İstanbul'a da yansıdı mı?
Y: Yok. Yok. Şeflerin karşılıklı çekişmesi, rekabet sanatta hep vardır. Sanatçının çalışma azmini de artırır, ortaya koyar. Bunun mücadelesini yaparlar. Ben konservatuara 51'de girdim, 60'ta mezun oldum. Her sene sınav vardı. Jüri önünde. Kaç not alacaksın, ne not alacaksın. Bu, aynı zamanda hocayı da değerlendiriyor. Ali Bey'in öğrencileri 8 aldı, 9 aldı, 10 aldı. İşte Veli Bey'in öğrencileri şu notu aldı. Mesela, ben İstanbul'da konservatuarda yarışmalar yaptığım zaman, Ankara'dan, İzmir'den gelenler oluyordu ama bazı hocalar da öğrencisini sokmuyordu. Mesela yaz kursları yaptık. Yurt dışından da gelenler oldu. Vakıf da, Sevda Cenap And Vakfı da teşvik etti. Bankalardan, oradan buradan ödüller aldık, koyduk falan. Fakat bizim beklediğimiz kadar olmuyordu. Hocaların bunda etkisi vardı. “Hayır, sen gitme, daha sonra gidersin” falan diyorlardı, öğrencilerine. Yani, sanatta bu rekabet, bu yarışma var. İşin ruhunda da var.
S: Gürer Aykal’ı nasıl değerlendirirsiniz? Şef olarak, yönetici olarak, insani ilişkiler açısından.
Y: Çok büyük hizmetleri olmuştur. Hâlâ bu yaşta da oluyor. Çalışıyor. Gayret ediyor. Jüri üyeliği yapıyor, orkestra şefliği yapıyor.
S: Nasıl bir orkestra şefidir, sizce?
Y: Yani herkesin kendine göre bir şeyi var. Bazı orkestralarla falan bazen anlaşamıyor. Mesela, İDSO. Benden sonra pek anlaşamadılar. İşte CSO’dan da ayrıldı. İstanbul'a sürekli davet edilen bir şef olmadı. Ama çalışkandır. Uğraşır, yapar, güç eserleri çıkartır. Türk eserlerini çıkartır. Yapmıştır yani, bir hizmeti var. Herhangi bir şey diyemeyiz. Yeri doldurulmaz. Biz arzu ediyoruz ki, arkadan gençler gelsin.
S: 15 yıl boyunca İDSO’ya çağrılmıyor.
Y: Evet, dediğim gibi, belki konuşma şekli. İnsanı yönetmek çok zor. Ve bu bir de sanatçı kurumlarında olursa… Nasıl orkestrada elli tane enstrüman varsa, hepsinden bir ses çıkıyorsa, aynı zamanda, bu dile de dökülüyor yani. O bakımdan, karşılıklı konuşmalarda, bazen eserin de getirdiği şeyler olur. Gerginlikler olur. Olmuştur. Olacaktır da bunlar. Yani kolay değil. Mesela, Karajan'ın, opera şefliği için, “kaygan parke” dediği söylenir. Yani Karajan gibi bir kişi öyle dedikten sonra, yani, zor. Kendini, insanı idare etmek zor.
S: CSO’da olduğu gibi, İDSO’da da bir solist kadrosu var. Bu kadroya alınacaklara Teknik Kurulu mu karar veriyor, Ankara'dan mı geliyor liste?
Y: Önce, isteniyordu. Ama arttıkça, bu solist kadroları arttıkça, artık buna Bakanlık el koydu. Onlar tayin ettiler. Benim zamanımda orkestra solisti yoktu. İlk, Güher Süher Pekinel oldu. Daha başka olmadı. Ama benden sonra kimler geldi, kimler gitti onu bilemiyorum. Yani, solistlikte devlet sanatçıları ağırlıklı oldu. Çünkü hem o unvan veriliyor, hem onlardan görev bekleniyor. Orkestralarda böyle bir kadro yoktu. Zamanla oluştu. Yetişenlerin de istihdam edinmeleri gerekiyor. Öyle tayin oldular. Politik bakımdan yakınlık, onun kızı, bunun kardeşi falan, yani böyle bir takım şeyler olmuştur mutlaka. Ama bir de kendini ispat edenler oldu. Öyle herkes de kolay kolay solist kadrosuna giremedi.
S: Peki, Pekinel’leri nasıl değerlendirirsiniz?
Y: Onlar çok değerli piyanistler. Bir stüdyoları var. Orada genç piyanistlere, genç müzisyenlere yardımcı oluyorlar. Onları eğitiyorlar. Onların eğittikleri öğrenciler derecelere giriyorlar. Yurt dışına gönderiyorlar. Kendileri de halen iki piyano konserlerini devam ettiriyorlar. Çok değerli piyanistler onlar.
S: Hülya Saydam. O da solist kadrosunda.
Y: Evet, Hülya Saydam; maalesef onu çok erken kaybettik. Hülya Saydam da iyi bir piyanistti. Mükerrem Bey'le beraberdik o zamanlar. İDSO’da solist olmasını Hülya’ya biz teklif ettik. Öyle oldu.
S: Gülşen Tatu?
Y: Evet, o da çok değerli bir flütçü. Bir de hiç bu kurumlara bağlı olmayan Şefika Kutluer var. Ben onu da çok beğendim. Hem yaptığı işlerden dolayı, hem de solistliğinden dolayı. Kollektif çalışmasından dolayı. Devamlı festivaller yapıyor, ufak orkestralar getiriyor. Ama bu sene çok güzel bir program yapmıştı. Çok da zengin bir programdı. Fakat bu korona nedeniyle o da iptal edildi, yazık oldu. Zaten iki isim var. Biri Gülşen Tatu, biri de o. Bir de bizim Bülent [Evcil] var.
S: Ya Meral Güneyman?
Y: O da çok iyi bir piyanist ama şu anda Amerika'da, çok fazla takip edemiyoruz. Biz Ankara'ya Basarab'la turne yapacağız. Bir Romen piyanist gelecekti. Fakat Romanya'dan onu göndermediler, son dakikada. Göndermeyince, biz de panik içinde kaldık. Ne yapacağız? Kimi götüreceğiz, diye. Başta, AKM açılmamışken, konserleri Maden Fakültesi’nde veriyorduk. Meral Güneyman'ı da davet etmiştik. Bir konçerto çalmıştı. Çok da güzel çaldı. Selama çıktığı zaman, Basarab kürsüden inip, benim yanıma geldi. Grup şefiyim, önde oturuyorum. Ben dedim ki “bunu götürelim”. Daha kız alkışlanıyordu yani o sırada. “Tamam” dedi, Basarab. O konserden sonra hemen onu aldık Ankara'ya götürdük. Ve çok da güzel, başarılı bir Ankara turnesi oldu. Sonra, Amerika'ya da yine onu götürdük. Çok iyi bir piyanist.
S: Peki Arın Karamürsel?
Y: Arın... Bu solistik basamaklar, zor basamaklar. Kolay elde edilmiyor ve uzun süre de korunamıyor. Çok koruyamadı. Sürekli olmadığı için… Ama kendini bilmiştir, ona göre davranmıştır. Ona göre isteklerde bulunmuştur, Arın.
S: Bir röportajında, biraz dışlandığını, kendisine mesafeli davranıldığını, adeta engellendiğini söylüyor. Bunun nedeni ne olabilir?
Y: Vallahi, Mükerrem Bey onun akrabasıydı. Yani, İstanbul'da konserler yaptı. Ama Ankara'da, İzmir'de, Adana'da ne yaptı, onu takip edemedik tabii. Ben edemedim. Ama dinlediğim zaman, güzel çaldığı zaman da başarılıydı konserleri. Ama dediğim gibi, kolay olmuyor solistik basamakları korumak.
S: Rus ekolünden oluşu sorun yaratmış olabilir mi? Çünkü bir dönem Sovyetler Birliği'nde eğitim almış.
Y: Bu ekol meselesi, hocaya bağlı bir olay. Kiminle, ne eğitim gördüğü çok önemli. Bizde en fazla o kariyere sahip olan Ayla’dır. Ayla Erduran. Dünyanın en büyük kemancısı Oystrah ile çalışmıştır.
S: Mehmet Okanşar’ı nasıl değerlendirirsiniz?
Y: O da iyi bir piyanist. Ben onu dinlediğim zaman gayet güzel şeyler yapıyordu ama çok çabuk çekildi. Onu hep hatırlıyorum. İyi bir piyanisti. Sağlamdı yani. Orkestra ile yaptığı konserlerde iyiydi.
S: Peki bu solistlerin yükümlülükleri nelerdir? Solist kadrosunda bulunuyorlar.
Y: En azından, kendi orkestrasıyla senede 2-3 konser, öbür orkestralarla da aynı şekilde 2-3 konser yapmaları gerekiyor. Tabii, onlara da bunun imkânını vereceksiniz. Ankara'daki İstanbul'a, İstanbul'daki İzmir'e falan, böyle bir tur. Zaten hepsini aynı kategoriye koyamazsınız. Hepsinin basamakları ayrı. Bir de şunu düşünüyorlar onlar, kendilerini fazla yıpratmamak istiyorlar seyirciye karşı. “Tamam” diyor, “ben bu sene, mesela ,üç tane Mozart çalacağım” diyor. Repertuarları o sene için öyle kalıyor. Bunu çalışmış, İstanbul’da çalmış; Ankara'da da aynısını çalmak istiyor. İzmir'de de, Adana'da da çalmak istiyor. Eh tabii, işte orkestralar çoğalınca, konserler de artacak. Aralarında hocalık yapanlar da var.
S: Mükerrem Berk'in belirgin bir politik eğilimi var mıydı? Menderes'e de, İnönü’ye de, Demirel'e de, Ecevit'e de yakın gibi çünkü.
Y: Yok. Onun en fazla yakın olduğu, Turgut Özal'dır. Semra Hanım'ın dayısı olması nedeniyle. Onun haricinde herkesle mesela rahmetli İsmet İnönü'yle bir yakınlığı oldu.
S: 27 Mayıs için ne dersiniz?
Y: 27 Mayıs'ı yapanlardanız. Ben de varım o işin içinde. 27 Mayıs'ta Gürer [Aykal] bando yönetti. Ben koroyu yönettim.
S: Nusret Kayar gerçekten büyük bir çellist miydi?
Y: Yok. Yani yurt dışına çıkmış değil. Ama o dönemin en iyi viyolonselcilerinden biridir. Hocaydı da aynı zamanda. Orkestrada grup şefiydi. Viyolonsel soloları vardı. O nedenle üstünde durmak gerekiyordu.
S: Mükerrem Berk ile arası nasıldı?
Y: Tam bilmiyorum, ama bir sıkıntıları olduğunu zannetmiyorum. Çünkü biz daha sonra, İstanbul'da, benim konservatuar müdürlüğüm zamanında bir kuartet kurduk. Gülden [Turalı]keman, ben viyola, Mükerrem Bey flüt, Nusret Kaya viyolonsel. Selanik’e gittik. Panayot [Abacı] organize etti. Bir konser verdik. Yani Nusret Bey ile beraberdik o kuartette. Herhangi bir sorun olmadı.
S: Erdoğan Saydam'ın ve kısa bir süre de Yusuf Güler Aksöz'ün müdürlükleri sizin ikinci müdürlüğünüzden önce midir?
Y: Bir tanesini benden önce, Yusuf bana devretmişti çünkü. Erdoğan Saydam biz geldikten sonra idarecilik yapmadı.
S: Sizden sonra Türkmen Güner müdür oluyor. Onu nasıl değerlendirirsiniz, müdür olarak, viyolacı olarak, insan ilişkileri açısından?
Y: Vallahi onun bende bıraktığı intiba çok içmesidir. Solistik kariyeri olmamıştır, hocalık kariyeri olmamıştır.
S: Ulvi Yücelen’in müsteşar yardımcılığının orkestralara yararı oldu mu?
Y: Vallahi oldu. İşin içinden gelen, bütün işi bilen, eden adam. O müsteşar yardımcısıyken 12 Eylül oldu. Cihat Baban Kültür Bakanı yapıldı. Ben de konservatuar müdürü oldum. Cihat Baban, Topkapı Sarayı'nda, İstanbul'daki bütün müdürleri topladı. Kültür Bakanlığı’na bağlı olan müzeler, kütüphaneler, orkestra, opera falan filan. Gittik. Masanın başında rahmetli Cahit Baban vardı. Ben çok sevdim kendisini. O da beni çok sevdi. Çok iyi anlaştık. Çok güzel şeyler yaptık beraber. Ne istediysem yaptı. O günkü toplantıda herkes konuşuyor. Uzun bir masa. Aydın Gün ile yan yanayız. Masanın en sonunda diyelim. Sıra bana gelince, ben de konuştum. Düşüncelerimi söyledim. Ya bir dakika sürdü, ya iki dakika. Sonra toplantı bitti. Cihat Baban, Ulvi’ye demiş ki, “en akıllı lafı bu arkadaş etti; al da, hadi beraber yemeğe gidelim.” Ulvi, “Bakan böyle söylüyor. Hadi yemeğe gidiyoruz” dedi. Yenikapı'daki, işte meyhaneler mi diyelim, balıkçılar mı, oraya gittik, yedik, içtik. Zaten beni, konservatuarı derleyip toplayayım diye müdür yapmıştı. O sırada, lise bölümünden olanların diplomalarının imzalanmasıyla ilgili bir sorun çıkmıştı. Doğrudan ona götürdüm. O zaman ayağından bir sorun vardı. Alman Hastanesi’nde yatıyordu. Topladım diplomaları, aldım götürdüm. Orada, teker teker, yatağın üstünde hepsini imzaladı. Bir tane tiyatrocumun sakallı resmi vardı. “Bunu imzalamam. Kessin sakalını imzalayayım”dedi. Kestik sakalını imzaladı. Sene sonuydu. Konservatuara geldi, “ben burayı çok beğendim, bu odada çalışayım” dedi. “Tabii efendim, buyurun” dedim. Kendisine, sekreterimi sekreter yaptım. “İstanbul'a geldiğim zaman burada çalışacağım, kimse beni bulamaz” dedi. Çünkü herkes, bakanlar falan, sadece Atatürk Kültür Merkezi'ne gidiyordu. Orada toplanıyorlardı, Kültür Merkezi'nin müdürün odasında. Cihat Bey benim odamı tercih etti ve bana geldi. Ben de buraya ayağıma geldi diye kendisinden ha bire bir istekte falan bulunmadım. Rahatsız da etmedim. Bir defasında, “Sen bir şey istemiyor musun?” diye sorunca, bir kütüphane memuru kız vardı, Topkapı Sarayı'na gitmişti, işi de çok iyi biliyordu. Ama niye ayrılmıştı, onu bilmiyorum. Fakat tanıyordum, kütüphaneyi düzene sokmuştu. Onu geri istedim. Bir gün, öğle yemeğine gittik, yine Yenikapı’ya. Oradan çıktık, dedi ki, “gidelim Topkapı Sarayı'na.” Topkapı Sarayı’na gittik. Orada müdür bizi beklemiyor. Karşıladılar. Geçtik oturuyoruz. “Biz” dedi “kız istemeye geldik.” Ve Kütüphane'deki kızcağızı o gün orada hallettik, aldık götürdük. Yani bunu söylemek istememin nedeni, bir yakınlık, bir politikacılık, bir particilik falan değil. Yönetici olduğumuz kadar, istedikleri bir konuda onların danışmanı da oluyoruz aynı zamanda. Bu konuları bilmiyorlar ki. Ama anlattığın zaman “tamam” diyor.
S: Peki, Ulvi Yücelen Demirel'e yakın mıydı? Onun döneminde müsteşar yardımcısı oluyor da.
Y: Yok. Öyle bir samimiyeti olmamıştır. O kadar inmiyordu. Öyle partili martili bir olay diye bir şey söz konusu değil yani. Herkes kıdeminden, liyakatiyle oraya geldi. Ve öyle de ayrıldı ama, bugün, son 20-25 senedir bu söz konusu değil. Bunların hiçbirisi kalmadı. Eskiden, devlet yönetiminde müsteşardan aşağıya inmezlerdi ki. Yani, en fazla müsteşarı değiştirirlerdi. Müsteşar da gelip, kendi kadromu kuracağım diye… Öyle şey olmazdı. Tabii, olmuştur, ters giden ayrılmıştır ama kolay değildir yani bir genel müdürü almak. Çünkü müsteşarın altı, müsteşar yardımcısı ve ondan sonra genel müdürlükler geliyor. Kolay değil. Mesela Cüneyt Gökçer en uzun ömürlü genel müdürdü. Mehmet Özel Güzel Sanatlar Genel Müdürüydü.
S: Rekor herhalde Mehmet Özel'de. 28 yıl.
Y: Evet. O da, “Yani beni burada istemiyorlar ama neye mani oluyorum, nelerle uğraşıyorum…” demişti bir gün.
S: Mükerrem Berk ile Ulvi Yücelen pek barışık değiller ama siz her ikisiyle de yakınsınız. Bu durum sizin için sorun yaratmadı mı?
Y: Yok. 1987’de, konservatuar bale bölümüne Aberdeen'den [İskoçya-Uluslararası Gençlik Festivali] bir teklif geldi. Sadece yol parası vereceğiz. Diğer şeyler, yeme, içme, yatma, kalkma oradan. 30 kişilik bir bale öğrenci topluluğu ve hocalarla beraber gitmek için harekete geçtik ama yol parasını bulmak lazım. Mesut Yılmaz, Mimar Sinan Üniversitesi'nin açılışına gelmişti. Ben rektöre dedim ki, “bir kahve içecekseniz, ben de görüşmek istiyorum.” “Peki” dedi. Mesut Bey o zaman galiba kültür bakanıydı. Rektörün odasında ona, “Acaba, Türkiye'yi Tanıtma Fonu’ndan yardımcı olabilir misiniz; böyle böyle bir festivale gideceğiz” dedim. “Siz yazın, verin” dedi. Ben de yazdım. Benim bu yazımı Ulvi’ye göndermiş. O, Opera müdürüydü. Bale olunca, ona göndermiş, görüş istemiş. O da bana telefon etti; anlattım, ettim, “böyle, ağabey” dedim. “Peki”, dedi imzaladı. Bir de baktım benim hesabıma, bankadaki hesabıma para geldi. Ne imza var, ne bilmem ne var. On beş bin lira, yoksa milyon muydu, galiba milyondu, bir para geldi. “Yalnız yol için kullanacaksın” dediler. Gittik, geldik. Geriye 3,5 milyon gibi bir şey kaldı. Ankara'ya götürdüm teslim ettim. “Ya bunun yerine bir fatura göndermedin mi? Bir fatura gönderseydin” diyorlar. Üç buçuk milyonluk fatura gönderecekmişim. Yani böyle öğretiyorlar.
S: 1978'de Koral Çalgan Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü'ne vekâlet ediyor. Onun orkestralara yararı oldu mu?
Y: Vallahi pek takip etmedim. Yalnız ben bir ricada bulundum. Onu yaptı. Bu Halit Refiğ'nin karısı vardı. Biz rahmetli Halit Refiğ ile komşuyduk. Hanımı da Gülper Hanım, piyano çalıyordu. Konservatuara gelmek istedi. Hem Mehmet Özel'e, hem Koral'a rica ettik. Yaptılar. Onu da konservatuara tayin ettirdim.
S: Mükerrem Berk ile arası nasıldı Koral Çalgan’ın?
Y: Koral hürmetkârdır, saygılıdır. Saygıda kusur etmemiştir. Mükerrem Bey'e de.
S: Anılarınızda, Cumhuriyet'in 50. Yıl Marşı bestesinin öyküsünü anlatıyorsunuz. Çok merak ediyorum; Akses'in bestesi gerçekten en iyisi miydi? Çünkü bir iz bırakmamışa benziyor.
Y: Yok. “Musluğun başında” diye bir tabir vardır ya. Ankara her zaman için öyle olmuştur. Mesela, devlet sanatçılığı olayında, Cemal Reşit Rey gibi bir besteci, Adnan Saygun’larla beraber o kategoride olamamıştır. Yani onun için, bu biraz şey işi, musluk işi. Bence, Adnan Bey'inki de çok güzeldi. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın şiiriyle…O olabilirdi, marş. Ama dediğim gibi, olay Ankara'da bitiyor.
S: Devlet sanatçılığının, Saygun, Erkin ve Akses'in ömür boyu çalışabilmeleri için çıkarıldığını söylüyorsunuz. Bu çok ilginç. Peki Cemal Reşit Rey ve Alnar neden yapılmadı? 10 yıl sonra yapılıyor Cemal Reşit Rey, 1981'de.
Y: Evet, 81'de... Çünkü orada da Adnan Bey, hatta orada şöyle bir ifade vardır, onu yazmış mıyım acaba bilmiyorum, hatırlayamadım. Başka bir şey anlatacağım, onu ondan sonra bağlayacağız, unutmayalım. Ben Sevda Cenap And Vakfı’na Mithat Fenmen'in yerine girmiştim. O ayrılınca, beni Vakıf’a davet ettiler. O sırada konservatuar müdürüydüm. Bana İsviçre Sefareti’nden bir kitap geldi. Orada, bestecilerin eserleri, resimleri, bir de biyografileri vardı. Ben, bizim de bunun gibi bir şey yapmamızı istedim. Vakıf’ta bana, “O zaman sen yap” dediler. Bir taraftan hocalık yapıyorum, bir taraftan konservatuar müdürlüğü yapıyorum, bir taraftan televizyon programı yapıyorum. Biraz derledim, toparladım bir şeyler. Fakat ikinci toplantıya gittiğim zaman dedim ki, “Kusura bakmayın, bakın bu kadar iş yapıyorum, ben bunu çıkaramayacağım.” “Peki” dediler. Bülent Berksan “ben yapayım” dedi, aldı. Ve o da bir şeyler hazırladı. Ama bu iş Adnan Bey’e takıldı; “Bizde bu kadar besteci var mı, o besteci mi, şu besteci mi” filan diye. Ve en sonunda, bu işi oradan çıkarıp, Evin İlyasoğlu'na verdim.
Dedim ki, “Bakın, hem İngilizcesi de var, İngilizce de yapar. Bu arkadaşa verelim.” Evin İlyasoğlu'nun da kitapta teşekkürü vardır. Yani şimdi Adnan Bey'in, o da besteci mi? Bu da besteci mi? falan diye… Anlıyor musunuz? Mesela, Cemal Bey evde oturuyordu. Emekli olmuş. Ben onu konservatuara hoca olması için, kompozisyon bölümüne, davet etmek istiyorum. Adnan Bey de başkan, bölüm başkanı. “Hocam, böyle böyle” dedim. “Ne dersi verecek?” dedi. Şimdi, Cemal Bey'in ne dersi vereceği sorulur mu? Yani Cemal Bey gibi bir kişiye, Cemal Bey bu, ne dersi verecek… “Ben hocayla konuşayım, size söylerim” dedim. Cemal Bey’e gittim, “partisyon okuma” dedi. O da kendine göre böyle bir ders bulmuş. Piyanist de çünkü.
Yani bu gibi şeyler etkili olmuştur muhakkak, ilk listeye girememekte.
S: Peki bu durumda İdil Biret, Suna Kan gibi isimler biraz da bu gerçeği kamufle etmek için mi devlet sanatçısı olmuş oluyor?
Y: Yok. Onların bir özelliği var. İkisi, Harika Çocuklar Kanunu’nun çıkmasına vesile olan sanatçılar. Hatta Vakıf’ta her sene bir sanatçıya altın ödül veriyoruz. Suna ile İdil'i ayırmadan, aynı yılda, ilk defa, iki sanatçıya aynı anda verdik. O şekilde yaptık; ayırmayalım diye.
Mesela, Kıbrıs'ta Rüya Taner var, çok değerli bir piyanist. O statüyü hak ediyor. Kıbrıs'ta devlet sanatçısı statüsünün konması için gayret ediyorum. Yazıyorum, çiziyorum, yapılmışları gönderiyorum; bizde nasıl yapıldı, edildi.
S: Şunu da sorayım; Muammer Sun ile yakınlığınız oldu mu?
Y: Muammer benim hocam olmadı. Ama eserlerinin çalınışı hakkında icra bakımından oldu.
S: Nasıl değerlendirirsiniz Muammer Sun'u?
Y: Muammer Sun… Yurt Renkleri diye bir eseri var. Hakikaten eserleri yurt renkleriyle doludur; folklordan. Onun yetişme tarzı da çok şeydir, yani bir yaz piyanisti olaraktır. Evlenmiş, çoluk çocuk olmuş, aile geçindirecek, henüz bir işi yok. Politik görüşleri de var. Doğru şeyler var. Yaptıkları da doğru ama maalesef birkaç defa girdi çıktı. Ama şey yapmadı, pes etmedi, susmadı, susturamadılar. Yani eserlerinde de, dediğim gibi, yer, yurt renklerini bulursunuz. Orkestra eserlerinde, solistik eserlerde. Ama maalesef, tarz olarak, öyle senfonik eserleri ve konçertoları yoktur.
S: Mükerrem Berk'in onunla ilişkisi ya da ona bakışı nasıldı?
Y: Herhangi bir sorun yoktu. Ne eseriyle alakalı, ne politik görüşleri falan. Böyle bir şey söz konusu olmadı hiçbir zaman. Ama benim bilmediğimin şeyler olabilir. Mükerrem Bey de TRT Yönetim Kurulu üyeliği yaptı, Muammer de yaptı. Orada neler oldu, bilmiyorum.
S: 1992'deki “Osmanlı Sultanlarının İhtişamı” sergisini kim düzenledi?
Y: Onu Amerikalılar düzenledi. Yani Memphis şehri düzenledi. Bizi onlar davet etti.
S: Anılarınızda, Nurhan Atasoy'a teşekkür ediyorsunuz. Nasıl bir katkısı oldu?
Y: Ben, Amerika'da bu serginin yapılacağını duyunca, ki her gün sabahleyin, ilk iş olarak, bir yarım saat kadar gazeteleri gözden geçirirdim, oradan öğrendim, birdenbire aklıma geldi; Bunlar, şimdi buraya yine incesaz grubunu götürürler, dedim. Acaba kim organize ediyor bu işi, filan diye sorunca, Nurhan Atasoy’un organize ettiğini öğrendim. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde, Nurhan Hanım'ı buldum ve bir randevu aldım. Görüştük ve ona müthiş düşüncelerimi söyledim. “Orada, bugünkü Türkiye'nin yüzünü de göstermemiz lazım” dedim. “Çok doğru düşünüyorsunuz, tamam” dedi. “Ben gidiyorum şimdi, bu konuyu konuşacağım” dedi. Gitti. Onlar da kabul ettiler. Zaten bizden evvel, önceki sene de, Rus kraliçesi Katerina’nın sergisi varmış ve Leningrad Senfoni Orkestrası’nı davet etmişler. Nurhan Hanım, “Ben konuştum. Gelip inceleyecekler” dedi. Geldiler, bizim bir konserimizi dinlediler. Çekimler yaptılar. Gittiler. Sonra da “tamam” dediler. Ve böylece Nurhan Atasoy'un katkısıyla, çünkü oradaki toplantılara o katılıyordu, kabul edildi. Hatta ben, Gürer Amerika'daydı o zaman, Teksas'ta, ona telefon ettim ama bulamadım. Oğluyla konuştum, haber bıraktım. Bana dönmedi. Bunun üzerine, Hikmet [Şimşek]'ten rica ettim, “Ağabey, sen bize yardım et, destek ol. Açılış konserini de sen yap. Ankara buna atlamasın” dedim. Ve böyle bir şey yaptık. Böylece gittik.
S: Peki siz bizim besteciler için de en çok kimi ya da kimleri beğenirsiniz?
Y: İkiye ayıracak olursak, tarz bakımdan, bir Saygun'u çok beğeniyorum, bir de İlhan Usmanbaş’ı.
S: Peki insan ilişkisi açısından yakın olduğunuz hangisidir?
Y: Vallahi, biz en sonunda Adnan Bey ile baba oğul gibi olduk. Benim bir rahatsızlığım vardı. Onların da karşı komşusu kalp doktoruydu, Cerrahpaşa'da. O konuda bir konuşmamız olmuştu. Bir gün geldi, “randevu aldım, seni götüreceğim” dedi. “Hocam, ben giderim” dedim. “Hayır, ben götüreceğim” dedi. Beraber hastaneye gittik. Ben muayene olurken, o oturdu, koridorda. Sigarasını içti. Muayene olduktan sonra, tekrar beni aldı, konservatuara getirdi. Rusya'dan bir davet almıştı. Besteciler Birliği'nden. Gitmek istemiyordu. “Hocam, oraya gitmen lazım. Türkiye'nin ne seviyeye geldiğini göstermemiz lazım.” diye ısrar ettim. “Peki” dedi. Havaalanına kadar götürdüm, geçirdim. Mersin Belediye reisi Fikri Sağlar’ın amcasıydı. Mersin'de belediye bir ödül veriyormuş. Fikri Sağlar’ı, eşimle beraber bir yemeğe davet ettik. Ordevine, Tarabya’ya. Orada dedim ki, çoksesli müzikten de hocayı davet edin. “Gider mi?” diye sordu. “Ben götürürüm” dedim. Sonra, eşim Sevgi Hanım, Adnan Bey’in eşi Nilüfer Hanım, dördümüz Mersin'e gittik. Mersin'de Hilton Otel yeni açılıyordu. Orada kaldık. Daha sonra Macide Tanır’ı da tiyatrocu olarak davet ettiler. Macide Tanır’a, Adnan Bey'e orada ödül verdiler. Adnan Bey, müzeye gitmek istedi. Vaktiyle, Bela Bartok’la topladıkları yerel çalgıları, tenekeden, iptidai enstrümanları Adana Müzesi’ne bırakmışlar. Mersin'den Adana'ya geçtik. Bir gün müzeye gittik. Ve o enstrümanları görünce çok memnun oldu, çok mutlu oldu. Dediğim gibi, onun rahatsızlığında da elimizden geldiği kadar yardımcı olduk.
S: Mükerrem Berk'e özel yakınlığı olan bir besteci var mıdır?
Y: Onu bir düşüneyim. O da Cemal Bey'i severdi, saygı duyardı. Biz ilk geldiğimiz yıllarda, İDSO’nun sezon programı yapınca, Cemal Bey'e gider, gösterirdik. Cemal Bey'in onayını alırdık. Öyle ilan ederdik. Aynı zamanda Filarmoni Derneği'nin onursal başkanı oldu, fahri başkanı.
S: Cemal Reşit Rey'in hastaneye kaldırıldığı gün, Ayhan Songar'ın evinde, Altan Günalp ve Bülent Tarcan'la berabermişsiniz? Ayhan Songar klasik müzikle ilgili biri miydi?
Y: Değildi. O da Türk Müziği Devlet Konservatuarı'nı temsilen oradaydı.
S: Bu bir müzik toplantısıydı o zaman.
Y: Bu intibaklarla ilgiliydi. Çünkü bu YÖK Kanunu'yla ilgili intibaklar yapıldı. Bu bir intibak toplantısıydı. Daha önce o toplantılara, yani ilk toplantılara Nevzat [Atlığ] Bey katılmıştı. Fakat orada Ayhan Bey vardı. Daha sonraki toplantılar. Toplantıyı, Ayhan Bey’in Nişantaşı’ndaki dairesinde yapıyorduk. O sırada bir telefon geldi, rahatsızlandığı söylendi. Biz de hemen apar topar gittik, hastaneye kaldırdık. Ayhan Bey'in servisiydi götürdüğümüz servis.
S: Altan Günalp müzikle ilgili miydi?
Y: Altan Günalp müzikle ilgili değildi ama konservatuarların YÖK’e bağlanması aşamasında önemli rolü oldu. Çünkü Ankara'da onun kardeşi vardı, tiyatrocu. Altan Bey önceki intibaklarda da bulunmuştu. Bu nedenle, uzun süreden beri müzisyenlerle beraberdi. O günkü toplantı da zaten o geldiği için yapılmıştı.
S: 12 Eylül'den sonra siz, Saygun, Mükerrem Berk ve Gönül Gökdoğan, Özal'a gidip, konservatuarların üniversitelere bağlanmasının sakıncalarını anlatıyorsunuz. Saygun'un bu konudaki tavrı çok keskin miydi?
Y: Evet. Evet. Yeniköy'deki evlerine gittik. Orada konuştuk. Anlattık. Bekliyorduk ama olmadı.
S: Şunun için soruyorum; Saygun Doğramacı’nın konservatuarları üniversitelere bağlama projesine karşı çıkıyor, ama bir yandan da onunla oldukça yakın çalışıyor.
Y: O tanışma şöyle oldu. Biz burada o hazırlıkları yaptığımız zaman, intibaklarla ilgili Ankara'da toplantı yapıldı. Doğramacı'nın Bahçelievler'deki misafirhanesinde. Orada ben her zaman yanlarında olmadım. Ama Doğramacı saygılı davrandı. Bana göre, çoksesli müziğin Türkiye'ye gelişinde en önce gelen Atatürk'se, sonra İnönü, sonra da Doğramacı’dır. Vakıf olarak da Doğramacı’ya, bu yönünden dolayı Altın Onur Ödülü'nü verdik. Yakınlaşmalarının nedeni budur yani.
S: Peki bu konuda hepinizin fikri aynı şiddette “hayır” mıydı?
Y: Tabii. Tabii. Özal Mimar Sinan'a geldi, üniversitelerin açılışında. O zaman başbakandı. Etrafında da askerler, bakanlar falan filan senatoda toplantı yapılıyor. Ben senato üyesi değildim. Ama rektör Muhteşem Bey, rahmetli, “biz bu işten alınamıyoruz, sen her toplantıya geleceksin” diyordu. Ben de gidiyordum. Beni de davet ettiler o gün. Gittim. Özal konuştu, konuştu. Sonra, benim de orada olduğumu görünce, rektöre, “konservatuarlardan ayrılmak istiyorlar, ne diyorsunuz?” dedi. Rektör de dedi ki, biz yüksek kısımları almaya alırız dedi. Liseden yukarıya. Bana da döndü, “Müdür Bey, siz ne diyorsunuz?” dedi. Ben de dedim ki, “Sayın Başbakanım, bu bir yanlışlık, bilimle sanat bir potaya oturtuluyor” dedim. Onun üzerine, Özal ayrılırken, “sizin yanlışlığınız başka yanlışlık” dedi. Ben de o gün bugün hâlâ hangi lafımdan dolayı” yanlışlık” sonucu çıkarttığını bilemedim.
S: İkinci müdürlüğünüz döneminde, beş kişinin bazı imtiyazlarına müdahale ettiğinizi söylemiştiniz.
Y: Evet.
S: Hikmet Şimşek, Cüneyt Gökçer, Mükerrem Berk, Nevzat Atlığ, Bozkurt Güvenç. Mükerrem Berk ile aranız soğumadı mı?
Y: Oldu. Bozuldu. Evet. Bunlar, işte o günün şartlarında, o günün koşullarında, o günün çalışmalarında olan şeyler. Biz bir aile gibi, kendi ailemizle beraber olamadığımız kadar, bunlarla beraberdik. Yani ailede nasıl sorunlar çıkıyorsa. Burada da böyle sorunlar çıkıyor.
S: Mükerrem Berk’in etkili konumlarda bulunmasında masonluğunun rolü gerçekten önemli midir, yoksa bu abartılı bir yorum mu?
Y: Onu bilmiyorum.
S: Aynı şey Akses için de, Gürer Aykal için de söyleniyor.
Y: Onu bilmiyorum. Ama bana böyle bir teklif geldiği zaman, “şimdiye kadar neredeydiniz?!” demiştim ve kabul etmemiştim.
S: Yabancı şeflerin ücretleri aylık mıdır, yoksa toplam konser sayısına göre midir?
Y: Her konser için. Genel müzik direktörünün aylıktır. Ama bir defa geldi, iki defa geldi, haftalık yani konser başınadır.
S: Rakamlar çok yüksek midir?
Y: O günün şartlarına göreydi. Bizim dönemimizde o kadar astronomik değildi. Yani en fazlası 2000 dolar falan.
S: Peki, örneğin, Saygun’un bir eseri çalınacağı zaman, ödenecek rakam yüksek midir?
Y: Yine eski döneme ait söyleyebilirim. Mesela, iki konser için 2000 mark ödüyorduk. Bir konser için 1000 mark. Ama bu, esere göre değişiyor. Kategoriler değişiyor. Hepsi ayrı ayrı.
S: Solistlere ne kadar ödeniyordu?
Y: Seneler geçti. Hatırlamak zor; uçtu gitti hepsi. Ama dediğim gibi, öyle çok büyük rakamlara ulaşmadı. Hatta, mesela, TRT'ye, orada 80 yılında yaptığım programlara katılanlara verilecek olan ücreti bildiriyordum. Ondan sonra, TRT'den, “böyle bir şey olur mu, bu kadar verilir mi?” deniyordu. Bu adamın fiyatı bu kadar. Vereceksin. Bir defa “bin dolar” dedim de, muhasebecinin kafası tavana vuracaktı. Yani hepsi ayrı ayrı. Mesela, Chick Corea. Açık Hava'da konser verecekti. İstanbul Festivali'nde. TRT için çekim yapıyorduk. Bu Chick Corea'nn konserini çekeceğiz. Ben akşam üzeri gittim. Bir de baktım herkes oturmuş, işi bırakmış. Ne oluyor? “Efendim bu Chick Corea bizim verdiğimiz parayı kabul etmemiş. Onun için çekim yapılacak mı, yapılmayacak mı, beni bekliyorlar. “Ee, durun bakalım” dedim. Chick Corea geldi, arka kapıdan. Orada, ben bunu arabaya oturttum. Dedim ki, “Bu size vereceğimiz 5 bin dolar, orkestra dahil herkes için. Bu para Türkiye'de kaç kişinin aylık maaşı? Ve kaç kişi o parayla bir ayda geçiniyor?” Ve adam, “Aa” falan deyip bastı imzayı. Ondan sonra aldı parayı gitti, programı çektik. Buraya, mesela, aynı şekilde çok ünlü bir flütist gelmişti. İzmir'de çekeceğiz. Prodüktörle beraber gittik İzmir'e. Her şeyi ayarladık, planladık. Sabahleyin provaya gittik. O provasını yapmış. “Nerede?” dedim, “otele gitti” dediler. “Ama bu parayı kabul etmiyormuş” dediler. Efes Oteli'ne gittim. Çaldım kapıyı, ona da anlattım. “Aa öyle mi” dedi, bastı imzayı. Konseri çektik. Yani bunlar olağan şeyler. Çünkü bizim adımıza festival komitesi onlarla muhatap oluyordu. Diyorlardı ki, “Sizin televizyon çekiminizi yapacaklar, şu kadar ödüyorlar” falan. Yani yazışmalar onlarla idi. Biz festival komitesine yazıyorduk, onlar da solistlere yazıyordu.
S: İDSO’ya tahsis edilen yıllık ödeneğin yaklaşık ne kadarı yabancı şef ve solistlere, ne kadarı maaşlara gidiyordu?
Y: Orkestranın maaşı başka bir fasılda. Solistlerin maaşı başka fasılda. Elimizde ne kadar ödenek varsa, ne kadar tahsisat gelmişse, biz de ona göre ayarlıyorduk solistleri, şefleri. Bütçene göre. Bazen 10 olur, bazen 8 olur, bazen 9, bazen 12 olur falan. Yani öyle programlara baktığınız zaman bunları görürsünüz.
S: Konser biletleri hasılatı doğrudan İDSO yönetimine mi, yoksa Bakanlığa mı gidiyordu?
Y: Hayır, bakanlık diyordu ki, şu, şu konserlerin hasılatı Filarmoni Derneği'ne, şu, şu, bilmem efendim, Verem Savaş Derneği'ne mesela. Öyle. Çünkü Filarmoni hakikaten yardımcı oluyordu. Solistlerin gelişlerine, gidişlerine, otelde kalışlarına, uçak paralarına… Bütçe yetmezse, onunla denkleştiriyorduk.
S: Périsson daimi şef olarak, önce CSO’ya, sonra mı İDSO’ya geldi?
Y: Evet. İlk önce Ankara'ya geldi. Ankara'dan sonra İstanbul'a geldi.
S: Sizin müdürlüğünüz döneminde mi?
Y: Ben müdür yardımcısıydım. Mükerrem Bey müdürdü. Kabul etti. En büyük aktrist ve aktörler, sırtıyla seyirciye oynayanlardır, denir. Périsson da seyircilere sırtıyla oynuyordu. Müthiş bir şefti. Evet.
S: Schwinck 1991-1994 arasının bütününde kaldı mı? Yoksa bir sezon mu geldi?
Y: Bir, iki sezon geldi. 1992'de Amerika'ya gittiğimiz zaman genel müzik direktörümüzdü. Ondan sonraki sene de, yine onunla beraber Çin’e gittik. Aynı sene Nisan'da Amerika'ya gitmiştik. Daha sonra, eylül, ekim gibi de, aynı yıl içinde Münih'e gittik. Orada da bir festivale katıldık. O festivalde Yıldız Kenter de vardı. O da bir konuşma yaptı.
Bütün orkestralar ayağa kalkmıştı; “Bir yılda iki yere gidiyorsunuz. Amerika'ya gidiyorsunuz, Almanya'ya gidiyorsunuz” diye.
S: Schwinck neden uzun kalmadı?
Y: Bir, iki sene şeflik yaptı. Genel Müzik Direktörlüğü yaptı. Belki Avrupa'dan da iyi teklifler almış olabilir. Essen'de yaşıyordu.
S: Orkestra müdürünün seçimle gelmesinden yana mısınız?
Y: En azından tepeden inme tayin olmaması lazım yani.
S: Peki şefin orkestra üyelerince seçilmesinden yana mısınız?
Y: İşte orkestra üyeleri dediğimiz teknik kurul. 80 kişiye sormak hiçbir yerde söz konusu değil. Yönetim kurulu, teknik kurul. Sorumlu kurumlar onlar.
S: Grup şefleri ve şefin belirli süreler ile görev yapmasından yana mısınız?
Y: O zaten öyle, münavebe ile oluyor. Yani dinlendiriliyor. Mesela, ben bir hafta çalmıyorum, “listede yokum” deyip de, kalkıp Uludağ'a gidersen olmaz. Herhangi bir şey olabilir. Her dakika göreve çağrılabilirsin. Evde bile olsan, görevdesin demektir. Görev yerini bırakamazsın. Bu gibi olaylara karışmış olan, böyle bir şeyler yaşamış olanlar gayri ihtiyarı dikkat çekiyorlar. Hele genel müzik direktörleri, seçip, ilan edip asınca da kimse bir şey söyleyemiyor. Bu hafta kim çalacak diye.
S: Bugünkü modelde emekli olana kadar kalıyorlar şefler?
Y: Bizim zamanımızda hep başlangıçlar oldu. Hepsi gençti. Bitişler düşünülmüyordu, tabii. Bizim zamanımızda hepsi başlangıç, yeni yeni başlangıç. Rengim Gökmen’e benim “frak”ımı giydirdim, ilk sahneye çıktığı zaman. Nermin Nefçi diye bir kültür bakanı hanım vardı. Onunla beraber Maçka Maden Fakültesi'nde önde oturuyoruz. Kadın gözüyle bakıp, “Bu, bunun frağı değil galiba” dedi. Ben de anlattım; genç, ilk defa çıkıyor ilk defa giyiyor. Hatta Rengim hâlâ “hocam” der. Çok saygılıdır. Bilir yani. Bugün, devam etmesi lazım. Mademki 65'i bekleyecek. O arada başka şeyler de yapabilirler. Hocalık yapıyorlar neticede.
S: Peki, sizin müdürlük ve müdür muavinliği döneminizde, İDSO’nun Türk Sanat Müziği sazları ve solistleriyle birlikte konser vermesine yönelik teklifler geldi mi?
Y: Yok. Gelmedi.
S: Ya diğer müzik türleri, pop müzik?
Y: Yok. Benim zamanımda öyle hiçbir şey olmadı.
S: Mükerrem Berk zengin biri miydi?
Y: (Gülüyor.) Meteliğe kurşun atanlar takımından. Ama yaşamasını iyi bildiği için, ne kadar çok verirseniz, o kadar da iyi yaşar yani.
S: Çocuk Esirgeme Kurumu’nda büyüdüğü doğru mudur?
Y: Onu bilemiyorum. Bunu ilk defa sizden duyuyorum.
S: İstanbul Şehir Orkestrası’nın devlete geçme sürecinde, bu orkestradan Ankara’ya gelip gidenler kimlerdi?
Y: O zaman onların yönetimi vardı; Ankara'ya gelenler arasında, hatırladığım, Flütçü Nami Şener Bey vardı, Celal Akatlar vardı, obuacı. İstanbul Orkestrası'ndan bir heyet gelmişti, yani 4-5 kişi vardı.
S: Şehir Orkestrası’nın devlete geçmesi neden istenmiyordu?
Y: Orasını bilemem. Yani bu Personel Kanunu yapılırken, CSO’dakilerin de sözleşmeli sanatçı olması isteniyordu. Opera olmuştu, Tiyatro olmuştu, orkestraların da olması isteniyordu. 72'deki Personel Kanunu'na CSO bağlanınca, arkasından biz de bağlandık. 73'ün Mayıs'ında.
S: O sırada, İstanbul'un şef ve solistlerinin ödemeleri CSO bütçesinden mi, Filarmoni Derneği bütçesinden mi karşılanıyordu?
Y: Zaten o, 4-5 ay falan devam etti. Biz de o sırada İstanbul'dan şefler kullandık, İstanbul'dan solistler kullandık. Yani, çok fazla bütçeyi aşmadan, öyle dışarıdan şeflerle falan çalışmadık. Ya da, Ankara'da bir şef idare ettiyse, arkasından, hangi devletten geldiyse, onun sefareti vasıtasıyla bir de İstanbul'da konser yapsın falan gibi organizasyonlar oldu.
S: Şu kısmı anlayamıyorum; İDSO ilk konserini, İDSO adını kullanarak Kasım 1972'de veriyor. Oysa devlete resmen geçişi 1973 Mayıs'ta oluyor. Yani orkestra devlete geçmeden, kendine İDSO mu diyordu?
Y: O da Genel Müdür Mehmet Özel Bey'in işi. Onu ilgilendiren, onun mesuliyeti altında yapılan konserlerdi. Mesuliyeti o aldı. Çünkü bize yazı gönderen onlar, şu ücreti ödeyeceksiniz, bunu böyle yapın diyen onlar. O etabı çok iyi hatırlıyorum, Mehmet Özel'in yönetimiydi o. Çok nazik bir nokta, doğru bir noktaya dokundunuz ama... Benim hatırladığım, Mehmet Özel'in kuruluş hazırlıkları aşamasıydı o.
S: Peki, Orkestra devlete geçmeden, programlar da İDSO diye mi bastırılıyordu?
Y: Evet, öyle. Öyle oldu. Çünkü başka bir isim geçmedi oralarda. Ama fazla değildir o. Zaten ya bir ay olmuştur, ya iki ay olmuştur. Evet, öyle bir dönem var. Hazırlık aşamasında.
S: İstanbul Filarmoni Derneği'nin atıl durumda oluşunun nedeni neydi?
Y: İşte bu Kanun meselesi, bağlanma meselesi olabilir. Orkestra’dan istifa edip, Opera’ya geçenler nedeniyle olabilir. Ama biz o zaman Ankara’da olduğumuz için, derneğin durumunu takip etmedim. İstanbul’a geldiğimizde, kapanmış gibi bir hali vardı.
S: Filarmoni Derneği’nin, 1969'dan itibaren, daha çok İDOB Orkestrası'na destek olduğu?
Y: Onu bilmiyorum. Biz o zaman Ankara'daydık.
S: Filarmoni Derneği'nde Refika Tektaş etkin biri miydi?
Y: Refika Tektaş, Garanti Bankası'nın kurucularından Afif Tektaş'ın eşi. Nişantaşı'nda Atiye Apartmanı vardı, orada oturuyorlardı. Refika Hanım da rahmetli oldu. Afif Bey önce onun kız kardeşi Frumet ile evli. Frumet Hanım ressam.O vefat edince, Refika Hanım'la evleniyor. Refika Hanım’ın da ilk eşi Behçet Bey. O da ölüyor. Refika Hanım bırakmıyor pek peşini Afif Bey'in. Mal, mülk falan işte. Evliler miydi, değiller miydi, orasını bilmiyorum. Beraber yaşıyorlardı. Oğulları da var. Hâlâ yaşıyor.
S: Fahrettin Kerim Gökay ile Vedat Nedim Tör etkin isimler midir? Yoksa daha ziyade sembolik değerleri mi vardı?
Y: Aşağı yukarı öyle. Vedat Nedim Tör, ilk Anadolu Ajansı'nı kuran adam. Hatta, Kabataş Setüstü’ndeki oturduğumuz dairenin, kirada oturdum orada, Mükerrem Bey birinci katta, ben üçüncü katta, elektrik ve su paralarının faturası Vedat Nedim Tör adına geliyordu. Bizden önce o oturmuştu o apartmanda. Böyle bir ilginç rastlantı da oldu. O, bir bankada, bankanın yönetiminde çalıştı, konserler falan da yapıyordu. Hatta Adnan Saygun Gecesi yaptık. Rahmetli Nuri İyicil de Adnan Bey'in bir eserini çalmıştı. Bende resimleri de vardır.
S: İclal Sermet kimdir?
Y: Tanımıyorum. Hiç duymadım.
S: Emel Tacar?
Y: Onu da bilmiyorum. Bunlar Filarmoni Derneği’nde mi?
S: Evet.
Y: Bizden sonra, Filarmoni’ye, çok aktif çalışmalar yapan bir hanım geldi. Gümüşsuyu’nda oturuyorlardı. Şimdi birden adı hatırıma gelmedi. Hatta bir gün, akşamleyin, elinde bir mecmua ile bana geldi, eve geldi. Konservatuar öğrencilerinden bir kör çocuk vardı. Gitar çalıyordu. Sonra kompozisyona geçti. Sonra da Amerika'ya gitti. Okul sekreteri gelip, “Hocam, bir kör çocuk geldi, diğer konservatuvarlar almamış, biz bunu alabilir miyiz, ne yapacağız?” diye sormuştu. Ben de dedim ki, “Ben Ankara Konservatuarı'nda beş tane körle okudum. Onların eğitimini biliyorum, yardımcı olurum. Siz onun imtihanını yapın, geçerse, alın.” Hatta bir arkadaşımızı yeni kaybettik, bir ay kadar önce, bu sene. Önder Kütahyalı. Cumhuriyet'te müzik yorumları yazıyordu, İzmir'den. Onunla beraber okudum. O çocuk Amerika'ya gittikten sonra, başarılı olunca, o mecmuada, “beni teşvik eden, bana yardımcı olan Özer Sezgin’dir” diyor. İşte o mecmuayı bana getirmişti.
S: Nevzat Atlığı aktif bir üye miydi?
Y: Yok. Ben Nevzat Bey'i Filarmoni'de hiç görmedim.
S: İstanbul Filarmoni Derneği'nde Afif Tektaş, Fettah Aytaç gibi zenginler var. Peki Ankara Filarmoni Derneği'nde bu tarz bir zengin yok muydu?
Y: Yoktu. Hayati Sevgen diye bir doktor vardı. Diğer üyeler hep Orkestra’dandı. Zaten Orkestra kendi içinde kurmuştu bu derneği. O da, dediğim gibi, konserler Filarmoni’ye tahsis edilsin, bütçesi destek olsun diye.
S: Peki, Filarmoni Vakfı etkili oldu mu?
Y: Amiral Mehmet Raşit Büyüktuğrul, piyano çalan evladını kaybedince, Vakıf’a, Yarımca ya da Derince’de 5-6 tane villa bıraktı. Ama daha sonra, amiralin ailesi içerisinde sorun oldu, mahkemeler oldu, o evler geriye alındı falan, böyle bir takım şeyler oldu. Vakıf ile ben pek ilgilenmedim, orayla daha çok Mükerrem Bey ilgileniyordu.
İstanbul'da artık müzikle ilgilenen, eskisi gibi zenginler de kalmadı. Mesala, Afif Tektaş eskiden viyolonsel çalarmış. Artık İstanbullu, İstanbul Efendisi denen bir şey kalmadı. Çoğu Türkiye'den ayrıldılar, gittiler. O isimlerden çoğu da vefat etti zaten.
S: Filarmoni Derneği ile İDSO 2000 yılında neden koptular?
Y: Bizden sonra onlar yeni bir dernek kurmuşlar. Filarmoni’yle geçinemeyip, İDSO üyeleri yeni bir dernek kurmuşlar. Onun desteğiyle yapıyorlardı. Panayot’la anlaşamamışlardır.
S: Sizinle İstanbul'a gelen Taner Şeker kimdir?
Y: Taner Şeker muhasebeci. Mükerrem Bey illa beni getirince, ben de o muhasebeci Taner Şeker'i getirdim. Biz üçümüz geldik. CSO’nun muhasebecisiydi. Atatürk zamanında, İstanbul’dan Ankara'ya giden saz heyeti vardı. Orada, [Muammer] Zühtüoğlu adında emektar bir muhasebeci vardı. Taner onun yanındaydı.
S: Peki, Mükerrem Berk, İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası üyelerini neden Filarmoni Derneği'ne üye olarak kaydettirmedi?
Y: Bir reaksiyon oldu, biz gelince. İşte, Ankara'da seçim var, burada niye yapılmıyor falan diye. Mükerrem Bey de, “önce bu işi bir oturtalım, edelim, biz burada zaten hepimiz seçiciyiz, sağlam bir temel olsun” anlayışındaydı. Filarmoni’ye de, aynı düşünceyle, üyelikleri geciktirdik, olay bu.
S: CSO’da seçimi kaybetmenin yarattığı travma mı, diye düşünüyor insan.
Y: Yok, buranın yeni olması nedeniyle. Ankara seviyesine gelmesi için; biz buraya gereken tecrübeyle, bilgiyle geldik. Bunları yerleştirelim, ondan sonra ne yaparlarsa yapsınlar, diye düşündük. Nitekim bugünkü duruma geldiler.
S: Bir de şu: Beyoğlu Kaymakamı'nın sizi mahkemeye verme nedeni yalnızca ilan olayı mı? Yoksa arkasında başka nedenler de var mıydı? İlan, işin bahanesi mi oldu?
Y: Şöyle hatırlıyorum: Seçim olayıydı; Filarmoni Derneği'nin tüzüğünde, bu hafta seçim olmazsa 15 gün sonra seçim olur, ifadesi var. Tekrarı için. Galiba o yapılmamış ve kaymakam bunu fırsat bildi. Sıraselviler’in başındaydı onun yeri, kaymakamlık. Adama ne Opera’dan, ne Tiyatro’dan, ne Nevzat Atlığ’dan, Türk Müziği Topluluğu korosundan, ne de İDSO’dan hiçbir davetiye, mavetiye gittiği yok. Hani Yalova Kaymakamı derler ya. O nedenle, eline fırsat geçince böyle bir şey yapmıştı, olay bu. Zaten bir netice alındığını zannetmiyorum. Bir ceza meza falan, herhangi bir mahkûmiyet olmadı. Hatta, yönetim kurulu, ben de vardım, rahmetli Cemal Bey, Panayot, Mükerrem Bey filan, biz gittik mahkemeye. Hâkim geldi, bir şey söyledi. Cemal Bey de bizim onursal başkanımız, tabii, o konuşsun diye bıraktık. Cemal Bey de, “Hâkim Bey, Hâkim Bey, bunlar bana Çince gibi geliyor” dedi.
S: Mükerrem Berk, İzmir Devlet Senfoni Orkestra’nın kurucu müdürü oldu mu?
Y: Aslında, orada Hikmet Şimşek’in rolü oldu. Mükerrem Bey de vardı, tabii.
S: İzmir Senfoni 1975’te kuruldu. Hikmet Şimşek kuruyor. Mükerrem Berk de onunla birlikte miydi, kurucu müdür olarak?
Y: Açılışta gitti, törene katıldı, galiba orada bir konuşma da yaptı. Tuncer Olcay arkadaşımız oraya müdür tayin edildi. Ama Bakanlık’taki görüşmelerde bir yardımı dokunmuş olabilir.
S: Mehmet Özel mi istemişti acaba gitmesini?
Y: Onu bilemeyeceğim. Zaten o orkestranın kuruluşunda, Orhan Barlas diye bir hocamız vardı, onun emeği vardır. Onun hazırladığı bir altyapı vardı, İzmir’de. Konserler falan vardı.
S: Peki Mükerrem Berk İzmir’de ne kadar kaldı?
Y: Günübirlik. Açılışa gitti. O da İzmirlidir, Aydın’da damadı var. İzmir’e sık sık giderdi, kızının yanına.
S: Hikmet Şimşek ile iyi anlaşırlar mıydı?
Y: Hikmet ile herkesin anlaştığı kadar.
S: Şafak Tanyel’in, 1975’te, CSO’dan İDSO’ya gelmesini Mükerrem Berk mi istedi?
Y: O bir Alman ile evlenmişti. Onun için İstanbul’a gelmek istemişti. Henüz biz de tam olarak kadro almamıştık. Kemanlar eksikti, mesela. Şafak’ın oturduğu sandalye birinci kemanlarda, ikinci sehpada falandı. Sınav mınav yapılmadı. Şafak orkestraya naklen atandı.
S: Yusuf Güler Aksöz ile aynı yıl geliyorlar.
Y: Evet, aynı yıl.
Özer Bey, güveniniz, sabrınız ve yardımınız için çok teşekkür ederim.




Yorumlar